TÜVTÜRK

DOĞRULAR SUBJEKTİFTİR, HAKİKAT DEĞİLDİR!

DOĞRULAR SUBJEKTİFTİR, HAKİKAT DEĞİLDİR!

DOĞRULAR SUBJEKTİFTİR, HAKİKAT DEĞİLDİR!

İnsanın en tehlikeli yanılgısı, yanlış düşünmek değil; kendi doğrusunu hakikatin kendisi sanmaktır.

Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği aramaz; kendi gördüğünü gerçeğe dönüştürmeye çalışır. Bir hüküm verir, sonra o hükme delil arar. Bir kanaate varır, ardından bütün hadiseleri o kanaatin penceresinden okumaya başlar. Böylece zamanla düşüncenin efendisi olması gereken insan, kendi düşüncesinin esiri olur.

Doğrular subjektiftir, hakikat değildir.

İşte bu cümle, insanın nefsine tutulmuş bir ayna gibidir.

Her insan hayata kendi nazarı, tecrübesi ve bulunduğu zaviye üzerinden bakar. Aynı hadiseye farklı cihetlerden bakan iki insan, farklı hükümlere varabilir. Biri gördüğü kadarıyla doğruyu söyleyebilir; fakat gördüğü, her zaman hakikatin bütünü değildir.

Çünkü zâhir görünendir, bâtın ise görünmeyen. Biz çoğu zaman zâhire bakarak hüküm verir, bilmediğimiz bâtın hakkında kesin kanaatler üretiriz.

İşte tam bu noktada ene ve nefis devreye girer.

Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında “ene”, doğru kullanıldığında insanı hakikate götüren bir ölçü; yanlış kullanıldığında ise insanı kendi benliğinin etrafında döndüren bir perdedir.

“Ben bilirim, ben haklıyım, benim doğrum budur…”

Bu cümleler çoğaldıkça insan hakikati aramaktan uzaklaşır; kendi kanaatini savunmayı hakikati savunmak zannetmeye başlar.

Hâlbuki hakikat talibinin en kıymetli cümlesi şudur:

Ya ben yanılıyorsam?

Bu soru, kibir kapısını kapatır; tefekkür, tevazu ve insaf kapısını açar.

Eskilerin feraset, basiret, teenni, mülahaza, hüsnüzan ve itidal dediği hasletler de tam burada anlam kazanır.

Feraset, görünenin ardındaki manayı sezmek; basiret, bakmanın ötesinde görebilmek; teenni, hüküm vermekte acele etmemek; insaf ise kendi nefsine karşı dahi adil olabilmektir.

Bugün en büyük eksikliğimiz belki de bilgi değil, ölçüdür.

Dinlemeden hüküm veriyor, araştırmadan kanaat oluşturuyor, bir cümleden bir insanı; bir görüntüden bir hayatı mahkûm ediyoruz.

Sonra da kendi hükmümüzü hakikatin yerine koyuyoruz.

Oysa hakikat makamla, kalabalıkla, alkışla veya şahıslarla ölçülmez. Hakikat, delil ve burhanın peşinden gidilerek aranır.

Bu sebeple mesele:

Ben haklı çıkayım.

değil,

Hakikat ortaya çıksın.

olmalıdır.

Çünkü birinde nefis konuşur, diğerinde vicdan.

Birinde taassup vardır, diğerinde tefekkür.

Birinde kibir vardır, diğerinde tevazu.

Belki de insanın kendisine soracağı en ağır ve en kıymetli soru şudur:

Ben hakikatin sahibi miyim, yoksa talibi miyim?

Hakikatin sahibi olduğunu zanneden insan öğrenmeyi bırakır.

Hakikatin talibi olan ise gerekirse kendi doğrusundan vazgeçebilecek kadar cesurdur.

Çünkü hakikat, bizim bildiğimizden de, gördüğümüzden de büyüktür.

Ve insanın kemali belki de şu cümlede gizlidir:

Ben böyle biliyorum; fakat hakikat bundan daha büyük olabilir.

İşte insan, bu cümleyi kurabildiği gün nefsinin sesinden uzaklaşır; hakikatin sesine yaklaşır.

Editör: Beşir Şavur

Yorum Yaz