Kırgızistan’dan Kırgız Tepesi’ne

            “Ne ilginç memleket şu Mardin” diye geçirdim içimden. Hangi taşı kaldırsam, hangi sokağı dönsem, hangi konuyu kurcalasam o kadar ilginç bir masalın, o kadar farklı bir hikayenin içinde buluyordum kendimi. Her sokağı saklı bir gizem, her insanı küçük bir âlem ve her taşı saklı bir masaldı. Buna bir kere daha inandım.

            Kırgızistan’dan henüz dönmüş, muhibbanla yarenlik edip gözlemlerim hakkında hasbihal ediyorduk. Başkent Bişkek’e İHH’nın “Yetim Dayanışma Günleri” kapsamında, farklı illerden bir grup yardım gönüllüsü ile beraber gitmiştik. Gözleri buz kesmiş çocukların kaldığı yetimhanelere, direği kırık evlere, çatısında dumanı tütmeyen ocaklara misafir olduk. En ibtidai şartlarda yaşama tutunmaya çalışan talihsiz yavrucakların her birinin birer hazin öyküsü vardı. Her biri bir enkazın mahsulüydü. Kafalar karışık, gözler dumanlı, yürekler mahzun halde ayrıldık her birinden. Ardından içinden çıkılmaz sorgulamalar sorgulamalar … Değil mi ki bunlar ümmetin yetimleriydiler! Dönüş yolunda, artık o gidilen anların neşe ve heyecanından kırıntı miktarı eser yoktu. Ama neyse ki sadra şifa olacak çabalar yok değildi.

          İHH gibi yardım kuruluşları ülke, bölge, aidiyet, yaş ve cinsiyet ayırmadan iyilik sahiplerini iyiliğe muhtaç olanlarla buluşturuyor, “iyilik her zaman her yerde” şiarıyla selamı yayıyordu.

            Oysa Allah’ın arzı, herkese yetecek genişlikteydi. Adil bir paylaşım, israfsız bir yaşam ve dengeli bir üretim; şarktan garba, cenuptan şimale herkesin mutlu olmasını sağlayacaktı. Kırgızistan’da da Komünizm önce saadet vadetmiş ancak kısa zaman sonra bu Kızıl rejimin zulüm ve baskıyla beslendiği anlaşılacaktı. Sonrasının da pek bir farkı olmayacaktı. Şu an bile yüz binlerce Kırgız Rusya’da çalışıyor. Ekonomik olarak bağımlılar oraya. Okullarda Rusça öğrenilmeye devam ediyor, hatta resmi yazışmalar dahi kısmen Rusça hâlâ. Bişkek’i kuran rejimin izleri capcanlı, yerli yerinde duruyor. Cetvelle çizilmiş hissi veren şehir planı, iki üç kattan daha yüksek olmayan binaların soluk, solgun ve bir o kadar kasvet uyandırıcı renkleri, geniş mi geniş meydanlar; iyisiyle kötüsüyle hep o dönemlerin kalıntıları olarak yerinde duruyor. Ucu bucağı olmayan geleneksel Oş Pazarı, içine soğanlı kıyma tıkıştırılarak tandırda pişirilen ve her köşe başında mutlaka rastlayıp bizdeki dürüm-döner misali açlığınızı bastırabileceğiniz Kırgızların meşhur Samsa Böreği, dünya çapında ünü olan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un da medfun olduğu Tanrı Dağları eteğindeki Atabeyit alanı ve daha nice şeyler… Bunlar evvelden de vardı, şimdi de …

            Anlatacağım şeyler vardı daha. Dilin kemiği yok. Manas Üniversitesi’nden “iyi ki tanıdım” diyeceğim güzel insanlar, kalbi iyilikle ve insanlıkla çarpan vatandaşlarım ve çekik mi çekik gözleriyle “iyi ki geldiniz” diyen insanlar vardı daha. Sesimin gittikçe kalınlaşıp ciddileşmesi ortamı ağırlaştırmış olacak ki yarenlerden biri sözün orta yerine atlayarak, “Diyarbakır Kapı’daki Kırgız Tepesi’ni biliyorsun değil mi? Hani o Ziciriye’ye de gidilen üst yolda?” deyiverdi konuyu değiştirmek isteyerek. Konu Kırgızistan ya, ordan aklına gelmiş olacak. “Haydaaaa!!! Kırgız Tepesi ne alaka yahu Koca Çınar. Mardin ve Kırgız! Hiç duymadım ben …

***

            Bu bir anahtar sözcük tamlamasıydı benim açımdan. Kırgız Tepesi diye bir yer varsa, acaba Kırgızlar da mı yaşadı Mardin’de. Gerçi halk Kırgız değil de “Qırqıs” diye söylüyor ama olsun, Arapçanın veya Kürtçenin etkisiyle daha kalın ve sert söyleniyor olabilirdi sözcük. Bunu araştırmak lazımdı şimdi. Haa! Bir de o tepede yel değirmeni varmış bir zamanlar. Durum daha da ciddiyet kazanmaya başladı şimdi.

            Mardin’de söylenen çok eski bir Arapça anonim türküde de geçiyor Qırqıs kelimesi. Herkes bilmiyor artık bu türküyü, ancak bilmesi gerekenler biliyor:

                         Hiye tal’a le’l-Qırqıs

                         Xurûfa xalfa yırqıs

                         Fi da şetletı’l-nergıs

                         Rabbi le’l-ixwân yehrıs

                         ‘Alle’l-Qamer el-Qamer

 

                        Min beyt le el-beyt kithawwel

                        Min burc le burc

                        Kemâ zemânı’l-ewwel

                        Nısyu zemânı’l-ewwel

(O kız, Qırqıs Tepesi’ne çıkarken / Kuzusu arkasında oynaşır / Elinde nergis çiçeği olduğu halde / Rabbim bütün kardeşleri korusun. // Ay yükseldikçe yükselir / Bir evden bir eve / Bir burçtan diğer burca / Eski zamanlarda olduğu gibi / Unuttukları eski zamanlar gibi)           

            Mardin araştırmalarıyla ilgili önemli bir başvuru kaynağı olan “16. Yüzyılda Mardin Sancağı”nda Nejat Göyünç, Bâbü'l-Hammâra adlı mahalleden bahseder. Verdiği bilgiler arasında bu mahallenin dördüncü yüzyılda Kırkıs denilen mevkide ve Babişvat yakınında olduğu belirtilir. Bizim bugün Diyarbakır Kapı dediğimiz yeri tarif ediyor.

            Göyünç’ün ifadeleri aynen şu şekilde: “Kırkıs, Kırgız Kulesi’nden galattır. Bu kule Mardin kalesinin kuzeybatı ucunda bulunmakta idi. Hâlen de halk arasında yaşayan bir semt ismidir.”

            Kırkıs kelimesinin Kırgız kelimesinden galat olması demek, Kırkıs kelimesinin aslının “Kırgız” olduğu anlamına gelir. Ve ayrıca Nejat Göyünç, Kırgız Kulesi denen bir şeyden de bahsedip yerini tarif ediyor. Kırgız Kulesi neyin nesi acaba?

            Bir zamanlar Bu Kırgız Tepesi üzerinde bir yel değirmeni de varmış. Yaşı müsait olanlar büyüklerinden dinlemişlerdir muhakkak. En son fotoğrafı 1919 yılında Amerikan bir misyoner tarafından çekilmiş. Doğan Bekin, bu yel değirmeninin Mardin’e yerleşen İtalyan bir rahip tarafından yaptırıldığını savunuyor. Bekin şunları da söylüyor:

            Mardin’in girişinde, Kuhsâr-ı Mêrdin, nâm-ı diğer Kırgız Tepesi üzerinde Galata Kulesi ihtişamında duran bu yel değirmenine artık gözler âşinâ değil. Burası, Mardin’in en çok rüzgâr alan hatırı sayılı bir mekânıdır. Buradan, Mezopotamya ovasının uçsuz bucaksız manzarası ve gökyüzü mavisi üzerinde usta bir kalemkârın tornasından çıkmış Necef taşı zarafetindeki Şimal Yıldızı’nı ney ve kudüm eşliğinde seyretmek ve en önemlisi edeb-i erkân içerisinde dinginlik hissi veren rüzgârdan kâm olmak bir ayrıcalıktır. Aslında bu Yel Değirmeni’nin tarihi ve hikayeleri için o kadar çok şey var ki yazılacak!.. Bu müstesna yel değirmeninin yeniden eski ihtişamıyla “Mardin’in Teras”ı olmasını hep hayal etmişimdir. Orada, dibek kahvesi eşliğinde, Mardin’e dair başyapıt şiirler kaleme almak en büyük arzumdur.

            Kırgız ismiyle bir tepenin varlığı, normal şartlarda, Mardin’de Kırgızların yaşamış olabileceğini akla getirir. İlk akla gelebilecek şey bu olur aslına bakacak olursak. Fakat böyle bir şeyi kabul etmek için çok daha fazla kanıtlanmış bilgiye ihtiyaç var. Şer’iyye sicilleri, tahrir defterleri, tapu kayıtları ve diğer bilimsel araç gereçlerde de bir şey yok. Sadece Zekeriya Karadovut ve Mustafa Aksoy’un birlikte kaleme aldıkları “Kırgız Gelenekleri ve Abramzon” isimli bir çalışmada bazı bilgiler var, değerlendirelim…

            Makalede, Mardin’in bazı yerlerinde bulunan Manap/Manop soyadından bahsediliyor. Bu kelimenin Kırgızcada, zengin bey anlamına geldiği belirtiliyor. Çalışmada yer alan diğer bilgiler şu şekilde. Tabi konumuzla ilgili kısmı:

            Mardin yöresinde Ramazanoğulları aşiretinden bazılarının soyadları Manap'tır Bunlar özellikle Mardin/Midyat (Estel) ve Suriye-Mardin sınırındaki Kamışlı şehrinde yaşamaktadırlar. Bunların günlük konuşma dilleri Arapça olup, genelde sarışın tiplidirler. Kendilerine göre, kültürleri daha çok Kafkas, özellikle de Kıpçaklara çok benzemektedir.

            Tabi, bu bilgilerin de ne kadar güvenilir olduğu şüphelidir. Bu aşiretten ve soyadından olan farklı farklı kişilerle görüştüğümde böyle bir ihtimali pek makul karşılamadılar. Biz, “Muhakkak ki her şeyin doğrusunu Allah bilir” diyerek bu konuyu işin ehli bilim insanlarına bırakalım.

            Bu arada, diyelim ki net bilimsel verilerle bir zamanlar Mardin’de Kırgız gibi bir milletin yaşadığı ve bunların zamanla Kürtleşmiş veya Araplaşmış oldukları doğrulandı. Buna kaç kişi şaşar acaba!!!

 

 

 

 

Doç.Dr. Mustafa Öztürk

Mustafa ÖZTÜRK1980 yılında Mardin’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans ve lisansüstü eğitiminin ardından 2018 yılında Filoloji alanında doçentlik derecesi alan Ö

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle