Gariban Hüseyin’in İzinden Çanakkale’ye

            Bu yaz yolumu Çanakkale’ye düşürdüm. Çocukluğumdan beri aile büyüklerimizin, konusu geçtikçe bahsettikleri bir Hüseyin vardı; Çanakkale’ye savaşmaya gitmiş. Haçlı ittifakının Çanakkale’ye saldıracağı anlaşılınca halife Cihâd-ı Ekber ilan eder. İslâm coğrafyasının dört bir yanından eli silah tutanlar, bu çağrıya uyup cepheye koşmuş. Bizim bölgede de her köyden nüfusa kayıtlı bir genç istenmiş silah altına almak için. Çanakkale’de durum çok vâhimdi zira. Çetin bir savaş olacağa benziyordu. Birçok cephede savaş sürüyordu ve mümkün olduğunca çok asker lazımdı.

            O dönemler kırsalda çoğu kimse nüfusa yazılmıyormuş. Nüfusa yazılmak, vakti gelince askere gitmek demekti. Askere gidince tarla tapan işi kime kalacaktı (?). Köyden  birisini göndermek gerektiğinden, gariban bir aileden Hüseyin adında bir genci yollamışlar Çanakkale’ye. Nüfusa da kayıtlıydı zaten. Siz deyin, sahipsizlikten tutup göndermişler cepheye; ben diyeyim büyük piyango ona vurmuş da gitmiş cepheye; çünkü Mardin’in kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünden kalkıp Çanakkale’ye gidecek, Düvel-i Muazzama’nın askerleriyle çarpışacak, ya şehîd ya gâzi olacaktı. Ne büyük saadet!

            Savaşa giden pek çok genç için söylendiği gibi “gitti ve bir daha dönmedi” denecekti gariban Hüseyin için de. Bir umut belki bir mezar taşının üstünde veya Anıt Mezarın bir kıyısında ismine rastlarım diye savaşın geçtiği alanı siper siper, anıt anıt gezdim. Bizim garibana rastlayamasam da Mardinli başka askerleri bulup Fatihalarını okudum. Derik’ten, Midyat’tan, Merkezden şehit olanlar vardı. Üstelik bunların ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi. Daha kimler vardır, kim bilir. Sadece bu da değil. İslâm coğrafyasının her köşesinden askerler gelmişti buraya. Cidde, Kilis, Haleb, Bab, Deyrizor, Urfa, Yafa, Kudüs, Diyarbekir, Anteb, Şam, Mısır ve daha nice yerler. Ne kadar da mânidâr bir tabloydu bu. Bölgecilik, kavmiyetçilik ve daha nice aidiyetin önemsizleştiği, basitleştiği bir tabloydu bu. El-Bab’tan, Haleb’ten Şam’dan Çanakkale’ye yardıma koşanların torunları bugün aynı topraklara mülteci olarak gelmişler. Ne acayip zamanlardan geçiyoruz! Dün yardım etmek için gelenler, bugün  yardım istemeye, sığınmaya gelmişler bu sefer.  

            Çanakkale’de 253 bin şehit verilmiş. Bunların içinde ismi belli olanların sayısı 60 binden daha az. Kayıtlarda ismi geçen Mardinli şehit sayısı ise yedi kişi. Yüzbaşı Mehmet Arif oğlu Yusuf ziya ve Yüzbaşı Mustafa oğlu Abdulkadir ile er rütbesinde olan Musa Oğlu Mehmet, Ahmet Oğlu Salih, Mehmet oğlu Selim, Yusuf oğlu Abdullah ve Sadun oğlu Mehmet, Mardinli Çanakkale şehitlerinin isimleri. Şehit askerlerin memleketlerine bakıldığında çok büyük kısmının Çanakkale ve çevre şehirlerden geldiklerini görürüz. Bu tarz sayısal veriler, bazı kişi veya çevrelerce kimi zamanlar suiistimal edilmekte, “savaşta sadece biz vardık, diğerleri yoktu” türünden dışlayıcı söylemlere zemin hazırlamaktadır.

            Halbuki tarihî gerçekler apaçık ortada. Çanakkale’ye bir saldırı olacağı haberinin yayılması, memleketin dört bir yanında çok büyük bir heyecana, infiale neden olmuş o sıralar. Askerî yetkililer bu durumu lehte kullanmak ve askere alımları hızlandırmak için sadece Çanakkale’ye diye, asker toplamışlar. Oysa savaş sadece Çanakkale’de değil; Romanya’dan Kafkasya’ya, Irak’tan Yemen’e, Hicaz’dan Suriye’ye kadar pek çok cephede devam ediyordu. Bu yüzden Çanakkale’ye diye silah altına alınan askerler, Çanakkale’ye değil de ulaşım bakımından o askerin memleketine en yakın olan cepheye gönderilmiş. Mesela Kars’ta askere alınmış birisinin hemen dibindeki Kafkas Cephesi dururken Yemen’e veya Çanakkale’ye gönderilmesi çok mantıklı olmayacaktı. İşte bundan mütevellid, bizim Gariban Hüseyin’in de Çanakkale savaşına diye başka bir cepheye gönderilmiş olma ihtimali daha yüksek görünüyor.

***

            İlk günün yorgunluğunun ardından konaklayacağım Alçıtepe’ye revân oldum. Eskiden bir Rum köyüyken Kirte ismiyle anılan Alçıtepe, savaşın birebir yaşandığı yerlerdendi. Köylünün Çanakkale Savaşı konusunda derin bir hassasiyeti ve bilgisi olmalıydı. Savaşı yaşayan büyüklerinden mutlaka duydukları olacaktı. En azından ön görüm bu yöndeydi. Çok geçmeden köyün sâkinleriyle içli dışlı olduk. Ben, Mardin’den Çanakkale’ye gelip şehîd olmuş kayıp dedesinin izini arayan tarih meraklısı birisiydim; ki gerçekten öyle. Bu durumum sohbetin derinleşmesine, merak ettiğim bilgilerin kendiliğinden konuşulmasına yarayacaktı.

            Savaşın ne kadar çetin geçtiği konusunda bugüne dek çok şey duymuştum; fakat yaşlı bir amcanın anlattığı bir olay daha önce duyduklarımdan çok şiddetli savaş sahnelerini canlandırdı gözümde. Yaklaşık yirmi yıl önce vefat eden bir ninenin anlattığı bir olayı aktarıyordu. Seddülbahirli nine, savaşın başladığı 1915 yılında küçük bir çocukmuş. Bir sabah henüz ortalık aydınlanmamışken abdest için dışarı çıkmasıyla korkunç bir patlama sesi duyması bir olmuş. Savaşın başladığını haber veren patlama sesleriydi bu. İngiliz gemilerinden Seddülbahir Kalesi’ne top atışı yapılıyordu. Osmanlı cephaneliğinin olduğu bu kalede şiddetli patlamalar ardı sıra devam etmiş bir süre. Çünkü içerideki cephane de infilak ediyormuş.  Küçük kızın burada şahit olduğu korkunçluk patlamalar değil. O patlama öyle şiddetli olmuş ki kaledeki Osmanlı askerlerinin onlarcasının ceset parçaları havada uçuşuyormuş. Nihâyetinde, metrekareye dokuz ölünün düştüğü bir topraktan ve havada birbiriyle çarpışmış yüzlerce merminin olduğu bir savaştan bahsediliyordu. İki merminin havada birbiriyle çarpışma ihtimali en iyi şartlarda bile 160 milyonda birdir. Bilim böyle söylüyor.

            Savaşın geçtiği alanın pek çok yerinde sayısız levha, tabela, anıt ve şehitlikler var bugün. Sanırsınız ki zafer kazanılır kazanılmaz bu zafere sahip çıkılmış, bu büyük kahramanlıkların anısına bu kadar düzenleme yapılmış ama durum böyle değil ne yazık ki. Savaşın gerçekleştiği bu alanda bahsettiğim düzenlemelerin yapılması çok sonra akla gelmiş meğer. Çanakkale Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiş bir Fransız generali 1926 yılında Çanakkale’ye gelerek kendi mezarlarını ziyaret eder ve centilmenlik olsun diye Müslüman mezarlığına da ziyarette bulunmak ister. Fakat o yıllarda generalin ziyaret edeceği bir anıtı yapmak henüz kimsenin aklına gelmemişti. Görkemli yapısıyla bildiğimiz Şehitler Âbidesi’nin bile 1960’ta yapıldığını düşünürsek ne söylemek istediğim daha iyi anlaşılır.

            Savaş alanı çok uzun süre ilgisizliğe mahkum kalmış. Alçıtepelilerin anlattığına göre 1930’lu yılların ortalarına kadar öyle yerler varmış ki ölü askerlerin yüzeydeki kafatasları akşam alacakaranlığında karpuz tarlasına gidildiği hissini veriyormuş. Savaşın geçtiği alan o kadar denetimden yoksunmuş ki savaştan 50 yıl sonra bile geçimlerini sadece savaş alanından topladıkları malzemeleri satarak sağlayan üç köy ahâlisi varmış. Bu köylüler özellikle mermi, silah ve top gibi demirden olan malzemelerin parçalarını toplayıp hurda olarak satarlarmış. Bu konu 1960 tarihli ulusal bir gazete haberine de konu olur:

            “ … Tam elli yıldan beri sabahın erken saatlerinden itibaren tarlalara çıkıp kurşun aramaktan başka iş yapmayan köylüler, topladıkları kurşunları ve mermi parçalarını kilo ile köyün bakkalına satmaktadırlar. Köy bakkalı da bu harp kalıntılarını İstanbul’dan gelen hurdacılara satmaktadır. … Elli yıldır Gelibolu’daki harp sahalarında köylüler durmadan cephane artıkları toplamakta ve bunu hurdacılara satmaktadır. Hurda fiyatı 12 kuruş olan patlamamış bir el bombasının parçalanması sırasında infilak edip feci kazalara da sebebiyet verdiğine rastlanmaktadır.”

            Bu haberde bahsi geçen bakkal, Salim Mutlu adında Alçıtepeli bir köylüdür. Salim Bakkal, yıllarca hurda olarak vatandaşlardan satın aldığı binlerce mermi, matara, el bombası, top mermisi, tüfek, tabanca, harita ve fotoğrafları büyük bir özverisiyle toplamış. Bu malzemeler belli bir miktara ulaşınca Salim Bakkal, 1961’de oturduğu evinin büyük bir kısmını ve bakkal dükkanını müzeye çevirmiş. Bu müze Çanakkale Savaşı ile ilgili ilk müzedir. Devletin bu konuda açtığı ilk resmî müze ise Salim Bakkal’ın müzesinden tam 11 sene sonradır.

            Müzeyi ziyaret ettiğimde Salim Bakkal’ın çocuklarıyla tanıştım. Çok ilginç bir hadise anlattılar. Babaları hayatı boyunca toprak altından çıkan savaş kalıntılarını karşılık beklemeden biriktirmiş ve müzesinde sergilemişti. Salim Mutlu’nun mezarı kazıldığında çok mânidâr bir olaya tanık olmuşlar. Açılan mezardan savaştan kalma şarapnel parçaları ve misket mermileri çıkmış. Bu malzemeler, kurduğu müzede sergileniyor bugün. Bu olay, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” Hadis-i şerifinin kendisini hatırlatmasından başka bir şey değildi.

***

            Bir umut, bizim Gariban Hüseyin’in izini bulmak için çıktığım bu arayışta pek çok ilginç şeyi öğrenmiş olmayı kâr saydım. Bir ümmetin tarihinde dönüm noktası olacak kadar önemli bir savaşın ve savaşın geçtiği meydanın çok uzun süre ilgisizliğe mahkûm edildiğini de esefle dinlemiş oldum. Buna ilgisiz kalınması, hak ettiği şekilde işlenmemesi neyle ilgili olabilirdi acaba? Belki de sadece bir ulusun değil, bütün ümmetin ortak bir şuurla karşı koyduğu bir saldırı olmasından ileri geliyordu. Çünkü saldıranlar, kendi açılarından “karşı ümmet” idiler ve “Haçlı şuuru”  etrafında kenetlenmişlerdi …

 

           

Doç.Dr. Mustafa Öztürk

Mustafa ÖZTÜRK1980 yılında Mardin’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans ve lisansüstü eğitiminin ardından 2018 yılında Filoloji alanında doçentlik derecesi alan Ö

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle