TÜVTÜRK

Elit Nezaketin Altındaki Kirli Kodlar

Rahmi Koç’un sözlerini tek başına bir gaf, talihsiz bir ifade ya da kötü bir fıkra olarak okumak ciddi bir hata olur. Çünkü bu olay, toplumda modernlik ve medeniyet iddiası taşıyan elit çevrelerin bilinçaltında hâlâ temizlenmemiş sınıfsal, etnik ve cinsiyetçi kodların varlığını açığa çıkarmıştır. Daha önemlisi, bu sözlere tanıklık edenlerin sessizliği ve gülüşü, toplumda güç karşısında ahlaki itiraz geliştirme kapasitesinin ne kadar zayıf olduğunu göstermiştir. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca bir kişinin dili değil, o dili mümkün kılan sosyal çevre, protokol kültürü ve bu çevrenin medeni cesaret eksikliğidir.

Elit Nezaketin Altındaki Kirli Kodlar

Toplumda uzun zamandır modernlik, çoğu zaman ahlaki bir seviye olarak değil, sınıfsal bir görünüm olarak anlaşılmıştır. İyi okullarda okumak, Batılı hayat tarzına sahip olmak, seçkin mekânlarda bulunmak, iyi Türkçe konuşmak, büyük kurumlarla anılmak ya da kültür-sanat çevrelerine yakın durmak çoğu zaman “medenilik” göstergesi sayılmıştır. Oysa gerçek medeniyet, insanın hangi çevrede bulunduğuyla değil, kendisinden daha güçsüz, daha az temsil edilen ve daha kolay incitilebilen kesimler hakkında nasıl konuştuğuyla ölçülür.

Bu açıdan bakıldığında Rahmi Koç’un sözleri, yalnızca kişisel bir dil sürçmesi değildir. Bu sözler, elit çevrelerin zihinsel arka planında hâlâ yaşayan bir hiyerarşi duygusunu görünür kılmıştır. Bu hiyerarşide Kürt, taşralı, yoksul, dindar, başörtülü, köylü, Roman, Arap ya da “makbul” merkez kimliğin dışında görülen kesimler çoğu zaman eşit yurttaşlar olarak değil, mizahın, küçümsemenin veya mesafenin konusu olarak yer alır. Bu dil her zaman açık bir nefret şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen bir fıkra olur, bazen bir imâ, bazen bir gülüş, bazen de “bizim aramızda söylenir” rahatlığına saklanan eski bir alışkanlık olarak belirir.

Asıl mesele de tam burada başlar. Çünkü ayrımcı dil çoğu zaman kendisini ayrımcı olarak tanıtmaz. Kendisini “şaka” diye sunar. “Fıkra bu” der. “Niyetim kötü değildi” der. “Abartmayın” der. Fakat bir sözün toplumsal etkisini belirleyen şey yalnızca söyleyenin niyeti değildir. O sözün hangi tarihsel hafızaya, hangi toplumsal yaraya, hangi güç ilişkisine temas ettiği de en az niyet kadar önemlidir. Bu olayda kullanılan argo dil de, aslında sınırlı ve kapalı bir çevre içerisinde kabul gördüğü anlaşılan bir konuşma kodunun kamusal alana taşmasıdır. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca kaba bir kelimenin telaffuz edilmesi değil; o kelimenin belli sosyal çevrelerde normalleşmiş, tolere edilmiş ve hatta mizahın parçası hâline getirilmiş olmasının görünür hâle gelmesidir. Eğer bir fıkranın komik olabilmesi için bir kimliğin aşağıda, bir bedenin nesne, bir toplumsal kesimin ise gülünebilir kabul edilmesi gerekiyorsa, orada artık masum bir mizahtan söz edilemez.

Bu olayda kullanılan dil, sadece etnik bir sorunu değil, aynı zamanda cinsiyetçi bir bakışı da içinde taşımaktadır. Kadın bedeni üzerinden kurulan aşağılayıcı mizah, zaten yeterince derin olan erkek egemen dilin başka bir biçimidir. Bir kimliğin kadın bedeniyle birlikte alay konusu hâline getirilmesi, meseleyi daha da ağırlaştırmaktadır. Burada hem Kürt kimliği hem de kadınlık aynı anda nesneleştirilmiştir. Dolayısıyla mesele yalnızca “Kürtler hakkında söylenmiş uygunsuz bir söz” değil, aynı zamanda “kadın bedeni üzerinden kurulmuş aşağılayıcı bir iktidar dili”dir.

Daha vahim olan ise bu sözlere verilen tepkidir. Bir insan yanlış bir söz söyleyebilir. Yaşının, yetiştiği dönemin, ait olduğu sosyal çevrenin izlerini taşıyabilir. Ancak böyle bir söz kamusal bir alanda söylendiğinde, onu dinleyenlerin tavrı belirleyici hâle gelir. Orada asıl sınav, sadece konuşanı değil, çevresindekileri de kapsar. Çünkü yanlış söz, çevresindeki sessizlik ve gülüşle birlikte sosyal onay kazanır.

Güç karşısında ahlaki itiraz geliştirme kapasitemizin zayıf olduğu acı bir gerçektir. Güçlü bir sermaye figürü, siyasetçi, bürokrat, kanaat önderi, cemaat lideri, patron ya da parti büyüğü yanlış bir söz söylediğinde, çevresindekiler çoğu zaman hakikate değil hiyerarşiye sadakat gösterir. Sözün ahlaki niteliğinden önce, onu söyleyen kişinin konumuna bakılır. “Bu söz doğru mu?” sorusu yerine “Bunu kim söyledi?” sorusu devreye girer. Eğer söyleyen güçlü ise, yanlış bile olsa gülünür, geçiştirilir, duymazdan gelinir ya da ortam bozulmasın diye susulur.

Bu, yalnızca belirli bir ideolojik çevrenin sorunu da değildir. Toplumun genel güç kültüründe bu hastalık vardır. Muhafazakâr çevrelerde de, laik çevrelerde de, sol çevrelerde de, milliyetçi çevrelerde de, devletçi yapılarda da, sermaye gruplarında da benzer bir refleks görülür. Güçlü kişinin yanlışı, zayıf kişinin doğrusundan daha fazla korunur. Bu yüzden ahlaki cesaret gelişmez. İnsanlar hakikati savunmak yerine konumlarını korumayı tercih ederler.

Fakat bu olayın özel olarak gösterdiği şey, modernlik iddiası taşıyan elit çevrelerin kendi iç çelişkisidir. Dışarıdan bakıldığında kurumsallık, sağlık yatırımı, eğitim, kültür, zarafet, Batılı yaşam tarzı ve seçkinlik görüntüsü vardır. Fakat bu kabuğun altında, toplumun bazı kesimlerini hâlâ yukarıdan gören kirli kodlar yaşayabilmektedir. Bu kodlar bazen yıllarca görünmez kalır. Sonra bir törende, bir fıkrada, bir gülüşte ya da bir protokol rahatlığında kendini ele verir.

Bu nedenle Rahmi Koç olayı, bize elit nezaketin sınırlarını da göstermiştir. Nezaket, sadece uygun kıyafet giymek, doğru yerde oturmak, iyi cümleler kurmak ya da kurumsal davetlerde bulunmak değildir. Nezaket, insanın en rahat olduğu anda bile başkasının onurunu incitmemeyi bilmesidir. Medeniyet, güçlülerin yanında nasıl durduğumuz kadar, incitilenlerin yanında durup duramadığımızla da ilgilidir.

Orada gösterilmesi gereken tavır büyük bir kavga çıkarmak değildi elbette. Kimsenin töreni sabote etmesi, bağırması ya da kişisel hakaret etmesi gerekmiyordu. Bazen medeni cesaret, sadece gülmemektir. Bazen yüzün ciddileşmesidir. Bazen “bu olmadı” diyebilmektir. Bazen de törenden sonra net ve ahlaki bir mesafe koyabilmektir. Fakat protokol kültürü çoğu zaman bu basit ahlaki refleksi bile üretmekte zorlanıyor.

Çünkü protokol, bizde çoğu zaman insanları ahlaki özne olmaktan çıkarıp hiyerarşinin parçası hâline getiriyor. Herkes bulunduğu koltuğu, ilişkisini, konumunu, gelecekte ihtiyaç duyabileceği kapıları düşünüyor. Böyle olunca yanlış söz yalnız kalmıyor; çevresinde oluşan sessizlikle korunuyor. Güç, sadece söylediği sözle değil, o söze verilen tepkisizlikle de kendini yeniden üretiyor.

Bu olayın en rahatsız edici taraflarından biri de budur. Rahmi Koç’un sözü kadar, o sözün etrafında oluşan gülüş ve sessizlik de tartışılmalıdır. Çünkü toplumlar yalnızca büyük sözlerle değil, küçük tepkilerle de ahlaki yönlerini belli ederler. Bir ayrımcı söz karşısında gülmek, susmak ya da “büyütmeyelim” demek, çoğu zaman o sözün etkisini büyütür. Zira mağdur edilen kesim, sadece sözü değil, o söz karşısında oluşan kayıtsızlığı da görür.

Bu noktada mesele kişisel düşmanlık meselesi değildir. Rahmi Koç’un ülke sanayisine, kurumlarına, eğitim ve sağlık alanlarına katkıları ayrı bir başlıkta değerlendirilebilir. Fakat hiçbir ekonomik başarı, hiçbir kurumsal itibar, hiçbir yaş ya da statü, kamusal alanda kullanılan ayrımcı ve cinsiyetçi dili mazur göstermez. Büyük isimlerden beklenen, daha fazla sorumluluk taşımalarıdır. Çünkü onların sözleri sıradan bir kahve sohbeti gibi kalmaz; toplumsal anlam üretir.

Bu yüzden özür dilemek elbette gereklidir, ama yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, daha derin bir yüzleşmedir. “Niyetim bu değildi” demek, meselenin ancak küçük bir kısmını karşılar. Çünkü burada sorun sadece niyet değil, dilin yaslandığı sosyal hafızadır. Gerçek yüzleşme, “Ben böyle bir sözü kullanarak kimi incittim, hangi önyargıyı yeniden ürettim, hangi hiyerarşiyi normalleştirdim?” sorularını sormakla başlar.

Aynı yüzleşme, bu sözlere tanıklık edenler için de gereklidir. Çünkü ahlaki sorumluluk yalnızca konuşana ait değildir. Dinleyen, gülen, susan, geçiştiren, ortamı korumayı insan onurunu korumaktan daha önemli gören herkes bu kültürün bir parçası hâline gelir. Toplumun ihtiyacı olan şey, güçlü kişilerin çevresinde oluşan sessiz onay halkalarını kırabilmektir.

Bu olay bize şunu bir kez daha göstermiştir: Medeniyet iddiası, insanın hangi sınıfa ait olduğuyla değil, hangi durumda nasıl tavır aldığıyla ilgilidir. Bir toplumun gerçek kalitesi, güçlülerin konforunu ne kadar koruduğuyla değil, zayıf ve incitilmiş olanın onurunu ne kadar savunabildiğiyle ölçülür. Eğer bir toplumda insanlar güçlü birinin yanlışına karşı gülmeyi, susmayı ya da geçiştirmeyi tercih ediyorsa, orada medeni cesaret henüz kurumsallaşmamış demektir.

Rahmi Koç’un sözleri bu nedenle bir fıkradan fazlasıdır. Bu olay, elit çevrelerin bilinçaltında yaşayan kirli kodları, protokol kültürünün ahlaki zaafını ve güç karşısında itiraz edemeyen toplumsal karakterimizi aynı anda görünür kılmıştır. Tartışılması gereken de tam olarak budur: Bir kişinin ağzından çıkan cümle değil sadece; o cümleyi mümkün kılan sosyal zemin, o cümleye gülmeyi mümkün kılan güç ilişkileri ve o cümleye itiraz etmeyi engelleyen medeni cesaret eksikliği.

Gerçek medeniyet, güçlülerin yanında susarak değil, haksız söz karşısında insan onurunu savunarak inşa edilir. Bu ülkenin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur: Daha parlak vitrinler, daha seçkin törenler, daha büyük kurumlar değil; hakikatin yanında durabilen, güce karşı ahlaki mesafe koyabilen, incitilenin onurunu protokol nezaketinden daha değerli gören bir medeni cesaret.

 

Yorum Yaz