Vitrinde Yaşamak - Nurdan Gürbilek Kitap özeti, konusu ve incelemesi
Vitrinde Yaşamak kimin eseri? Vitrinde Yaşamak kitabının yazarı kimdir? Vitrinde Yaşamak konusu ve anafikri nedir? Vitrinde Yaşamak kitabı ne anlatıyor? Vitrinde Yaşamak PDF indirme linki var mı? Vitrinde Yaşamak kitabının yazarı Nurdan Gürbilek kimdir? İşte Vitrinde Yaşamak kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...
Kitap Künyesi
Yazar: Nurdan Gürbilek
Yayın Evi: Metis Yayıncılık
İSBN: 9789753423434
Sayfa Sayısı: 120
Vitrinde Yaşamak Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
80'lerde Türkiye'de yaşanan kültürel değişimi çözümlemeyi deniyor Vitrinde Yaşamak. Bir siyasi darbenin hemen ardından, devlet şiddetiyle kurulabilmiş bir piyasanın içine doğan yeni kültürel ortamı, kendini bir imkânlar dönemi olarak sunan bu yılların kültürel alandaki çelişkili görünümlerini çözümlemeyi amaçlıyor. Nasıl oldu da bu değişim kendini kültürel alanda bir özgürlük vaadiyle, bir özerklik iddiasıyla varedebildi? Daha da önemlisi, bu vaat neden bu kadar etkili olabildi? Türkiye modern kültürünü oluştururken, o güne kadar neleri dışarıda bırakmış, neleri kültürel ifade alanının kıyısına itmişti? Modern kültürün oluşum sürecinde bastırılan içerikler 80'lerde nasıl, ne olarak ve nereye geri döndü? Hangi ihtiyaçlar doğrultusunda, nasıl yeniden kurgulanarak gündeme geldi?
Dünyadaki kültürel değişimle de yakından ilgili olan bu soruları 80'ler Türkiyesi'nin siyasi koşullarını, yerel dinamiklerini, buraya özgü kırılmaları da hesaba katarak değerlendiriyor Vitrinde Yaşamak.
(Yayınevi Sayfası)
Vitrinde Yaşamak Alıntıları - Sözleri
- Son yıllarda Türkiye'de yaşanmakta olanın, insana ister istemez bir karikatür gibi gelmesi, biraz da iktidarın bu görünmez, anonim niteliğinin olmamasından kaynaklanıyor.
- Türkiye'de vitrinler hiç bu kadar zengin, insanların alım güçleri hiç bu kadar düşük olmamıştı.
- Bazen insana ancak neyin yanlış olduğunu söylemek düşüyor. Doğrular varlıklarını ancak yanlışlarla birlikte, yanlışların içinde sürdürebiliyor.
- İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış.
- 80'lerde festivallerin, hapishaneden yükselen çığlığı bastırmaya yaradığı söylenebilir mi?
- Sözün geçersiz olduğu, bir simgeye dönüştüğü bir toplum, muhalefeti de kendisi gibi bir jest, bir simge olmaya zorlar.
- İktidar red, inkâr, engelleme, yasaklama ya da saf dışı bırakmadan çok kurma, düzenleme, kışkırtma ve çoğaltma teknikleriyle işlemektedir. Bastırmayı ya da yok etmeyi değil, ayrıştırmayı, çeşitlendirmeyi, görünür kılmayı içerir.
- 12 Eylül, toplumsal bünyedeki hastalıkları tedavi etmeyi amaçlayan bir rehabilitasyon politikasından çok, suçluları saptayıp yok etmeyi amaçlayan bir cezalandırma stratejisini ifade ediyordu.
- İşitmeyen ama gören kişi, görmeyen ama işiten kişiden çok daha tedirgindir. Büyük şehir sosyolojisine özgü bir şey var burada. Büyük şehirde insanlar arasındaki ilişkilerin ayırt edici özelliği, gözün kulağa üstünlüğüdür.
Vitrinde Yaşamak İncelemesi - Şahsi Yorumlar
"80'lerin ilk yarısına darbenin, baskının, şiddetin: ikinci yarısına görece özgürleşmenin, daha modern daha sivil bir iktidarın damgasını vurduğu söylenebilir. Ama daha dikkatle baktığımızda bir şeyi fark edeceğiz: Bu iki strateji 80'ler boyunca hiçbir zaman birbirinin verini almadı; hep birbirini çağıran, etkili olabilmek için birbirine ihtiyaç duyan meşruluklarını birbirine borçlu biçimler olmayı sürdürdüler. Belki de uzun bir süre daha bu kültürün kaderi olacak bir özelliği bu çelişkide aramalıyız. İlkinin bastırdığını ikincisi kışkırttı, dönüştürüp içermeye çalıştı. İkincisinin kışkırttığını ilki bastırmaya çalıştı." Yaşadığı ülkeyi böyle güzel gözlemleyip,sanki okurla konuşurcasına,samimi ve anlaşılır bir dille kaleme alan bu yazara teşekkürler.. 12 Eylül İhtilali nedir ? Uğur Mumcu bu darbeyi "Uluslararası bir itibarsızlaşma hareketi" olarak tanımlıyordu. Bu ihtilal bize ne getirmiş ve bizden neler götürmüştür ? Bu kitapta bu sorulara bir çok cevap bulabilirsiniz. Daha çok sosyo-kültürel açıdan farkındalık yaratmaya çalışmış yazarımız. Şiddet,kısıtlama,baskı hepsinin bol bol olduğu dönem. Farklı ideolojiden olmanın sizi idama kadar sürüklediği, farklı ırktan olduğunuz için yoksayıldığınız, cinsiyetinizin başınıza bela olacağı bir dönem. Peki darbe sonrası ? Tüm bu baskıların yerini özgürleşme çabaları aldı. Televizyon,reklamcılık, basın yoluyla halka ulaşma oldukça artış gösterdi. Popüler kültür kapitalizme yem oldu. Artık her şey pazarlama aracıydı. Arabesk babalığı "ağır abi,sabırlı,halkın vicdanı olan" Orhan Gencebay'dan; "adalet değil artık özgürlük isteyen, ezilmiş Kürt insanının sesi olan" İbrahim Tatlıses'e devretmişti tahtını. Evet, bu dönem Türkiye halkından çok şey almış ve milletimize çok farklı şeyler getirmiştir. Bunun etkileri de yıllar geçmesine rağmen hala devam etmektedir. Dönemin ruhunu verdiği örneklerle anlatan bu yazarı ve kitabı,özellikle sosyoloji türünde okumayı seven biriyseniz kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar.. gonderi/161272419 (eda)
1980lerde başlayan değişimin sesi: Nurdan Gürbilek ile bu kitabı ile tanıştım ve bu önemli, saygın kalemi bu zamana kadar okumadığım için hayıflandım. Yaşadığı ülkeyi iyi gözlemlemiş, ülkedeki ve dünyadaki değişimleri iyi okumuş, toplumun devinimini anlamaya çalışmış yazarın bunu yaparken kullandığı samimi, alçakgönüllü, sakin, klişeler ve popülerlikten uzak dili beni büyüledi. Diğer kitaplarını da kısa zamanda okuma ödevi verdim kendime. Öncelikle 1980ler denince neleri anlıyoruz, neleri yaşamış/konuşmuşuz o dönemde, onları ben kendimce listeleyeyim: 1980 askeri darbesi, elinde Kuran-ı Kerim ahaliye din dersi veren ve “komünüst”lere karşı uyaran Kenan Evren, işkence, tutuklamalar, yurtdışına kaçamadıysa hapislerde sürünen aydınlar, tek kanallı (TRT) devlet televizyonu, sayısı hızla artan gazete ve dergiler, ANAP (Anavatan Partisi) ile Turgut Özal ve Semra Özal, her siyasi konuda görüşü alınan görevdeki askerler, “halkın en çok güvendiği kurum=ordu” anketleri, şirketlerin yönetim kurullarında emekli askerler, kapalı ekonomiden çıkış, serbest piyasa ekonomisine geçiş, kaçakçılığın azalışı, Amerikan pazarlarının ortadan kalkışı, İstanbul sermayesine karşı hızla büyüyen Anadolu Kaplanları, Papatyalar, televizyonda öncesinde zinhar yasak olan arabesk müziğin, yılbaşında Nesrin Topkapı’nın, Bülent Ersoy’un yer alması… Bugün bize şaşırtıcı gelen bir çok yasağın ve tabunun delindiği, değişikliğin 10 yıl içinde yıldırım hızı ile yaşandığı bir dönem… Bu kitabında yazar, 1980lerde ülkemizde yaşanan keskin kültürel değişimi çözümlemeyi amaçlıyor. 1980ler, yazarın deyimi ile, bir yandan çerçevesini ülkenin o zamana kadar görmediği ölçüde baskının, yasağın, devlet şiddetinin çizdiği, öte yandan ise bu toplumun pek de tanışık olmadığı başka bir iktidar biçiminin, kendini kurumsuzluk olarak sunan, yasaklayıcı değil oluşturucu, kışkırtıcı, özgürleştirici bir sivil iktidarın damgasını vurduğu dönem. 1980lerin ilk yarısında toplum darbenin gölgesinde tutuklama, işkence, korku ve süregelen hakim devlet ideolojisi ile bastırılmış iken 1980lerin ikinci yarısında aynı toplumun birçok alanda eşi görülmemiş hızla patlamasını; kimliklerin, sözün, sokağın dilinin, şehirlerde gecekondu mahallelerinin, Anadolu’da taşranın on yıllar boyu üzerinde oluşmuş ve bir şekilde kanıksanmış baskıdan kurtularak büyük hızla ortaya çıkışını ve her dokunduğunu da kendisi ile birlikte değiştirişini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Resmi devlet ideolojisinin o zamana kadar baskıladığı, yok saydığı, dile getirenleri hapislerde süründürdüğü tabuların; yok sayılan Kürtler, kadınlar, farklı cinsel kimliklerin ortaya çıktığı ve konuşulabildiği, devlet televizyonu ve radyosundan uzak tutulan arabesk müziğin evlere serbestçe girebildiği, çeşitlenen basının özel hayata yöneldiği, şehirlerin çeperinde yer alanların merkezde hak iddia ettiği bir dönem. Bunun ardılında önceki ahlaki tabuların hızla kaybolduğu, her şeyin hızla tüketildiği, para kazanmanın bir numaralı değer haline geldiği de bir dönem aynı zamanda. Cumhuriyet tarihimiz boyunca siyaset yapmak, yani toplumu oluşturan bireylerin toplumun yönetiminde söz sahibi olması, zaten hep zordu ülkemizde. 1980 darbesi zaten zor olan bu siyaset imkanını topyekun ortadan kaldırdığından, yazara göre, kalabalıkların kültürel kimliklerini siyaset olmaksızın doğrudan, dolaysız yollarla ortaya koydukları bir dönem olmuş 1980ler. Yine yazarın diliyle, Ankara ütopyasının inandırıcılığını yitirmesiyle İstanbul’un başka bir ütopyanın, başka bir modernleşme vaadinin simgesi olduğu bir dönem. Kemalizmin topluma biçtiği modern, medenileşmiş rolün ve bu doğrultuda uygulanan baskının ve oluşan “üst kültür”ün özgürlükler temelinde hızla dağıldığı, daha önce aşağılanan ve görülmek istenmeyen “aşağı kültür”ün patladığı bir dönem de aynı zamanda. Dönemin partisi ANAP’ın (Anavatan Partisi) yalnızca Kemalizmin taşralaştırdığına, yok saydığına yönelik bir serbestliği değil, aynı zamanda yüksek kültürün “yüksek” olabilmek için tahammül etmek zorunda kaldığı mahrumiyetin giderilmesini de temsil ettiği bir dönem. Başka bir deyişle yalnızca aşağı kültür için değil, seçkinler için de bir özgürlük vaadi ile birlikte cazibe yarattığı bir dönem. Arabesk krallığının 1970’lerin efendi ama isyankar, kitlesi ile arasında mesafe bırakan, haksızlığa uğramışları kendi kimliğinde birleşmeye çağıran, onların vicdanı olmaya aday, sabırlı, tevekküllü, tahammüllü yıldızı Orhan Gencebay’dan; sokağın artık “adalet” değil “özgürlük” istediği 1980’lerde parayla buluşan taşralıların, itilmiş Kürtlerin ve Anadolu köklerini özleyenlerin yıldızı; sansürsüz, kontrolsüz, içinden geldiği gibi davranan İbrahim Tatlıses’e devrolmasında yaptığı gibi; dönemin ruhunu anlamaya, tariflemeye ve bize aktarmaya çalışıyor Gürbilek. Gürbilek denemelerinde taraf tutmuyor; bir tarafı eleştirirken diğer tarafı olumlamıyor. Beğensek de, beğenmesek de bize dönemin fotoğrafını çekiyor sadece. Yazılarını kaleme aldığı dönemde henüz bu gelişmelerin sonucunu izleme şansı olmadığından tespitlerinin doğruluğunun iddia edilemeyeceğini de alçakgönüllülükle vurguluyor üstelik. Ben Gürbilek’in bu kısacık kitabında kendim için çok cevap buldum. Günlük hayatımızda çoğunlukla unutuyoruz ama küçümsemek, reddetmek, yargılamak kolay, ancak anlamaya çalışmak zor. Halbuki ortak daha iyi bir geleceğe ilerlemek, farklılıklarımızı törpülemekten değil, tam tersine hatta, birbirimizi anlayıp farklılıklarımız ile, onlar sayesinde değer yaratmaktan geçiyor. Bunları bana tekrar hatırlattığı ve düşündürdüğü için minnet borçluyum yazara. Kitaba ilişkin “keşke şu da olsaydı” dediğim üç konu var. Birincisi, döneme çok aşina olmayınca bahsedilen olayları tasavvur etmedeki zorluk. Ben bahsi geçen kişileri/yazıları çoğunlukla internetten araştırarak ilerledim, ancak ek ya da dipnot olarak verilse idi çok daha rahat ederdim. İkincisi, 1980ler Türkiye’de ekonominin gidişinin topyekün değiştiği bir dönem olmasına karşın yazarın bu konuyu değerlendirmelerine dahil etmemesi. Ekonomideki değişimin toplumsal değişimi nasıl tetiklediği üzerine birkaç denemeyi daha bu güzel kalemden okumak hoş olurdu doğrusu. Son olarak ise denemelerin birbirinden kopukluğu. Yazar bunu zaten sunumunda dile getirmiş, o yüzden bir eksiklik değil, ancak konuların farklılığı ve geçişlerin olmaması takip ederken bir tık zorluk yaratıyor. İncelememi buraya kadar sabırla okuduysanız, sizlere de teşekkür ederim:) Dağınık, karışık bir inceleme oldu; lakin ne kadar uğraşsam da daha iyisini toparlayamadım. İyisi mi, konu ilginizi çektiyse direkt Gürbilek’in kaleminden okuyun:) (AkilliBidik)
Uzunca bir inceleme yazmaya gerek kalmadan kısaca, 80 sonrası girdiğimiz Post-Truth çağını en güzel anlatan kitaplardan biri diyebilirim. Tavsiye ederim. (Habip Eroğlu)
Vitrinde Yaşamak PDF indirme linki var mı?
Nurdan Gürbilek - Vitrinde Yaşamak kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Vitrinde Yaşamak PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Nurdan Gürbilek Kimdir?
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabıVitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel uslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin'in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır.İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.
(Yayınevi Sayfası)
Nurdan Gürbilek Kitapları - Eserleri
- Vitrinde Yaşamak
- İkinci Hayat
- Sessizin Payı
- Mağdurun Dili
- Kötü Çocuk Türk
- Ev Ödevi
- Yer Değiştiren Gölge
- Benden Önce Bir Başkası
- Kör Ayna, Kayıp Şark
Nurdan Gürbilek Alıntıları - Sözleri
- "Ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı şeyleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım... Kendime söyleyecek söz bırakmadım." (Ev Ödevi)
- İdeolojiler, kinlerimize takılan maskelerdir. (Mağdurun Dili)
- Ailen yanında değilse sıfırsın, yoksun, hiçkimsesin, hiç-bir şeysin. (İkinci Hayat)
- Evet budur çiftkalplilik; aynı iç mekanda aynı anda birinin dediğini ötekinin reddedip fokurdayarak ayrı ayrı gagalak-gugalak gagalak sekmelerle konuşan iki ayrı papağan. Bir çift değerlilik; aynı deneyimin aynı anda karşıt duygular uyandırıyor olması. Her doğrunun ancak karşıtı tarafından sakatlanarak, geçersizliştirilerek bir yarım doğruya dönüşerek varolması; yürekler birkez çiftleşince her birinin ayrı ayrı yalana varıyor olması; bir "ne söylesem yalan" hali (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- Bazen insana ancak neyin yanlış olduğunu söylemek düşüyor. Doğrular varlıklarını ancak yanlışlarla birlikte, yanlışların içinde sürdürebiliyor. (Vitrinde Yaşamak)
- Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar... (Mağdurun Dili)
- AHMET HAMDİ TANPINAR'ın öğrencisidir Yusuf Atılgan; Edebiyat Fakültesi'nde okuduğu sırada onun derslerine devam etmiştir. Tanpınar'a olan borcunu şöyle dile getirir sonradan: "... en büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpmar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade'den Proust’a, Gide'e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.” (Yer Değiştiren Gölge)
- Cemil Meriç'i düşünüyorum. Kendini aynı anda hem "prens" hem "parya", hem "dâhi" hem "fırsat yoksulu", hem "düşünce fatihi" hem "tekmelenen köpek", hem "şövalye" hem "kapıcıdan aşağı" olarak tarif ederken, kendi ifadesiyle bir "Dosto" romanından çıkmış gibi: "Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?" diye sorarken, kendini başkalarından daha soylu, daha bilgili, daha kültürlü, ama buna rağmen daha ezik hisseden yeraltı adamının yazgısını "bu ülke"de bir kez daha tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Böyle zor anlarda, Oğuz Atay'ın yarı ciddi yarı şaka müdahalelerini ciddiye almakta yarar var. Yalnızca Dostoyevski'den sonra Dostoyevski gibi yazılamayacağına işaret ettiği için değil. Aynı zamanda Dostoyevski problemlerinin iyice ağırlaştırdığı havayı, Dostoyevski'de pek bulunmayan bir mizah duygusuyla dağıttığı için. (Benden Önce Bir Başkası)
- "Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim." (Yer Değiştiren Gölge)
- "Yazı, kendini söyler, söylemediğini yok eder." Böyle diyordu Karasu, bir denemesinde: "Bir de, ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri 'var' değildir ama 'yok' da değildir...'' (Yer Değiştiren Gölge)
- "Her gün açıklanamayanlar biraz daha artıyor. Tarifi güç bir yorgunluk geliyor üstüme." (Ev Ödevi)
- Tanzimat romanı bir babasızlığa, bir yetimliğe doğmuştur. Sorun, bu romanların çoğunun kahramanının yetim oğullar olmasından ibaret değildir. Romanın esas oğlanının ısrarla yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda (Kötü Çocuk Türk)
- Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- "Ölmüş kuşakların geleneği" diyordu Marx, "yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker. Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle. Bu kâbusu Türkçede en iyi anlatan, çünkü bir kâbus gibi yaşayan yazarlardan biri Tanpınar'dı. Günlüğünde, kendinden önce yazılmış kitapları "kendine çevrilmiş bir silah" olarak algılamaktan bir türlü vazgeçemediğini yazar. Baudelaire'den, Valery'den, Proust'tan, Yahya Kemal'den sonra yazmanın onu durmadan "hazin mukayeseler"e sürüklediğinden, "korkunç mukayese arzuları" içinde yazdığından, kendine doğru çevrilmiş silahların gölgesinde kendini bir türlü varedemediğinden söz eder. (Benden Önce Bir Başkası)
- İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış. (Vitrinde Yaşamak)
- Kendini Valéry'yle kıyaslayacak kadar ciddiye alır; ama Valéry'nin Defterler'ini satın alacak, hatta bırakın onları bazen kâğıt alacak parası bile yoktur. Türk moderninde bir hamle yaptığını düşünüyordur; ama diğer yandan "orospu, borçlu ve perişan" olduğunu da görüyordur. Büyük bir esere imza atmak ister; ama maddi sıkıntıların kendisini küçülttüğünün, eşe dosta el açmak zorunda bıraktığının farkındadır. O kendisini bir estetik proje olarak yapayım derken, maddi koşullar onu bir dilenci, bir ricacı, bir "kiralık kafa" olarak kuruvermiştir. (Benden Önce Bir Başkası)
- Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiçbir yazar şaşırtmıyor beni; çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyadaysa kimin ne yapacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni. Yazarlarımla yaşamak daha kolay. (Benden Önce Bir Başkası)
- "Bakışın çifte doğası: Kendimizi eksiksiz hissetmemiz için başkasının bizi görmesi gerekir; ama diğer yandan, etrafımızı saran gözler imparatorluğu bize her an gözaltında olduğumuzu söyler. İşte insanın bakışa aynı anda hem muhtaç hem de maruz kalıyor olması, hepimizin kendini şu ya da bu ölçüde içinde bulduğu bu çatışma mağdurun yazgısında tam anlamıyla bir yaraya dönüşmüştür." (Mağdurun Dili)
- Bilinç, insanı hayatın dışına itecek; beceriksiz, tutul ve işlevsiz kılacaktır. (Yer Değiştiren Gölge)