Bir Medeniyetin Dinamiği Kavramlarıdır

KÖŞE YAZISI

             

      Medeniyetler İbn-i Haldun’un düşüncesine göre canlı birer organizma gibidir. Onun diliyle medeniyetlerden bahsetmek bir bakıma canlı organizmalardan bahsetmek demektir. Canlıların tabi olduğu kanunlar, yasalar medeniyetler için de geçerlidir. Ona göre canlılar nasıl doğuyor, gelişiyor ve ölüyorsa medeniyetler de aynı süreçlerden geçer. Yani medeniyetler de doğar, gelişir ve ölür. Hiçbir medeniyet bu kanunun dışında kalamaz. Tüm canlılar için mukadder olan yasalar medeniyetler için de geçerlidir. Biz bu tezin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak yerine bir medeniyetin nasıl durağanlaştığını; yine bir medeniyetin nasıl üretkenleştiğini anlamaya çalışacağız. Ama öncelikle mensubu olduğumuz medeniyet hakkındaki tasavvurumuzu, düşüncelerimizi ortaya koymamız gerekiyor.

      Hangi medeniyete mensubuz? Mensubu olduğumuz medeniyetle aramızda aidiyet duygusu var mı? Medeniyetimizle öteki medeniyetler arasında mahiyet farkı nedir ve her şeyden önemlisi de nasıl bir insan tasavvur etmektedir? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Ama bu sorular bile bize medeniyetimiz hakkında nasıl bilinç taşıdığımız açısından önemlidir.

      Medeniyet kavramı en az insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. İnsanlık tarihi boyunca pek çok medeniyet ortaya çıkmış; ortaya çıkan bu medeniyetler kendi dışındaki medeniyetlerle temas kurarak ve birbirlerinden etkilenerek varlıklarını devam ettirmişlerdir. Hiçbir medeniyet kendi içine kapanarak varlığını devam ettirme yoluna gitmemiştir. Ama medeniyetlerin birbirlerini etkilemesi ya da birbirlerinden etkilenmesi eşit düzeyde olmamıştır. Etkileme ya da etkilenme medeniyetin/medeniyetlerin üretkenliğine, dinamikliğine, bağlıdır bir bakıma. Hangi medeniyet bu anlamda aktif olarak hem düşünce hem de eylem bazında çalışıyorsa/üretiyorsa ötekilere göre daha baskındır. Dolayısıyla burada insan/toplum faktörü devreye girmektedir. Medeniyetlerin kurucu öznesi insan olduğuna göre düşünsel ve eylem planında onun ortaya koyduğu eserler, ürünler, çalışmalar, çabalar o medeniyetin dinamikliğini, hareketliliğini ortaya koyar.

       İnsanların ya da toplumların hareketliliği, dinamikliği ait oldukları medeniyetin fotoğrafı anlamına gelir. Bir medeniyetin durağanlığı, hareketliliği o medeniyeti oluşturan toplumların durumuna bağlıdır. Toplumlar medeniyetlerin kurucu öznesi olmanın yanında onu devam ettirecek, yükseltecek, yüceltecek dinamizme de sahip olmak zorundadır. Aksi halde toplumun ataleti medeniyeti de donuklaştırır. Dolayısıyla bir medeniyetin dinamikliğinden bahsettiğimiz zaman aslında o medeniyet adına çalışan insanların, toplumların çabasından bahsetmiş oluyoruz. Yine bir medeniyetin durağanlığından bahsettiğimiz zaman da o medeniyeti sahiplenen insanların, toplumların ataletinden/tembelliğinden bahsetmiş oluruz.  

        Kendimize dönüp bakacak olursak şu an ait olduğumuz medeniyet aktif, dinamik olmaktan çok durgunluğu yaşamaktadır. Çünkü İslam medeniyetini sahiplenen bireyler, toplumlar düşünce ve eylem planında aktif değildirler. Üretmeyi değil hazıra konmayı yaşamın bir parçası olarak algılayan bir insan modeli nasıl yepyeni bir medeniyet anlayışı ortaya koyabilir. Bunun yanında halen aidiyet duygusu yaşayan bireyler, toplumlar var aramızda. Yani hangi medeniyete ait olduğunu bilmeyen ve yaşadığı toplumun değerlerine taban tabana zıt bir anlayışa sahip bireyler bulunmaktadır. Dolayısıyla böylesi bireyler için ancak bir yabancılaşmadan bahsedilebilir. Doğrusunu söylemek gerekirse bugün pek çok kimse bu anlamda ait olduğu medeniyet ve kültür havzasına çok uzak bir görüntü sergilemektedir. Ne söylemi ne de yaşam biçimi onu kendi medeniyetine ait kılmaktadır. Belki de kendi coğrafyasında başka medeniyetlerin sözcülüğünü ve savunuculuğunu yapmaktadır.

  Her medeniyetin kendine ait bir kavramlar dünyası vardır. Kavramlar ne derece konuşuluyorsa, biliniyorsa ve de sahipleniliyorsa o medeniyet yaşıyor demektir. Çünkü bir medeniyet kavramları aracılığıyla mensupları arasında bilinir. Dolayısıyla kavramlar dünyası bir medeniyet için hayati öneme haizdir. Bu bağlamda kendimize baktığımız zaman kavramlar bazında bizimle ait olduğunu sandığımız medeniyet arasında ciddi anlamda bir kopukluk olduğunu görmekteyiz. Çünkü zihin dünyamızda yer edinen, kök salan kavramların büyük bir kısmının medeniyetimize ait olmadığı görülür. Farkında olalım ya da olmayalım bugün konuştuğumuz kavramların önemli bir kısmı başka medeniyet havzalarında üretilen kavramlardır. Medeniyet havzamıza ait kavramlarsa unutulmaya yüz tutmuştur denilebilir. Kendi kavramlarımızla yüzleşmeyince, onlar üzerinde yeterince kafa yormayınca medeniyetimizle aramızdaki engeller kalkmadığı gibi bir türlü köklerimize dönemiyoruz. Bir bakıma İslam medeniyeti adına ortak ve kuşatıcı bir dil geliştiremedik diyebiliriz. Çünkü medeniyetimizin ortaya koyduğu kavramlar üzerinden konuşmuyoruz. Dolayısıyla bu dil bizi birbirimize yaklaştırmak/yakınlaştırmak yerine daha da uzaklaştırıyor.

      Bir medeniyet mensupları arasında kendi kavramlarıyla konuşulmuyorsa o medeniyetin içinden çıkmış düşünürlerin, aydınların bilinmesi/tanınması da oldukça zordur. Çünkü bir medeniyetin kavramlarını en iyi bilen, konuşan düşünürleridir. Ama kendi medeniyetine uzak bir toplum düşünürlerinden, aydınlarından nasıl haberdar olsun ki. Şu bir gerçek ki okuyan, düşünen ve de üreten bir toplum değiliz. Daha çok başkalarının ortaya koyduklarını alıp kendimize mal etmeye çalışıyoruz. Medeniyet havzamızın içinden çıkan düşünürlerin, aydınların eserleriyle beslenmediğimiz için ne yeterince onları tanıyoruz ne de onların düşünce dünyalarına vakıfız. Böyle olunca kendi medeniyetini bilmeyen, tanımayan bir güruh ortaya çıkmış oluyor. Kendi medeniyetinin yerine başka medeniyetlerin değerlerini, kavramlarını, dinamiklerini benimseyerek yeni bir medeniyet inşa edilemez. Aksine medeniyet adına ortaya konulan her şey yabancılaşmaya sebep olur. Bugün yaşanan bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla yabancılaşmanın olduğu yerde durağanlaşmaktan söz edilebilir.

    Peki bir medeniyet durağanlıktan nasıl kurtulabilir ya da durağanlıktan üretkenliğe, dinamikliğe geçebilir mi? Elbette ama öncelikle toplumun hangi medeniyete mensup olduğunu bilmesi gerekmektedir. Ataletin, tembelliğin en çok yaşandığı alan düşünce alanıdır. Kirlilik, donukluk en çok burada yaşanmaktadır. Maalesef bilgilenme ya da bilginin peşinde koşma bizde bir ihtiyaç olarak görülmemektedir. Bilgilenenlerimiz ya da bilgilenmeye çalışanlarımız da bu ihtiyaçlarını başka medeniyetlerin havzalarında yetişmiş, boy vermiş düşünürlerin eserleriyle, fikirleriyle telafi etmeye kalkmaktadırlar. Dolayısıyla bizim için en büyük sorun metodolojik ve epistemolojik anlamda bilgi elde etme sorunudur. Bu da bizi kavramlar dünyasına götürmektedir. Bir medeniyet ancak kendi kavramları, değerleri, dinamikleri ile hayat kazanır ve de insanların zihninde, gönlünde yer edinir. Başka medeniyetlerin ürettiklerini alıp kendine ait hiçbir şey ortaya koyamayan bir medeniyet İbn-i Haldun’un deyimiyle ölü bir medeniyettir. 

                                                       

loading...

YORUMLAR

  • Bir Medeniyeti ancak en güzel şekilde anlatan yazar ve çizerlerdir.ancak ben bunu pek göremiyorum.mustafa kemal atatürkün dediği gibi sanatsız bir toplum hayat damarlarından biri kopmuş demektir.sanatımız,şairimiz yok,yazarımız yok denecek kadar az. az.bir yazarımız var oda sami hoca ama okuyanımız yok.ne yazıkki...yüreğinize ve kaleminize sağlık.SAYGILARIMLA

Yorum Ekle