KENDİ KOYDUĞUMUZ KURALLARA NEDEN UYMUYORUZ?
KENDİ KOYDUĞUMUZ KURALLARA NEDEN UYMUYORUZ?
Değerli okurlarım,
Geçtiğimiz günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir konuda verdiği karar yeniden gündeme geldi. Özellikle Osman Kavala hakkında verilen ve serbest bırakılması gerektiği yönündeki kararların ardından, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un açıklamaları kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Uçum, AİHM’nin Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla karar vermeye devam etmesi hâlinde, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraf olma durumunun ve AİHM’ye bireysel başvuru hakkının yeniden değerlendirilmesinin kaçınılmaz hâle gelebileceğini ifade etti.
Peki, Türkiye bugün geldiği noktaya nasıl ulaştı?
TÜRKİYE VE AİHM SÜRECİ
Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ilişkisine kısaca bakmak, bugünkü tartışmayı anlamak açısından önemlidir.
Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde, 1987 yılında Türkiye AİHM sistemine başvuru imkânını kabul ederek önemli bir adım attı. Bu süreç, Türkiye açısından hukukun üstünlüğünü güçlendirme yolunda önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.
22 Ocak 1990 tarihinde ise Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etti ve Mahkeme kararlarının bağlayıcılığını onayladı.
Aradan yıllar geçti.
AK Parti’nin ilk döneminde, özellikle Kopenhag kriterlerine uyum ve Avrupa Birliği’ne üyelik hedefi doğrultusunda önemli hukuki düzenlemeler yapıldı. Bu kapsamda 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi hâlinde, uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınması kabul edildi.
Bunun yanında, bireylerin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapabilmesinin önü açıldı.
Burada dikkat çekici bir husus vardır:
Bugün tartışma konusu olan uluslararası hukuk mekanizmasının kabul edildiği ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının getirildiği dönem, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki AK Parti iktidarıdır.
Dolayısıyla bugün tartışılan sistem, bir başka ifadeyle, geçmişte Türkiye’nin kendi iradesiyle attığı demokratik ve hukuki adımların sonucudur.
AİHM’NİN HANGİ KARARLARI TARTIŞILIYOR?
Bugün AİHM kararları üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde, başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davaları olmak üzere, Türkiye’de kamuoyunda büyük yankı uyandıran davalar bulunmaktadır.
Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna ilişkin AİHM kararları bunlardan biridir. Bir diğer önemli dosya ise Gezi Parkı protestolarıyla bağlantılı olarak 2017 yılında tutuklanan iş insanı Osman Kavala’nın yargılanma sürecidir. AİHM, Kavala’nın tutukluluğunun siyasi amaç taşıdığı ve serbest bırakılması gerektiği yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur.
AİHM’nin kararlarında, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerini ihlal ettiği yönündeki tespitler de yer almaktadır.
Bunlar arasında ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. madde, toplantı ve gösteri özgürlüğünü düzenleyen 11. madde, adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. madde, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5. madde ve hakların kötüye kullanılmasını önlemeye yönelik 18. madde bulunmaktadır.
ASIL SORU: ANAYASA’NIN 90. MADDESİ NE DİYOR?
İşte tartışmanın en önemli noktası burada ortaya çıkıyor.
Anayasa’nın 90. maddesi hâlâ yürürlükte olduğuna göre, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile iç hukuk arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz?
Eğer bir devlet, kendi Anayasası’nda uluslararası insan hakları sözleşmelerine belirli bir üstünlük tanıyor ve bu sözleşmelerden doğan yükümlülükleri kabul ediyorsa, daha sonra ortaya çıkan kararları uygulamama noktasında nasıl bir hukuki gerekçe ortaya koyacaktır?
Asıl mesele yalnızca AİHM’nin verdiği kararların doğru veya yanlış olması değildir.
Asıl mesele, hukuk devletinin kendi koyduğu kurallara ne ölçüde bağlı kalacağıdır.
Çünkü hukuk devleti, yalnızca vatandaşların hukuka uymasını isteyen bir devlet değildir. Hukuk devleti aynı zamanda devletin de kendi hukukuna bağlı kalmasını gerektirir.
HUKUK DEVLETİ SINAVI
Bugün Türkiye’nin önünde önemli bir hukuk devleti sınavı bulunmaktadır.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması konusundaki tartışmalar, yalnızca belirli kişiler veya belirli davalar üzerinden değerlendirilmemelidir. Bu mesele, Türkiye’nin hukuk sistemiyle, uluslararası taahhütleriyle ve demokratik devlet anlayışıyla doğrudan ilgilidir.
Bir devletin güçlü olması, hukukun üzerinde olmasıyla değil; hukuka bağlı kalırken güçlü olabilmesiyle mümkündür.
AİHM’nin 18. maddesi kapsamında verilen ihlal kararları da bu açıdan ayrıca önem taşımaktadır. Kaynak metindeki değerlendirmeye göre Türkiye, bu madde kapsamında ihlal kararı verilen ülkeler arasında yer almakta ve 2018-2026 döneminde birden fazla kez bu madde kapsamında ihlal kararıyla karşılaşmaktadır.
Bu tablo, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Çünkü mesele yalnızca Strasbourg’daki bir mahkemenin Türkiye hakkında verdiği karar değildir.
Mesele, Türkiye’nin kendi Anayasası’na, kendi verdiği uluslararası taahhütlere ve hukukun evrensel ilkelerine ne kadar bağlı olduğudur.
SONUÇ
Hukuk, işimize geldiğinde başvuracağımız; işimize gelmediğinde bir kenara bırakacağımız bir araç değildir.
Demokrasi de yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Hukuk devleti; kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı, temel hak ve özgürlükler ile verilen yargı kararlarına saygı gibi temel ilkeler üzerine kuruludur.
Bugün AİHM kararlarını eleştirmek elbette mümkündür. Her mahkeme kararı tartışılabilir, eleştirilebilir ve yanlış bulunabilir.
Ancak demokratik hukuk devletinde asıl soru şudur:
Kendi kabul ettiğimiz hukuk kurallarına, yalnızca hoşumuza gittiğinde mi uyacağız; yoksa hoşumuza gitmediğinde de aynı kurallara bağlı kalabilecek miyiz?
Abdulbaki Akbal
Editör: Beşir Şavur
