diorex
life
Dedas

Türk Kadın Tarihine Giriş - Necati Gültepe Kitap özeti, konusu ve incelemesi

Türk Kadın Tarihine Giriş kimin eseri? Türk Kadın Tarihine Giriş kitabının yazarı kimdir? Türk Kadın Tarihine Giriş konusu ve anafikri nedir? Türk Kadın Tarihine Giriş kitabı ne anlatıyor? Türk Kadın Tarihine Giriş PDF indirme linki var mı? Türk Kadın Tarihine Giriş kitabının yazarı Necati Gültepe kimdir? İşte Türk Kadın Tarihine Giriş kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

  • 12.09.2022 07:00
Türk Kadın Tarihine Giriş - Necati Gültepe Kitap özeti, konusu ve incelemesi

Kitap Künyesi

Yazar: Necati Gültepe

Yayın Evi: Ötüken Yayınları

İSBN: 9789754376845

Sayfa Sayısı: 363

Türk Kadın Tarihine Giriş Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Amerikalı arkeolog Prof. Dr. Jeannine Davis, 1997 yılında bugünkü Ukrayna'nın güneyinde, İskit bölgesinde, tarihî Amazon mezarlarında yaptığı kazılar sonucu önemli bir keşifte bulunur. Bu keşfini, televizyonda bir belgesel programda açıkladıktan sonra, sosyal bilimlerin tarih metodunda iki değişiklik olur: 

Birincisi, Avrupa merkezli tarih görüşü çöker. 

İkincisi ise, Avrupalı tarihçilerin ısrarla üstünü örtmeye çalıştıkları ve asla gün ışığına çıkmasını istemedikleri, 'kadının gerçek tarihi' gün yüzüne çıkar...

Bu gelişmelerin yönlendirmesiyle, geleneksel Avrupa merkezli tarih görüşü bir tarafa bırakılarak, elinizdeki eserde, yeni bir bakış açısı (tarih metodu) ile 'kadın tarihi' araştırılmaktadır. 

Kitapta sizi şaşırtacak birçok yeni tarihî bulgu ile karşılaşacaksınız. Özellikle kadîm Türk tarihinin insan unsuru olarak dayanağının erkeklerden ziyade kadınlar olduğu, tarihî bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu çerçevede binlerce yıllık kronoloji adım adım izlenerek, o muazzam 'Turan tarihinin' her safhasında 'kadın'ın izi sürülmektedir. 

Yazarla birlikte peşine düştüğümüz 'kadının ayak izleri', bizi, eskiçağlardaki toplulukların korkulu rüyası Amazonlar'dan, Osmanlı devletinin kuruluşunda birinci derecede rol oynayan Bâcıyân-ı Rûm'a kadar getirir.

Söz konusu yolculukta diğer coğrafyalardaki milletlere de yol uğratılmaktadır, dolayısıyla senkronize (eş zamanlı) olarak, ayrıca İslâm ve batı milletlerinde de kadın bahsine girilmektedir. 

Elinizdeki eser, 'kadın'ın 7000 yıllık tarihî serüveninin mitoloji, belge, bilgi ve yüzlerce kaynağa dayalı, resim ve gravürlerle desteklenmiş sıra dışı hikâyesidir.

(Tanıtım Yazısından)

Türk Kadın Tarihine Giriş Alıntıları - Sözleri

  • Mamafih bu devirde Sümerlerdekinin aksine kadınların yalnız ev işlerinde değil, tarla işlerinde de çalıştıkları anlaşılıyor: Diğer taraftan kadınların ticaret işlerinde kocalarına veya biraderlerine yardım ettiklerini de görüyoruz: Erkekler tarafından kadınlara gönderilmiş mektuplar arasında bir tane de izdivaç teklifi mektubu bulunması enteresandır.* Görülüyor ki, bu devirde kadınlar iş hayatına atılmış bulunuyorlardı. Bu durumun onlara hukuk sahasında da bazı hak ve selâhiyetler temin edeceğine şüphe yoktu. Nitekim bu devrin kadını, kendi adına borçlanıyor veya kendi adına ödünç veriyor, bunlar hakkında bizzat senet tanzim ve imza ediyor, şahit olabiliyor ve dolayısıyla her çeşit hukuk işlerinde dâva açabiliyor veya şahsen dâva edilebiliyordu.
  • Kendi çağına kadar Türk Töresine göre özgür bir ortamda gelen kadın konusunu, ayrıksı fikirleri ve telkinleri ile etkilemiştir Selçuklu ve Osmanlılar Nizâmülmülk öğretisinden etkilendiğinden, kadının durumu toplum içerisinde gerileyerek sosyal hayattan çıkarılmıştır. Bu durumdan Nizâmülmülk'ün payı gerçekten büyük olmuştur.
  • Kadın, Hun Türklerinde bir bereket kaynağı, hanların, hakanların, cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesidir. Hunlarda kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur, siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun imparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştir.
  • M.Ö. 6. yüzyıl sonlarında Caere (Türkçe okunuşu, Tsere) ile Kartaca arasında imzalanıp, Etrüsk ve Puni dilinde olması yüzünden iyi anlaşılan sözleşme, erkeğin düşük statüsünü resmeder. Bu sözleşmede, güçlü bir devletin hükümdarı, kendini, itaat edip tamamı ile bağlı olduğu tanrıçanın (Kadın ilahenin) kölesi ilân eder. Kadının gerçek yaşamdaki olağanüstü yüksek statüsü, onun, öteki dünya ile bağlantısını desteklemektedir. Hatta cinsiyet simgeciliğinde, kadın, evin (geniş anlamda evrenin) sahibesidir, erkek ise, neslin devamı için kendinden bekleneni yerine getirmekten sorumludur. M.Ö. 5. yüzyıl mezarlarındaki bu tür hukuki ayrımlar, kadınların lâhit (daha saygılı, ev fikri de aynıdır), erkeklerin ise taş banka defnedilmesi ile vurgulanır. Etrüsklerin ana kadın tanrıçası olarak yorumlanan savaşçı kadın, Grek-Latin mitolojisinde tanımlanan ve dünyayı tiranca yöneten aşk tanrıçasının, Turan Kraliçesi olduğunu hatırlamakta yarar var.
  • İbn Rüşd, kadın hakkında, kendi fıkıh (şeriat bilgisi) ve felsefe görüşü neticesi olarak açıklamada bulunuyor: "Fıkıh, kadını faziletkâr kılar. Kadının kendi biyolojik yapısı ve buna bağlı olarak psikolojisi hariç diğer her hususta erkekle eşittir aynı haklara sahiptir.Temelde yaratılış ilkesi olarak kadın, erkek gibi, özgür düşünce ve irade sahibidir, biri diğerine asla hükmedemez. Her biri, fikirlerinde iradelerinde ve fiillerinde serbesttir. Bir kadın, erkek gibi, ilim tahsil eder, her konuda âlim olur, müftü olur, veli olur, vali olur, tamamıyla medeni ve sosyal bütün haklara sahiptir. Sevk-idare ve yönetimde erkekten hiçbir farkı yoktur. Malında dilediği gibi tasarruf eder Şahit olur, vekil olur, kefil olur, ortak olur, dava açar, ticaret eder, her şeye sahip olur. Umumi hayata atılabilir. Nikah genel anlamda bir sözleşmedir. Her iki tarafı da eşit anlamda bağlar. Aile içinde ve toplum içinde ne erkeğin ne de kadının diğer cinse karşı hiçbir üstünlüğü yoktur, aralarında tek geçerli olan eşitlik hukukudur."
  • Fatma Bacı'nın babası Şeyh Kirmâni'ye birileri "Böyle kadın erkek bir arada oturup kalkmalarının günlük hayatlarında hiçbir ayrım göstermemelerinin (haremlik selamlık gibi) cemaatlerine ve kendine zarar vereceğini hatırlatması üzerine; o da: "Ben insanla oturup kalkıyorum, kadın ve erkek ayırımı sizin seçiminiz, kadınlarla bir arada olduğum aklımdan bile geçmiyor." diye karşılık vermiştir.* Kirmânî'nin kadınların eğitim ve öğretimine büyük bir önem verdiği anlaşılmaktadır. Her iki kızına da düzenli tahsil yaptırdığı gibi, el sanatları öğrenmelerine de özel gayret sarf etmiştir. Aslında ona yönelen saldırılar, onun bu anlayışına yöneliktir.
  • Eril felsefe ve bilim, kadınları terbiye görevini omuzlamak için pek isteksizlik göstermedi. Atasözleri, vecizeler, tıbbi yazılar, teolojik eserler, ders ve ahlak kitapları Antikçağ'dan beri bu amaca cephane sunmaktaydı. Bilim, etik ve siyasal düşünce, kadınların ya iffetli kalmaları ya da kendilerini sadece üremeye adamaları gerektiği noktasında buluşmaktaydı.
  • Terken Hatun gibi hırslı ve savaşçı bir kadının o sıralar Selçuklu devletinin başveziri olan Nizâmü'l-Mülk ile anlaşması, hele hele iktidarı paylaşması düşünülemezdi. Zaten Nizâmü'l-Mülk'ün kadınlar hakkındaki düşünceleri belli idi. Bu sebebden, gizliden gizliye Büyük Vezire cebhe alan Terken Hatun, yine onu çekemeyen, üstelik makamına göz dikmiş bulunan Tâcü'l-Mülk Ebü'l-Ganâim ile birleşmişti. Terken Hatun Nizâmü'l-Mülk'ü saf dışı ettiği gibi, kader birliği yaptığı Tâcü'l-Mülk'ü Baş Vezir yapmış Nizâmü'l-Mülk'ün bütün görevlerini onun uhdesine vermişti.
  • Yaşayan Amazon neslini tesbit için Dr. Kimball'ın elindeki bilgi ve belgeler şunlardır: 1. Amazon mezarlarından elde edilen Mitokondrial DNA örnekleri 2. Etnografik malzeme (çizme, giysi, süs eşyaları, her türlü silah vs.) fotoğraf ve fiziki tesbitleri 3. Diodorus, Herodotos gibi Amazonları anlatan tarihçilerin tarifleri, bunların genellikle sarışın kadınlar olduklarına dair ifadeleri. Dr. Kimball, bu uzun ve meşakkatli yolculuklar sonunda, Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölünün hemen güneyinde Orhon nehri kenarında bir obada konaklar. Obada yaşayanların kullandıkları eşya ve malzeme Dr. Kimball'ın tesbit ettiği etnografik malzemeye uymaktadır. Fakat bir endişesi daha vardır, obada hiç sarışın insan bulunmamaktadır. Hayal kırıklığı ile etrafına bakarken birden dikkat kesilir, uzaktan bozkırın ufuk çizgisinde at üstünde bir kız çocuğu obaya doğru dörtnala gelmektedir. Kızın, sarışın saçları rüzgârda uçuşmaktadır. Bir mucize gibi diye düşünür Dr. Kimball. Bozkırda at koşturan dokuz yaşındaki bu küçük kızın adı Meryemgül'dür. Annesi kızının tersine esmerdir. Oba halkı Türkçe'den başka bir dil bilmemektedir. Yine obadakilerin ifadeleri ne göre “Taa ezelden beri" ataları da Türkçe konuşmaktadırlar. Dr. Kimball vakit geçirmeden Meryemgül'ün ve annesinin ağzından swap (Gen tahlili için örnek) alır ve daha önce, Amazon mezarlarından elde edilen Mitokondrial DNA örneklerini gönderdiği laboratuarlara gönderir. Kısa zamanda cevap internet kanalı ile gelir, netice şok edicidir: 2500 yıllık savaşçı kadın ve Meryemgül'ün mitokondrial DNA's1 % 99,9 oranında örtüşmektedir, benzerdir.
  • Sevgili olarak kadının, erkekle aynı güçte, hatta bazen Selcen Hatun'da görüldüğü gibi, erkekten de güçlü olduğunu görmekteyiz. Bu güçlülüğü kadının değerini artırmaktadır. Değerli bir kadına sahip olabilmek içinse, erkeğin bazı sınavlardan geçmesi gerekir. Sözgelişi, kendi dadısının kılığına giren Banı Çiçek, 'beşik kertme' nişanlısı olan Beyrek'e: "Gel seninle ava çıkalım. Eğer senin atın benim atımı geçerse onun (Banı Çiçek'in) atını da geçersin. Hem seninle ok atalım, beni geçersen onu da geçersin ve hem seninle güreşelim, beni yenersen onu da yenersin." der. Görülüyor ki, kadını güçlü kılan, yalnızca onun güzelliği, evinin direği oluşu değil, yiğitliğidir de.

Türk Kadın Tarihine Giriş İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Dişisine kadın (katun/kraliçe) diyen bir medeniyetten bugüne!: Hızlıca sizlere kitaptan bahsetmek istiyorum. Öncelikle kitabın dili ağır, yani akademik. Necati Bey, Amazonlardan başlayıp, Osmanlı Devleti'nin ilk yıllarına kadar olan süre içerisinde Türk kadınlarını anlatmış. Türk kadınlarının mitolojideki, edebiyattaki, devlet içerisindeki ve ailedeki önemli rolleri üzerinde durmuş. Tabi Türk kadınlarını anlatırken bodoslama anlatmıyor. Öncesinde yazılı tarihten itibaren ilk devletlerde kadınların rolleri hakkında da bizleri kısaca bilgilendiriyor. Ayrıca kitabın son bölümü savaşçı Türk kadınlarına ayrılması da kadın atalarımızı unutmamamız açısından ve savaşçı, mücadeleci Türk kadınlarını yansıtması açısından güzel olmuş. Türk kadınlarının tarihteki yerine bakacak olursak, Türk kadını sert bir karaktere sahipti. Güldükleri az görülürdü. Eklemek isterim ki Türk kadını diğer milletlerde olduğu gibi (Bedevi Araplar, sözde eşit Yunanlar) ikinci planda veya köle konumunda değildi. Kadının değeri çoktu. Eski Türklerde hakim olan evlilik anlayışı tek eşliliktir. Çok eşliliğin hakimiyeti Arap kültürünün Türk toplumunu bozması ile vuku bulmuştur. Şöyle ki; Barthold, "Destanlarda kadınların konumu yüksektir. Birden fazla evliliğe bir işaret olsun yoktur." demektedir. Yine devamında; "Her bir kahramanın bir kadını vardır. Dirse Han evladı olmadığından dolayı karısına çok daralıyor. 'Bu ayıp sende midir, bende midir?' diyor, ikinci bir kadınla evlenmek düşüncesi aklına dahi gelmiyor." İşte Araplaşmadan önceki Türklerdeki evlilik bu şekildeydi. Biraz da Türk kadınlarına mitolojideki yeri açısından bakalım. Eski Türklerde güzellik tanrıçası olarak anılan Ayızıt, toplumsal bilincin, görünüşü olarak erdem, ahlak, fazilet timsali bir sembol şeklinde tasvir edilirken fiziksel özelliği hiç anlatılmaz. Bunun sebebi Türklerde kadın ve erkeğin fiziksel olarak ayrı düşünülmeyip eşit olmasıdır. Dede Korkut hikayeleri incelendiğinde hiçbir noktada kadını küçük düşürücü bir söylem bulunmaz. Göktürk yazıtlarında kadın adı geçerse daima ilk sıraya yazılırdı. Eski Türk Töresince, Türk toplumunda kadın ve erkek eşittir. Türkçe "Eş" ve "Yarim" kelimesi bu kadın erkek eşitliğini ifade açısından "Eş-Eşit ve Yar-Yarım" kelimesinden türeyerek ifade edilmiştir. "Kadın" kelimesi ise İskit/Saka Türklerinden beri Kağan eşi veya Kadın hükümdar anlamında kullanılan "Katun" kelimesinden türetilerek "Kadın ve Hatun" şekline dönüşmüş. Yine "Hanım" kelimesi de Moğol ve Türk hanlıklarında Han eşlerine verilen isimdir. Cengizhan: "Ben sizin Hanınızım bu da (eşi Börte) benim Hanım" Rivayet odur ki; bir gün Cengizhan Kurultayda eşi Börte'yi göstererek: "Ben sizin Hanınızım bu da benim Hanım" demiş, ve Börtenin Han kadar Kurultayda yetki ve söz sahibi olduğunu ifade etmiştir. Yine dilimizde üçüncü tekil şahıs zamiri (İngilizce ve Arapçanın aksine) erkeklik ve dişilik belirtmeden "O" kavramıyla ifade edilmektedir. Bu da Türklerin yaşantıda, dilde dahi kadın erkek ayrımı gözetmediğini kadın erkek eşitliğinde gerek Avrupa gerekse Ortadoğu toplumundan daha ileri bir düzeyde olduğunu dil bilimi açısından bize göstermektedir. Gök-Türkler dönemindeki madeni paralarda Kağan eşleri ile Kağanın bir arada yer alır. Bunun Avrupa ve Arap dünyasında eşine rastlamak o çağda bir hayalin ötesidir. Kağan eşleri Kurultayın doğal üyesi olup, söz ve rey hakkı bulunmaktaydı. Yine Kağan öldüğünde veya sefere çıktığında savaştan dönünceye veya yeni Kağan seçilinceye kadar kadınlar yöneticilik yapabilmektedir. Bununla birlikte Türklerde zaman zaman güçlü ve kudretli kadın yöneticilerde çıkmıştır. Pers ve Medlerin en güçlü hükümdarı Ahameniş Kralı Kirus'u bozguna uğratan İskit/Saka imparatoriçesi Tomris Katun, Hun/Sabar hükümdarı Bogarık Khatun, Ögeday Han'ın ölümünden sonra tahta geçen Naib Töregene Hatun ya da Turakine Hatun ve 1236-1240 arasında hüküm süren Delhi Sultanlığı'nın tek kadın hükümdarı Raziye Sultan, Türk Kadın yöneticilere güzel bir örnektir. Çin ile yapılan ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır. Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatır ve bu kızların isimlerini şöyle sıralar: "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım." Buradan da anlaşılacağı üzere eski Türk boylarında kadın, özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti. Bunun; 1. nedeni, toplumda var olan demokrasi, 2. nedeni, Türklerin eski Töre ve dinindeki kadına bakış açısıdır. Türklerin İslamlaşma süreci ile birlikte İslam hukuku olumsuz etkisi ile zamanla Türk kadını toplumda ikinci plana itilmiş, şahitliği, miras hakkı ve birçok özgürlüğü elinden alınmıştır. Cumhuriyetimizin kuruluşu ile birlikte Türk kadını toplumda hak ettiği statüyü yeniden kazanmıştır. Kısacası Eski Türklerde Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti. Erkeğin bir karısı olabilirdi. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi. Kızlar kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı. Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi. Yasa niteliğindeki emirnameler, her ikisince imzalanmadan uygulanmazdı. Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde Hakan ile Hatun beraber bulunurlardı. Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Bilge Kağan yasasında kadına ve çocuğa vurmak kesinlikle yasaktı, ancak bu yasal güvence İslam hukunun kabulü üzerine kaldırılmak zorunda kalındı. 9. Yüzyılda yaşamış Fars yazar ve tarihçi Taberî tarafından kaleme alınan Tarih-i Taberi'de anlatılana göre, Eski Türklerde bir kadına tecavüz etmek son derece ağır bir suçtu ve hainlikle bir tutulurdu. Vatan hainlerine ne ceza verilirse, tecavüzcülere de aynı ceza verilirdi. Bugün, medeniyet görüntüsü altında Batı; İslam görüntüsü altında Fars/Arap hâkimiyetinin Doğu kültürüne mahkum edilmeye çalışan Türk kültüründe Türk kadınları işte bu haklara sahipken, onlarda kocası ölen kadın köle pazarına düşerken; dul kalan kadının yaşamaya hakkı yoktur diyerek kocasının cenazesi ile birlikte diri diri yakılırken; doğan ilk çocuk kız ise diri diri toprağa gömülürken; doğan kız çocuğuna isim verilmeye lüzum görülmeyip doğdukları sıraya göre numaralandırılıyordu.(Rabia: dördüncü, Vahide: birinci gibi bugün mübarek zannettiğimiz bu isimleri bizde kendi çocuklarımıza vermekteyiz!) Dişisine kadın (katun/ kraliçe) diyen bir medeniyetten bugüne... Neyi boşalttık, boşalttığımızı ne ile doldurduk? Neyi kaybettik, neyi bulduk? Ulu atalardan bir ders: Büyük hükümdar Metehan bir gün ok atıcılığından çok etkilendiği genç bir kadını huzuruna çağırtır. Genç kadın "Töre mi değişti? Hatun, er kişinin ayağına gider mi?" der ve reddeder daveti. Bunun üzerine Metehan gidip kadın ile görüşür. Olay tatlıya bağlanır. Er kişinin ayağına gitmeyen kadından, erinin arkasından 5 m geriden gelen kadına! Neredeen nereye! "Kadına saygı Türk'ün töresidir" demiş atalar. İşte böyle idi. Kadın ne yer, ne içer, ne giyer... Başını kapatır yahut açar, pantolon yahut etek giyer... Buna ancak kendisi karar verir. Bunlar erkeklerin konuşacağı ve karışacağı şeyler değil. Güzel ahlak, namus, erdem... Bunlar cinsiyet gözetmez, herkes içindir. Buradan, Bedevi/Hurma kültürünü benimsemiş erkeklere bunları hatırlatmakta fayda var. "Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!" yazar/i1426 (Derviş Bey)

Türk Kadın Tarihine Giriş PDF indirme linki var mı?

Necati Gültepe - Türk Kadın Tarihine Giriş kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Türk Kadın Tarihine Giriş PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Necati Gültepe Kimdir?

1951 yılında Erzincan'da doğdu. İlk ve orta eğitimini Erzincan'da tamamladı. 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. 1971'de İstanbul İl Halk Kütüphanesi'nde devlet memurluğuna başladı. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde uzman oldu. İstanbul Vakıflar Bölge Kültür ve Arşiv Müdürlüğü yaptı. 1990 yılında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı'na atandı. Bu kurumda Genel Müdür Yardımcılığı yaptı. Muhtelif süreli yayınlarda neşredilen bir çok araştırması var.

Necati Gültepe Kitapları - Eserleri

  • Türk Mitolojisi
  • Türk Kadın Tarihine Giriş
  • Eve Dönmeyenler
  • Kızılelma'nın İzinde
  • Munzurdaki Zorbaz
  • Oğuzname
  • Osmanlı Türk müydü?
  • Mührün Gücü
  • Ebussuud Efendi
  • Kızılelma'nın İzinde
  • Savaşan Şehir

Necati Gültepe Alıntıları - Sözleri

  • "Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi en güçlü Osmanlı padişahları bile iktidarlarının sınırlı oluşunu çeşitli hadiselerde görmüşlerdir. Bu kısıtlamaların başında şer’i hukuk kaideleri gelmektedir." (Mührün Gücü)
  • Mamafih bu devirde Sümerlerdekinin aksine kadınların yalnız ev işlerinde değil, tarla işlerinde de çalıştıkları anlaşılıyor: Diğer taraftan kadınların ticaret işlerinde kocalarına veya biraderlerine yardım ettiklerini de görüyoruz: Erkekler tarafından kadınlara gönderilmiş mektuplar arasında bir tane de izdivaç teklifi mektubu bulunması enteresandır.* Görülüyor ki, bu devirde kadınlar iş hayatına atılmış bulunuyorlardı. Bu durumun onlara hukuk sahasında da bazı hak ve selâhiyetler temin edeceğine şüphe yoktu. Nitekim bu devrin kadını, kendi adına borçlanıyor veya kendi adına ödünç veriyor, bunlar hakkında bizzat senet tanzim ve imza ediyor, şahit olabiliyor ve dolayısıyla her çeşit hukuk işlerinde dâva açabiliyor veya şahsen dâva edilebiliyordu. (Türk Kadın Tarihine Giriş)
  • M.Ö. 6. yüzyıl sonlarında Caere (Türkçe okunuşu, Tsere) ile Kartaca arasında imzalanıp, Etrüsk ve Puni dilinde olması yüzünden iyi anlaşılan sözleşme, erkeğin düşük statüsünü resmeder. Bu sözleşmede, güçlü bir devletin hükümdarı, kendini, itaat edip tamamı ile bağlı olduğu tanrıçanın (Kadın ilahenin) kölesi ilân eder. Kadının gerçek yaşamdaki olağanüstü yüksek statüsü, onun, öteki dünya ile bağlantısını desteklemektedir. Hatta cinsiyet simgeciliğinde, kadın, evin (geniş anlamda evrenin) sahibesidir, erkek ise, neslin devamı için kendinden bekleneni yerine getirmekten sorumludur. M.Ö. 5. yüzyıl mezarlarındaki bu tür hukuki ayrımlar, kadınların lâhit (daha saygılı, ev fikri de aynıdır), erkeklerin ise taş banka defnedilmesi ile vurgulanır. Etrüsklerin ana kadın tanrıçası olarak yorumlanan savaşçı kadın, Grek-Latin mitolojisinde tanımlanan ve dünyayı tiranca yöneten aşk tanrıçasının, Turan Kraliçesi olduğunu hatırlamakta yarar var. (Türk Kadın Tarihine Giriş)
  • "Bizim dinimiz İslam, bidatimiz Türk'tür, özümüz Türkistan'dan Yesi'den Ehlibeyt efendilerimizin himmetiyle gelen kelamla mayalanmıştır. Burası Anadolu toprağıdır; gönlü mayalıların yurdudur. Bilmeyen nasıl anlasın gönül mayasını? Bu kelam, derbederi insan eder; dağı, taşı, toprağı vatan eder. Bunlarsız aşka ve sevgiye nasıl ulaşılır? Sevgi ise ezeli bir iyanettir, Ehlibeyt himmetidir. Bunlar olmasaydı ne imani tanıyabilirdin, ne de Kur'an'ı. Aşk olsun bu diyardaki mayaya, aşk olsun bu toprağı mayalayanlara. Aşk olsun ve de selam olsun mayalananlara. Aşk olsun ve de selam olsun bu sevda için can pazarına çıkarlara ve can verenlere ve vereceklere." (Munzurdaki Zorbaz)
  • Toplumda kutsal olarak nitelendirilen güçlerle ilişkiyi sağlayacak bir düzen oluşturduğu için aynı zamanda mitoloji ilk ideolojidir sosyo-kültürel açıdan insanın “iyi” ve “kötü” olarak sınıflandırılan unsurlar çerçevesinde ilk siyaset bilimidir de. (Türk Mitolojisi)
  • Ben konuşan,konuşmayı seven bir insan değilim,mizacım böyle. (Munzurdaki Zorbaz)
  • İbn Rüşd, kadın hakkında, kendi fıkıh (şeriat bilgisi) ve felsefe görüşü neticesi olarak açıklamada bulunuyor: "Fıkıh, kadını faziletkâr kılar. Kadının kendi biyolojik yapısı ve buna bağlı olarak psikolojisi hariç diğer her hususta erkekle eşittir aynı haklara sahiptir.Temelde yaratılış ilkesi olarak kadın, erkek gibi, özgür düşünce ve irade sahibidir, biri diğerine asla hükmedemez. Her biri, fikirlerinde iradelerinde ve fiillerinde serbesttir. Bir kadın, erkek gibi, ilim tahsil eder, her konuda âlim olur, müftü olur, veli olur, vali olur, tamamıyla medeni ve sosyal bütün haklara sahiptir. Sevk-idare ve yönetimde erkekten hiçbir farkı yoktur. Malında dilediği gibi tasarruf eder Şahit olur, vekil olur, kefil olur, ortak olur, dava açar, ticaret eder, her şeye sahip olur. Umumi hayata atılabilir. Nikah genel anlamda bir sözleşmedir. Her iki tarafı da eşit anlamda bağlar. Aile içinde ve toplum içinde ne erkeğin ne de kadının diğer cinse karşı hiçbir üstünlüğü yoktur, aralarında tek geçerli olan eşitlik hukukudur." (Türk Kadın Tarihine Giriş)
  • 'Bu yol ateşten gömlektir, giyilmez. Demirden leblebidir, çiğnenmez. İnce köprüdür geçilmez; kılıçtan keskindir, dayanılmaz; demir yaydır, çekilmez. Gelme, gelme, dönme, dönme. Gelenin malı, dönenin canı.' (Munzurdaki Zorbaz)
  • Devletli olmak, toplumun kendisini devletle tanımlamasına neden olur. (Kızılelma'nın İzinde)
  • ''Tanrım, sen görklü gönüllerde Göklerde ve her yerdesin. Alkışlı 'kutlu' olsun. Yolculuk günü geldi. Senin adın gelsin, Sana adanmış Tarhan Kız'a Dua etme günü geldi. O'na kut ver, Senin hanlığın olsun. Uzun yolculuğunda Senin dileğin olsun. Yazıklarımızdan bizi bağışla Bize yaman 'kötülük' edenleri Bize bağışlama gücü ver Şeytanın sınamasından bizi koru Olsun... Olsun... Olsun'' (Eve Dönmeyenler)
  • Türk, Anadolu birliğinin adıdır. (Munzurdaki Zorbaz)
  • Türkler için en iyi ölüm şekli, savaşta ölmektir. Hastalıktan ölmenin utanç verici olduğunu kabul ettiklerinden, savaşta ölmenin onurunu hiçbir zaman kaçırmamışlardır. (Kızılelma'nın İzinde)
  • Eril felsefe ve bilim, kadınları terbiye görevini omuzlamak için pek isteksizlik göstermedi. Atasözleri, vecizeler, tıbbi yazılar, teolojik eserler, ders ve ahlak kitapları Antikçağ'dan beri bu amaca cephane sunmaktaydı. Bilim, etik ve siyasal düşünce, kadınların ya iffetli kalmaları ya da kendilerini sadece üremeye adamaları gerektiği noktasında buluşmaktaydı. (Türk Kadın Tarihine Giriş)
  • - Son buzul çağı sona erip, buzullar aniden çözülmeye başlayınca (20.000 yıl önce başlamıştı) adeta bütün dünyayı su basmıştı. Takriben M.Ö 12.500 yılına kadar dünya su ile kaplı kalmıştı. Jeolojik bulgular, suların bu tarihten itibaren yavaş yavaş çekilmeye başladığını ifade ediyor. Yine bu tarihten itibaren genelde suların çekilmesi mevzii olarak tepelerden ya da yüksekliklerden çukurlara doğru büyük su baskınlarını da beraberinde getiriyordu. Hazar denizi, bugünkü doğu ve kuzey sahillerindeki alçak arazileri basmış, güneyden Aral Gölü ile birleşmiş ve böylece Karadeniz'in 1.5-2 misli büyüklüğünde, fakat oldukça sığ bir tatlı su gölüne dönüşmüştü. Bir yandan kuzeyinde ki buzul gölleri ve onları boşaltan Volga ve Tobal nehirleri ile, diğer yandan doğusunda Afganistan, Tacikistan ve Kırgızistan dağlarındaki kar ve buzullardan (Tanrı Dağı buzulları) beslenen Amu Derya ve Siri Derya nehirleri, Hazar-Aral tatlı su göllerini sürekli olarak beslemekteydiler. Hazar-Aral tatlı su gölünün bugünkünden çok daha geniş bir araziye yayılması ve aynı zamanda çok sığ oluşu nedeniyle, çevresinde ılıman bir iklim kuşağı oluşturmuştu. Ayrıca Karadeniz ile Hazar ve Aral denizlerinin kuzey sahillerinden geçen yerkürenin "Altın kuşağı"nın kuzey sınırını oluşturan 45 derecelik kuzey enlemden başlayarak, 37 derecelik kuzey enleme kadar inen bölgede, Akdeniz bölgesinin bereketli ılıman iklimine benzer bir iklim hüküm sürmekteydi. Aşağı yukarı Türkiye'nin nerede ise beş katı bir alanı kapsayan Turan Zemin, çok sayıda tatlı su gölü ve iç denizler sayesinde fevkalade mutedil bir iklime sahipti. Turan ovasının coğrafi koşulları insan ve her çeşit canlı türlerinin bir nevi cenneti idi. Yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde belki de her türlü ziraatın yapılabileceği, her tür meyvenin yetişebileceği bir iklim. Turunçgillerden hurmaya, her tür tahıldan kenevire ve tropikal bitkilere kadar her şey ama her şey mevcuttu. Burada insanın aklına ister istemez su sorular geliyor: Türk destanlarına belli belirsiz yansıyan "O mutlu çağlar" "Altın devir" Turan zeminin bu devri miydi acaba? Ya da bütün dünya literatüründe sözü edilen muhayyel imparatorluk, Mu imparatorluğu burada mı kurulmuştu? Bu dönemde, yani M.Ö 11.500 ile M.Ö 6.500 arasında turan zemindeki su rejiminin değişikliğe uğraması , giderek suların çekilip azalması görüldüğü gibi, 5.000 yıl gibi uzun zaman dilimine yayılmış olan bu zaman aralığında da gerçekten Turan zeminde efsanelerde yer alan mutlu altın medeniyet kurulmuş olmalı. "Mini ice age" yani "Mini buz çağı" M.Ö 6.500'den itibaren başlayacaktır. Günümüzden aşağı yukarı 8.000 yıl önce Turan zeminde efsanelerde ki mutlu asırlar sona ermiştir . Artık felaket rüzgarları esmeye başlamıştır. Yağışlar düşmüş, küçük nehirler kurumuş, ana nehirlerin suları azalmıştır. Sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış, bunun sonucu olarak, göldeki çözünmüş tuz konsantrasyonu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline dönüşmeye başlamıştır. Orta Asya'nın kurduğu tezi bilim adamları ve tarihçiler arasında uzun zaman tartışma konusu olmuştur. Ama son yapılan jeolojik araştırmalar Orta Asya'daki hayat kaynağı olan tatlı su iç denizlerinin varlığı ve sonradan kuruyarak çoraklaştığı, çölleştiği doğrultusundadır. Burada esas bilinmeyen ama var olduğu kuvvetle tahmin edilen, hatta maddi tanıklarına rastlanan büyük Turan milletlerinin ve eski dünya insanlarının yaşadığı uzun mutlu altın asırlardır. Eski çağın sonlarında ve orta çağda yaşamış Orta Asya ve Uzak Doğu seyyahlarının eserleri bu asırların kalıntılarına dikkatimizi çekmektedir. (Kızılelma'nın İzinde)
  • Türk tarihi denilince, tek bir topluluğun belirli bir coğrafyada değil, Türk adını taşıyan veya özel adlarla anılan Türk zümrelerinin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu tarihlerin bütünü anlaşılmalıdır. (Türk Mitolojisi)
  • Yaşayan Amazon neslini tesbit için Dr. Kimball'ın elindeki bilgi ve belgeler şunlardır: 1. Amazon mezarlarından elde edilen Mitokondrial DNA örnekleri 2. Etnografik malzeme (çizme, giysi, süs eşyaları, her türlü silah vs.) fotoğraf ve fiziki tesbitleri 3. Diodorus, Herodotos gibi Amazonları anlatan tarihçilerin tarifleri, bunların genellikle sarışın kadınlar olduklarına dair ifadeleri. Dr. Kimball, bu uzun ve meşakkatli yolculuklar sonunda, Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölünün hemen güneyinde Orhon nehri kenarında bir obada konaklar. Obada yaşayanların kullandıkları eşya ve malzeme Dr. Kimball'ın tesbit ettiği etnografik malzemeye uymaktadır. Fakat bir endişesi daha vardır, obada hiç sarışın insan bulunmamaktadır. Hayal kırıklığı ile etrafına bakarken birden dikkat kesilir, uzaktan bozkırın ufuk çizgisinde at üstünde bir kız çocuğu obaya doğru dörtnala gelmektedir. Kızın, sarışın saçları rüzgârda uçuşmaktadır. Bir mucize gibi diye düşünür Dr. Kimball. Bozkırda at koşturan dokuz yaşındaki bu küçük kızın adı Meryemgül'dür. Annesi kızının tersine esmerdir. Oba halkı Türkçe'den başka bir dil bilmemektedir. Yine obadakilerin ifadeleri ne göre “Taa ezelden beri" ataları da Türkçe konuşmaktadırlar. Dr. Kimball vakit geçirmeden Meryemgül'ün ve annesinin ağzından swap (Gen tahlili için örnek) alır ve daha önce, Amazon mezarlarından elde edilen Mitokondrial DNA örneklerini gönderdiği laboratuarlara gönderir. Kısa zamanda cevap internet kanalı ile gelir, netice şok edicidir: 2500 yıllık savaşçı kadın ve Meryemgül'ün mitokondrial DNA's1 % 99,9 oranında örtüşmektedir, benzerdir. (Türk Kadın Tarihine Giriş)
  • Can Allah'ın, mal devletin, gönül sevgilinindir.. (Eve Dönmeyenler)
  • Hint ve Mısır kaynaklarında “Türk” adı “Turska”, “Turuşka”, “Tursk” şekillerinde ifade edilirdi, (Kızılelma'nın İzinde)
  • Tarih ve mitoloji ile bağlarını bir şekilde koparmış milletler şuurlarını kaybetmişlerdir, artık onlar sosyal kalabalıklardır. (Türk Mitolojisi)
  • ...tek padişah olursa devlet düzelir, iki olursa devlet yıkılır. (Türk Mitolojisi)

Yorum Yaz