İngilizler Kürtleri Neden Sevmiyor?
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde, Müslüman topraklarda irili ufaklı birçok isyan baş göstermişti. İstanbul’da Jön Türklerin siyasi hamleleri, sahada ise Thomas Edward Lawrence gibi figürlerin örgütlediği Bedevi Arapların faaliyetleri dikkat çekiyordu. İngilizler, İslam âleminde çok öncelerden beri sinsi planlar yürütüyor; Bağdat, Basra ve Hicaz gibi merkezlerde Sünni-Şii ihtilafını körükleyerek Müslümanları birbirine düşürmeyi hedefleyen Mr Hempher gibi ajanları aracılığıyla hainler devşiriyor ve coğrafyayı mukadder bir sona doğru yaklaştırıyordu. Bu süreçte bir yandan Ziya Gökalp Türkçülük ideolojisinin fikri altyapısını hazırlarken, diğer yandan Kürtler ve Kürt dili ile ilgili çalışmalar yapıyordu.
Ancak İngilizler, tüm çabalarına rağmen Kürtlerin içinden kendi emellerine hizmet edecek iş birlikçiler ve satılık adamlar devşiremediler. Tam aksine Kürtler, İngiliz emperyalizmine karşı durmayı ve onlarla savaşmayı seçtiler. Bunun En somut örneği olarak Şeyh Mahmud Berzenci, Osmanlı adına tam sekiz yıl boyunca Kuzey Irak dağlarında İngiliz işgal ordusuna karşı destansı bir mücadele yürüttü. Kürtler, Osmanlı’ya ve ümmet birliğine asla ihanet etmediler. Nitekim İngilizlerin tarihindeki en büyük askeri trajedilerden biri olan Kûtü'l-Amâre Kuşatması'nda, Osmanlı ordusunun önemli bir bölümünü Kürt gençleri oluşturuyordu; İngilizler burada ağır ve acı bir yenilgiye uğratıldılar.
İngilizler, tarihte yaşadıkları Haçlı istilası sırasındaki 87 yıllık Kudüs işgallerine son veren, kendilerini Orta Doğu’dan söküp atan ve bölgede güçlü bir İslam birliği kuran Selahaddin Eyyubi’yi asla unutmadılar. Onlar Kürtleri; hem Selahaddin Eyyubi’nin bu tarihi mirası nedeniyle hem de Osmanlı’nın yıkılış sürecinde İngilizlerin uzattığı kirli eli havada bırakıp emperyalizme teslim olmadıkları için hiçbir zaman affetmediler. Bunun bir intikamı olarak, Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı suni sınırlarla parçalara böldüler ve bölgede kendi uşakları aracılığıyla kurdukları ulus devletlerin sınırları içinde onlara insanca bir yaşama şansı bırakmadılar.
İngiliz aklı ve emperyalizm için asıl büyük tehdit, her zaman "Müslüman Kürt" kimliğiydi. Bu yüzden Kürtleri İslam’dan koparmak, inanç bağlarını zayıflatmak için her türlü kirli yola başvurdular. Günümüzde "Kürt ulusal hareketi" iddiasıyla ortaya çıkan örgütlerin hemen hemen hepsinin sol/Marksist bir ideolojiye sahip olması ve İslam düşmanlığı yapması tesadüf değildir. Bu örgütlerin ortak özelliği, kuruluş aşamalarında yoğun bir ulusal/etnik söylem ve Marksist-Leninist bir ideolojiyle yola çıkmaları, daha sonra ise Kürt ulusal hareketi misyonunu bırakarak "halkların kardeşliği" gibi küreselci/sol söylemlerle bir eksen değişimine uğramalarıdır. Müslüman Kürt halkıyla bu örgütlerin hiçbir ortak paydası, inançsal veya kültürel bir aidiyeti yoktur. Kendi halkının tüm kutsal değer yargılarına, inancına ve tarihine saldırırken bile, arkalarındaki yoğun çok uluslu propaganda gücü ve küresel mali destekler sayesinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
Tabii ki bu sosyolojik ve kültürel tahribatı yapanlar sadece bu illegal örgütler değildi. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde İngiliz siyasetiyle paralel adımlar atan bazı İttihatçı zihniyet sahipleri de bu fasit eyleme büyük katkı sağladılar. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar, statükocu veya İttihatçı çizgideki hiçbir yazarın "KÜRT" ve "İSLAM" kelimelerini olumlu bir bağlamda bir arada kullanmadıkları bir hakikattir. Gayeleri, uzun vadede Kürtlerin uğradığı mazlumiyet ve haksızlıklar üzerinden Orta Doğu’da sürekli kanayacak yeni çatışma alanları açmaktı. Bu durum Kürt halkının zerre kadar hayrına olmamasına rağmen, maalesef fonlanan yayınevleri, kitaplar ve gazeteler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırıldı.
Ben şahsen geçmişte bir sol gazetenin köşe yazarının şunu yazdığını okumuştum: ”Biz Kürtler tarih boyunca büyük medeniyetlere sahip bir halktık ama ne zaman İslam’a girdik; Türklerin, Arapların ve Farsların esiri olduk. Yani anlayacağınız bu din bize uğursuz geldi.” Bu ve benzeri kalemler, halkın arasına fitne sokmak için İslam’ın bölgeye yayılışı sırasında Kürtlerin katliama uğradığı yalanını ortaya attılar. Doğrudan Hz Ömer Efendimizi suçlayarak, ona hakaretler ederek bu tarihi yalanı millete dayattılar.
Oysa tarihi gerçekler tamamen başkadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) 632 yılındaki vefatından kısa bir süre sonra, 639 yılında Diyarbakır fethedilmiş ve Diyarbakır Ulu Camii ibadete açılmıştır Kürtler asla kılıç zoruyla Müslüman olmamışlardır. Diyarbakır, Urfa, Mardin, Meyyâfârikîn (Silvan) ve Nusaybin gibi kadim şehirler savaşla değil, barış ve amanname (fetih sözleşmeleri) ile fethedilmiş; Kürt halkı İslam’ın adaletini görerek toplu halde Müslümanlığı seçmiştir "Diyarbakır’ın fethi sırasında tüm Kürt erkekleri kılıçtan geçirildi" iddiası koskoca bir yalandır ve hiçbir ciddi tarihi dayanağı yoktur. Bütün bunlar, İngiliz merkezli oryantalist aklın ürettiği, "Kürtleri İslam’dan koparma" projesine yönelik alçakça iftiralardan ibarettir.
Yıllar önce okuduğum, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan ünlü şarkiyatçı Bernard Lewis’e ait Modern Türkiye'nin Doğuşu adlı eseri hatırlıyorum. Bu ünlü oryantalist, kitabında Türklerin nasıl İslam’ın egemenliği altına girerek güya kimliksiz kaldıklarını, aşağılandıklarını ve kendi kavmi/öz kimliklerinden nasıl uzaklaştırıldıklarını iddia ediyordu. Aslında satır arasından Müslüman Türk gençlerine şu tehlikeli mesajı veriyordu: "Bu din (İslam) size uğursuz geldi, ilerlemenize engel oldu; onu bırakmanız ve ata dininiz olan Şamanizm’e dönmeniz gerekir."
Görüldüğü üzere, oyun dün de aynıydı bugün de aynı. Kurulan bu kirli tezgâhın tek bir ana hedefi vardır: Müslüman halkları yüzyıllardır bir arada tutan, onları birbirine sarsılmaz bağlarla kardeş kılan İslam inancını bir ümmet bilincini Orta Doğu halklarının hayatından ve hafızasından kökten silmektir.
İslam ümmetinin asırlardır süren bu ortak mazlumiyetinin, akan kanın ve gözyaşının son bulmasının tek bir yolu vardır: Bölgedeki tüm Müslüman halkların etnik fitneleri ayaklar altına alarak, yeniden ve daha güçlü bir şekilde İslam kardeşliği ekseninde bir araya gelmeleridir.
Editör: Neslihan Özkan

Ziyaretçi
29.05.2026 / 21:52Allah razı olsun. İnşaallah bütün İslam alemi bir ve bütün olup dünya refah, huzur ve esenlik görür.
Abdulbari Tumur
29.05.2026 / 20:59Allah'ın selamı,rahmeti ve bereketi üzerinize olsun değerli seydam.Sizlerin ve bütün İslam aleminin kurban bayramını kutlar, kurban Bayramının,İslam âlemini ümmet şuuruyla şuurlandırmasını Cenab-ı Haktan niyaz ederim.Kaleminize ve emeğinize sağlık...Kadim bir milletin,üstelik kökü İslam'a sıkı sıkıya bağlı olan bir milletin derinleşmiş yarasına değindiniz.Yeryüzünde şeytani güçlerin en büyük temsilcisi olan batılılar ve onların dahili uzantıları,özellikle de oryantalist işbirlikçiler, gece gündüz demeden halkı asli değerlerine yabancılaştırıp düşmanlaştırmaktadırlar.Üstelik kendi kirli ve zalimane geçmişlerini, sözde demokratik insan hakları, kadın hakları gibi söylemlerle kapatmaya çalışıyorlar. Hani derler ya kurtla öldürüp Çobanla yas tutuyorlar, en çok da dindar kürt halkını hak kavramlarına davet edip onlardan batılı istemesi gibi...tabiki bunun zemini de zulmettirme politikası üzerine kuruludur.Osmanlı döneminde millet-i Sadıka olarak bilinen bu kadim milletin ve orta doğuda yasayan diğer milletlerin ümmet çatısı altında bir araya gelip vahdet şuuruyla hareket etmeleriyle ancak bu şeytanların desiselerinden kurtuluş sağlanabilir.Fakat ümmet aşamasından önce her bir ferdin tahkiki imanla mücehhez olması icap eder.Her bir mü'min aynı zamanda iman davetçisidir. Her mü'minin, dijital mecralarda, sosyal medya platformlarında ve basın yayın yoluyla İslam aleyhine yapılan yıkıcı propagandalara karşı daima tetikte olması lazım.Havadan,karadan ve denizden yapılan çok yönlü kusatmalara karşı bu şeytani güçlere karşı tedbiri elden bırakmamak gerekir.Selam ve dua ile...