Bir Şehri “Bir Umudun Masalı” Gibi Görmek

          Edebi eserler, şehirlerin kimliğini yansıtmak bakımından çok önemli görevler üslenebilirler. Misal;  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”i. Tanpınar bu deneme türündeki eserinde, hayatımın tesadüfleri, dediği Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u anlatır. Bu şehirlerin Tanpınar gibi bir kültür ve edebiyat adamının kaleminden böylesine ciddi ve başarılı bir eserde ele alınmasının faydaları zamanla daha iyi anlaşıldı. 1950’lerden bugüne onlarca nesil Beş Şehir’i okumuş, bu şehirlere karşı onlarda sevgi ve merak duyguları uyanmıştır. Bunu, sanatın ve edebiyatın gücü olarak görebiliriz.

          Ahmet Tezcan’ın Abbara/Bir Umudun Masalı romanı yayımlanana dek Mardin’i  Mardin’i bir bütün olarak tüm yönleriyle anlatan bir edebi eser pek olmadı. Varsa da popüler değildi veya etki alanı fazla geniş olmadı. Yoksa, görmezden gelmeyelim, Mardin’i roman veya hikayelerinde işleyen yazarlar yok değil. Bir Töre Masalı (Şule Buse Ünsal), Kadim Şehrin Aziz’i (Nihan Eratik), Turabdin’in Çocukları (M. Süleyman Fırat), Sen Bir Başka Gittin (Liz Behmoaras), Kırmızı Kar (Nasır Türk) gibi eserlerde Mardin, ana unsur olarak veya sadece bir fon olarak bir şekilde kendine yer buldu. Bu arada değerli şehirlimiz Murathan Mungan'ın bazı öykülerinde beslendiği önemli bir kaynak olarak Mardin'i ihmal etmediğini not etmek lazım. Fakat bu eserlerin etkisi nisbeten sınırlı kaldı, hiçbiriMardin'i bir bütün olarak yansıtmak bakımından Ahmet Tezcan’ın Abbara’sı kadar popüler olmadı. 

***

          Abbara romanında, kırk yaşında Amerikalı bir avukatın Mardin’de nihayet bulan kimlik ve aidiyet arama serüveni anlatılır. Josef, Betty’nin ölümünden sonra bıraktığı mektuptan gerçek annesi olmadığını öğrenir. Betty’nin bıraktığı ve bir abbaranın önünde çekilmiş fotoğrafta ise Josef, babası Bay Bacon’un kucağında henüz bir bebektir. Bu abbaranın peşinde önce İtalya’nın Matera şehrinde, ardından da abbaralarıyla ünlü bir diğer şehir olan Mardin’de gerçek ailesini arar. Bir dizi olayın ardından Josef, Mardin’de hem ailesini bulur hem de gerçek aidiyetini keşfeder.

          Tezcan, Mardin’in romanını; masa başında, rahat koltuğuna yerleşip okuduğu kitaplardan tanıdığı üstünkörü malumatıyla yazmadı. Abbara’yı yazarken bir yıl Mardin’de yaşadı evvela. Gerçek insanlara temas etti; Ammo Şehmus’u, Bahe’yi, Dr. Numan’ı, Hasan’ı, Ali’yi veya benzerlerini gördü, tanıdı, benimsedi. Gerçek mekânlara dokundu; abbaraları, Şehidiye’yi, Şahtana’yı, Kasımiye’yi, Mardin Kalesi’ni ve daha nice mekânı hissetti, etkilendi ve bütünleşti onlarla. Şehrin çok etnik, çok kültürlü ve dahası çok dilli ve dinli yapısını o da herkes gibi beğendi, takdir etti; ama öyle kuru kuruya değil. Şehrin insanlarının masallarını dinleyerek, sofralarına diz çökerek, dillerini konuşarak, kaygılarını anlayarak yaptı bunu. Hiçbir şeyi ve kimseyi küçümsemeden, ötelemeden, burun kıvırmadan, sadece anlamaya, çözümlemeye çalışarak. Bütün bunları romanın yazım üslubundan, kahramanların dillendirilişinden, olayların bağlanışından anlıyoruz. Bundan da ötesi, romanın ismi biz okuyucular için anahtar niteliğinde: “Bir umudun masalı.” Mardin’i bir umut şehri olarak görüp romanda öyle resmetmek. Ecnebi Josef’e bir aidiyet, bir kimlik bahşeden şehir olarak tasarlamak Mardin’i. Mardin’e dair ne varsa, ciltlere sığmayacak kadar derin bir şehri tek bir romanda vukûfiyetle anlatmak. İşte, bunun adı “Abbara-Bir Umudun Masalı” olmuş.

***

          Peki Mardin, Abbara’nın aksine, diğer popüler roman ve hikayelerde veya ünlü yazarların satırlarında nasıl anlatılmış, buna bakalım. Peşinen belirtelim ki, popüler olmuş yazarların roman veya hikâyelerinde Mardin, genelde ya bir fon mekân olarak ele alınmış veya olumsuz bir durum içinde yer almış. İlk örnek, Emine Işınsu’nun “Bukağı” romanından.

          Romanının başkahramanı aynı zamanda tarihî bir kişilik de olan Niyazi Mısrî (Mehmet)dir. Kendisine bir hoca arayan Mehmet; Malatya, Diyarbakır, Mardin ve Mısır gibi birçok yer gezer, fakat umduğunu bulamaz. Diyarbakır’da umduğunu bulamayınca Mardin’e Abdurrezzak Efendi’ye talebe olur. Onunla bir süre ders talim ettikten sonra, içindeki öğrenme aşkının tatmin olmayacağını görür ve Mısır’a gider. Mardin’deyken Mehmet,  tanıştığı bazı kötü insanlar tarafından kandırılır. Bu serseriler onu sarhoş etmişler ve üzerinde bulunan bütün parayı acımasızca çalmışlardır. Kandırıldığını anlayan Mehmet’in gururu fena halde kırılmış ve bunalıma girmiştir.

          Bukağı romanında geçen Mardin’le ilgili iyi bir izlenim oluşmuyor insanın gönlünde. Merhum Nurettin Topçu’nun “Memuriyet Hayatı” hikâyesinde de durum pek iç açıcı değil. Hikâyenin kahramanı müzmin devlet memuru Harun Bey, dairedeki amiri hakkında iyi şeyler söylemediği için Mardin’e sürgün edilir. Mardin bir sürgün şehri olarak geçiyor hikâyede. Harun Bey’in gözünden sürgün gittiği Mardin şöyle betimlenmiş:

          “Mardin’de halk, mahkeme kâtibini entariyle, şehre üç kilometre mesafeden karşıladı. Gelen, reis olursa bunun iki misli mesafeden karşılanırmış. Esasen halkın dedikodu, kavga, cinayet ve kaçakçılıktan başka bir iş yaptığı yoktu. Harun Bey, çölün üstünde ateşten bir balkon gibi asılmış olan bu memleketin iklimiyle bağdaşamadı. Kaçakçılık davalarının bıçaklı tehditli derdine hiç dayanamadı. Bir sene sonra istifasını verip İstanbul’a geldi. …”

          Görüldüğü üzere N. Topçu, pek de mutlu olabileceği bir Mardin’e yollamamış kahramanı Harun Bey’i. Çölün ortasında asılı balkon gibi duran bir Mardin. Kaçakçılıktan kaynaklı bir kargaşa ortamı ve insanların pek de medeni sayılmayacağı bir şehir tablosu. A. Tezcan’ın Abbara’sında kaçakçılık mevzusu kaçak çay üzerinden ele alınıyor. Yazar, kaçakçılığı anlatırken konuya üst perdeden bir zihniyetle girmemiş, insanların gerçeklerini görmezden gelmemiş. Kınayıcı değildir; insanların bu yola başvurma nedenlerinin sosyolojik ve ekonomik nedenlerini anlamaya odaklanır:

          “Mardin’de, daha doğrusu Mezopotamya’da Suriye ve Irak’tan yasadışı yollarla getirilmiş ‘kaçak’ dedikleri, daha sert ve koygun çay içiliyor. … Bu çay önemliydi, çünkü gelir kapısıydı. Değerliydi, çünkü çaya kan karışmıştı. Dedeleri, babaları, kardeşleri Suriye yahut Irak sınırından yasadışı malları getirirken, ya mayınlı arazide parçalanmış ya da jandarma takibi sırasında can vermişlerdi.  Kaçak çay renginin, Türk çayından daha koyu, tadının daha sert olması bundandı. Çay bardağının üzerine ellerini kapatıp lezzetine toz kondurmak istemeyişlerinin altında anılar, anlatılar, acılar, sancılar olmalıydı. …”

          Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” adlı kısa romanı var bir de. Romanın baş kişisi İbrahim, çocukluk arkadaşı Kızıltepeli Hüseyin’in ölümü üzerine İstanbul’dan kalkar kadim kent Mardin’e gider. Onun, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona eren hayatını araştırmaya koyulur. Böylece Ezidi kızı Meleknaz’ın peşine düşer. Romanda Mardin, bir ana mekan olmasa da zengin bir dekor olarak yer alıyor. Romanda Mardin kötülenmiyor elbette ama olay örgüsü içinde pek de iyi anılmıyor. Mesela, romandan bir kesite bakalım. Mardinlilerin yılın belli dönemlerinde muzdarip oldukları o tozlu havalardan nasıl bahsedilmiş:

          “Hüseyin’in ailesiyle görüşmek için Mardin’e uçakla gittiğimde, Suriye sınırında zamanın içinde kaybolmuş bu antik kent yine kızıl bir toz altındaydı. Sokakları, evleri kızıla boyayan bu toz bulutları, oğullarını kaybetmiş ailenin duyduğu yakıcı acının ve Hüseyin’in annesine söylediği kehanetin atmosferini oluşturmak için, usta bir tiyatro yönetmeninin konuya uygun gördüğü bir dekor olarak oradaydı sanki. Bu kızıl toz bulutlarını bilirdim; çocukluğumda yani Hüseyin’le okul arkadaşı olduğumuz günlerde de Suriye çöllerinden böyle kızıl rüzgârlar eser, nefes almayı bile zorlaştırarak sıcak bir çöl kızılına boyardı hepimizi. Kızıl rüzgâr gelince esnaf tezgâhtaki malını toplar, herkes içeri kaçışır, dışarda kalanlar da ağızlarına mendil kapatarak öksüre öksüre koşarlardı.”

          Livaneli’nin bir günahı yok bunda. Gerçekten de normal şartlarda o tozlu havalarda güzel bir duygunun seline kapılmak, iç açıcı, sevgi dolu bir ruh haline bürünmek pek olası değil. Hepimizin irite olduğu o havalar için, olanı yazmış sadece. Fakat, ‘güzel gören güzel düşünür.’ A. Tezcan da öyle düşünmüş olacak ki şehrin bu gerçeği hakkında kaleminin en iyimser yanını oynatmış romanının sayfalarında. Mardin’in bu can bezdirici, tozlu havalarını çok mistik bir perspektifle, âdetâ tasavvufi bir edâyla romanına taşımış. Üstelik “Toz” adında bir de bölüm yazmış. Bakın, ‘toz sıladır, toz muhabbettir’ diyen Ammo Şehmus’un baktığı yerden daha neler dillendirmiş yazar:

          “Ammo Şehmus, toza yağmur kadar sevinmiş olmalıydı. O toz, hem sılayı taşıyordu Mardin’e, eski vatanı getiriyordu; hem de duvarın ötesinde kalan akrabadan selâm gibiydi. Belki bu yüzden, o da ağzını ve burnunu kapatmıyordu toz fırtınasında. Üstelik bahçe için ilaç gibiydi o sarı toz. Öteden kim bilir hangi çiçeğin, hangi ağacın, hangi otun özünü almış da beridekileri aşılamaya gelmişti. Araya çekilen sınıra, çizgiye, çite, tele, duvara rağmen; sözü insan, özü iblis olanların eliyle, toprağa pusulanmış mayınların hayınlığına inat, ülkeyi ülkeye, insanı insana, çiçeği çiçeğe taşıyordu. …. Sıladır bu toz, sıvadır, muhabbettir!”

          Şehrin tozuna toz kondurmuyor A. Tezcan. Şehri ve içindekileri sevmiş bir kere. Aliya’yı da, Yedi Güzel Adam’ı da o sevgiyle anlatmıştı zaten. Yoksa Mardin için “Bir umudun masalı”, “Bitmeyen şehir”, “Bir masalın ilk cümlesi” … gibi büyüleyici sıfatları gönülden damıtmak sevgiden başka bir hisle izah edilemez.  

 

 

 

Doç.Dr. Mustafa Öztürk

Mustafa ÖZTÜRK1980 yılında Mardin’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans ve lisansüstü eğitiminin ardından 2018 yılında Filoloji alanında doçentlik derecesi alan Ö

YORUMLAR

  • İlginize teşşekür ederim. Mardin, denebilir ki Mungan’ın ‘büyülü ayna’sıdır, dönüp dönüp kendini şimdide ve geçmişte, ama her defasında farklı biçimlerde görme imkânına kavuşabildiği zengin ve keyifli bir seyir olanağı yakalayabildiği bir kaynaktır hemşerimiz Murathan Mungan için. Murathan Mungan, Mardin'i hikayelerinde beslendiği bir kaynak olarak ele alıyor. Abbara'daki gibi topluca bir mekan olarak Mardin'e başvurmamış veya anlatmamış. M. Mungan Mardin için elbette tartışmasız bir değerdir. Selamlar...

    • Teşekkürler sayın hocam

    Mardin ile ilgili yazılarınzı zevkle okuyorum.Kaleminize emeğinize sağlık.Bu yazınızda; Mardin'i ele alan eserler ve yazarları sayarken hemşehrimiz olan, Mardin ile ilgili enfes yazıları ve kitapları olan Murathan MUNGAN''dan söz etmemmişsiniz...neden acaba ???

Yorum Ekle