TÜVTÜRK

Bir Şehrin (Mardin) Çukurları Yalnız Yollarında Değildir

Bir Şehrin (Mardin) Çukurları Yalnız Yollarında Değildir

 

Bir Şehrin (Mardin) Çukurları Yalnız Yollarında Değildir

 

Bazı şehirlerin kaderi taşlarına yazılır, bazılarının ise ihmallerine

 

 

Memleketinin yolları yıllardır aynı. Çukurlu, dar ve tozlu. Nüfus artmış, araç sayısı katlanmış, ihtiyaçlar değişmiş; fakat şehri yönetenlerin meseleye bakışı değişmemiştir. Sokaklar nefes alamaz hâle gelmiş, caddeler yükünü taşıyamaz olmuştur. Ne ciddi bir ulaşım planı vardır ne de geleceği gören bir şehircilik anlayışı.

 

 

Otopark ihtiyacı her geçen gün büyürken, bu ihtiyacı karşılayacak tek bir kalıcı proje ortaya konulmamıştır. Böyle olunca da vatandaş kendince çare üretmektedir. Kimi kaldırımları işgal eder, kimi yol kenarlarını. Kimileri ise modern zamanların en ilginç imtiyaz belgesini keşfetmiştir: Dörtlü lambalar...

 

 

Dörtlüler yanınca sanki bütün kaideler hükümsüz kalıyor. Araç yolun ortasında bırakılıyor, sürücü pazara gidiyor, eczaneden ilacını alıyor, fırından ekmeğini topluyor. Arkasında oluşan metrelerce kuyruk, yükselen korna sesleri ve insanların vakit kaybı ise kimsenin umurunda olmuyor. Çünkü zihnindeki muhakemeye göre vazife tamamlanmıştır; dörtlüler yanmaktadır.

 

 

Osmanlı irfanı der ki: "Nizâm-ı âlem, evvela nizâm-ı vicdan ile kaimdir." Vicdanın olmadığı yerde kanunlar da kifayetsiz kalır. Bir şehir yalnız asfaltla değil, ahlakla da inşa edilir. İnsanların birbirine saygı göstermediği, kamusal alanı kendi mülkü gibi kullandığı yerde medeniyet yalnız tabelalarda kalır.

Kaldırımlar işgal altındadır. Yayalar yürüyecek yer bulamaz. Engelliler hayatın dışına itilir. Herkes bu manzaradan şikâyetçidir. Kahvehanelerde, dükkân önlerinde, sosyal medyada aynı cümle yankılanır:

 

 

"Memleket sahipsiz..."

 

 

Lakin asıl mesele şudur: Sahipsizlikten şikâyet edenlerin ne kadarı sahip çıkmaktadır?

 

Çünkü şehirler yalnız yöneticilerin ihmaliyle değil, toplumların kayıtsızlığıyla da çürür. Herkes sorumluluğu bir başkasına havale ederken ortak hayatın yükü ortada kalır.

 

 

Sonra bir gün trafikte bir yol verme meselesi yüzünden öfke büyür. Bir bakış, bir korna, bir tartışma derken insan canı toprağa düşer. Bayram gününde üç insanımızı kaybederiz. Ardından ekranlar açılır, mikrofonlar uzatılır, uzun uzun konuşulur:

 

 

"Bu bir vahşettir."

 

 

Elbette vahşettir.

 

 

Fakat insanın aklına şu sual gelir: Günlerdir, yıllardır içinde yaşadığımız bu düzensizlik, bu başıbozukluk, bu tahammülsüzlük iklimi nedir?

 

 

Merhum şairin dediği gibi, "Harap olmuş bir şehirde sağlam karakter yetiştirmek zordur." Çünkü şehir yalnız binalardan ibaret değildir; insanın ruhunu da şekillendirir. Trafikteki hoyratlık, sokaktaki saygısızlık ve günlük hayattaki umursamazlık zamanla toplumsal karaktere dönüşür.

 

 

Sonra seçim vakti gelir.

 

 

Kahvehaneler dolar, vaatler havada uçuşur. Adayların fotoşoplu fotoğrafları billboardları süsler. Altlarına büyük puntolarla şu cümleler yazılır:

"Her şey güzel bir Kızıltepe için."

 

 

Ne var ki insanın sormadan edemediği bir soru vardır:

 

 

Güzel nedir?

 

 

Güzel şehir; yalnızca beton dökülen yer değildir.

 

 

Güzel şehir; insanın birbirine saygı gösterdiği, kaldırımların yayalara ait olduğu, çocukların güvenle yürüyebildiği, yaşlıların huzurla nefes alabildiği yerdir.

 

 

Güzel şehir; makam sahiplerinin fotoğraflarıyla değil, ortaya koydukları eserlerle konuşulur.

 

 

Güzel şehir; seçimden seçime hatırlanan değil, her gün emek verilen şehirdir.

 

 

Velhasıl mesele yalnız yolların çukurlu olması değildir. Asıl çukur, zihniyetlerde açılan boşluktur.

 

 

Asıl mesele asfalt eksikliği değil, mesuliyet eksikliğidir.

 

 

Çünkü bir memleketi ayakta tutan şey yalnız yolları değildir; adaleti, vicdanı, nezaketi ve ortak yaşama kültürüdür.

 

 

Bunlar kaybolduğunda, en geniş bulvarlar bile insanı medeniyete ulaştıramaz.

Editör: Beşir Şavur

Yorum Yaz