Aynaya Bakabilmek
Aynaya Bakabilmek
İnsanların ve toplumların en kolay yaptığı şey, suçu dışarıda aramaktır.
Ekonomi bozulursa dış güçler suçlanır. Ahlak zayıflarsa yabancı etkiler suçlanır. Eğitim gerilerse sistem suçlanır. Gençler savrulursa teknoloji suçlanır.
Herkes suçludur da bir türlü biz suçlu olmayız.
Oysa bir toplumun olgunluğu, başkalarını suçlama becerisiyle değil, kendini sorgulama cesaretiyle ölçülür.
Çünkü toplumsal dönüşüm, dışarıdaki düşmanları keşfetmekle değil, içerideki ihmalleri fark etmekle başlar.
Bu yüzden bir evde huzur yoksa önce evin içine bakılır. Bir okulda sorun varsa önce okulun içine bakılır. Bir kurum güven kaybediyorsa önce kendi işleyişine bakılır. Bir ülkede sıkıntılar büyüyorsa dönüp kendimize bakmak gerekir.
Çünkü aynalar kırılarak yüz düzelmez.
Geçmişle övünmek elbette kıymetlidir; ancak geçmiş, sadece bir hafızadır.
O hafıza, vicdanın yerine geçemez.
Dedelerimizin başarıları, torunlarının sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Dün büyük olmak, bugün de büyük olduğumuz anlamına gelmez.
Her kuşak kendi ahlakını, kendi vicdanını, kendi adaletini ve kendi emeğini ortaya koymak zorundadır.
Tarih miras bırakır; fakat gelecek inşa etmez. Geleceği yaşayanlar kurar.
Bugün yaşadığımız sorunların önemli bir kısmı bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor.
Bilgi çağında yaşıyoruz; neyin doğru neyin yanlış olduğunu çoğumuz biliyoruz.
Torpilin yanlış olduğunu biliyoruz. Rüşvetin yanlış olduğunu biliyoruz. Kul hakkının yanlış olduğunu biliyoruz. İsrafın yanlış olduğunu biliyoruz. Yalanın yanlış olduğunu biliyoruz. Liyakatsizliğin yanlış olduğunu biliyoruz. Adaletin kişiye göre uygulanamayacağını biliyoruz.
Sorun çoğu zaman bilmemek değil; bildiğimiz hakikati kendi çıkarlarımız karşısında savunamamaktır.
Kendi yakınımız yaptığında sessiz kalıyor, başkası yaptığında öfkeleniyoruz. Kendi tarafımız hata yaptığında mazeret üretiyor, karşı taraf yaptığında hüküm veriyoruz.
Adaletin terazisini evrensel ilkelere göre değil, menfaatlerimize göre ayarlıyoruz.
Toplumsal çürüme tam da burada başlıyor. Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey yalnızca ekonomik güç, yüksek binalar ya da büyük projeler değildir. Toplumları ayakta tutan görünmeyen bir sütun vardır: güven.
Güven ise ancak adaletle yaşar.
Kanunlar önemlidir; fakat kanunlardan önce vicdan gerekir. Kurumlar önemlidir; fakat kurumları ayakta tutan insanın karakteridir. Vicdan çöktüğünde kurumlar da çöker. İnsan bozulduğunda sistem de bozulur.
Bu yüzden asıl mesele güzel konuşma yapmak değildir; güven üretebilmektir. Asıl mesele yalnızca kalkınmak değildir; ahlaken de yükselebilmektir. Asıl mesele güçlü görünmek değil, güçlü bir karaktere sahip olmaktır.
Sosyal hayatın görünmeyen kuralları vardır: Emanete sadakat, kul hakkına saygı, liyakate bağlılık, doğrulukta sebat, farklı olana adalet, güçlü karşısında dürüstlük, zayıf karşısında merhamet...
Toplumlar bu kurallar sayesinde ayakta kalır; onları ihlal ettiklerinde ise yavaş yavaş içeriden çözülmeye başlarlar.
Belki de yeniden başlamanın yolu çok uzakta değildir.
Bu vicdani değerler üzerine biraz daha samimiyetle düşünmekte... Biraz daha dürüst olmakta... Biraz daha adil olmakta... Biraz daha hesap verebilir olmakta... Biraz daha emanete sahip çıkmakta... Biraz daha vicdanlı davranmakta... Biraz daha insan kalabilmekte...
Çünkü toplumlar büyük nutuklarla değil, küçük doğruların çoğalmasıyla değişir.
Ve bazen bir toplumun yeniden ayağa kalkışı, dünyayı değiştirmesinden önce kendi aynasına bakabilmesiyle başlar.
Çünkü aynaya bakabilen toplumlar eksiklerini görür. Eksiklerini gören toplumlar değişir. Değişebilen toplumlar ise geleceği inşa eder.
Not: Son günlerde Ülkemizde ve özellikle bölgemizde cereyan eden, hepimizi derinden üzen, sarsan olaylar ve alışık olmadığımız olumsuz, nahoş sosyal, yaşamsal durumların etkisiyle hazırladığımız bu yazıya katkı sağlayan Sevgili Yusuf Begtaş hocama teşekkür ederim.
Editör: Beşir Şavur
