“Payiz” ve “Babamın Kamburu” kitabın yazarı ile söyleşi

"Aslında M. Reşat Suyusal küçük bir tohumdur. Güneşe, yağmura, rüzgara ihtiyacı olan. Bir taşın altından çıkmak için debelenen ve oradan fırlamak için çırpınan bir tohum. "

RÖPORTAJ

Klasik, gerekli soruyla başlayacağız çünkü “Payiz” ve “Babamın Kamburu” adlı iki öykü kitabı ile edebiyata merhaba diyen yeni bir yazarsınız. Kimdir M.Reşat Suyusal?

Aslında M. Reşat Suyusal küçük bir tohumdur. Güneşe, yağmura, rüzgara ihtiyacı olan. Bir taşın altından çıkmak için debelenen ve oradan fırlamak için çırpınan bir tohum. 
1972 yılında Mardin’in Kızıltepe ilçesinin Ğerrafa köyünde ki bir tarlanın barakasında doğmuşum. Ailem, Derik’ten Kızıltepe’ye göçüp sulak yerlerde küçük tarlalar icarlayarak geçimini sağlamaya çalışmış. Nüfus cüzdanımda doğumum 9 Ekim diye yazar ama annem domateslerin bol olduğu zamanda doğduğumu söylerdi. Muhtemelen Haziran ayı olacak. Yedi kardeşin en küçüğüyüm. 
İlk çığlığımı o barakada atarken yaşamın çetinliğinin farkında olmadan yavaş yavaş büyüdüm. Sonra pamuk teveklerinin gölgesinde annemin beni uyutmaya çalıştığını ve sivrisineklerin vücudumu somurduğunu anımsıyorum.
İlkokul ve çobanlık yıllarım kişiliğimin oluşmaya başladığı zamanlardı. Bir yandan okula gider kalan zamanda da koyunlarımızı otlatırdım. Ortaokulu yarıda bırakıp göç etmek zorunda kaldığımızda 16 yaşımdaydım.
1988 yılının ilkbaharında ilk sürgün Adana’yaydı. Oradan batı illerine çalışmaya gider, geri oraya kışı geçirmek için gelirdik.
1992 yılına gelindiğinde ülkenin her yanı altında ateş olan bir su kazanı gibi kaynıyordu. O arada babamın da baskısıyla askere gittim.
Askerlik dönüşü ailemi Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde bir nohut tarlasının başında buldum. Geceleri sivrisineklerle gündüzleri de güneşin yakıcı sıcağıyla cebelleşiyorduk.
Kayseri Yeşilhisar’da neredeyse ömrümün yarısı geçti. Ard arda beş çocuğum doğdu abimin de yedi çocuğuyla birlikte büyümeye başladılar. Çocuklarımızın anadillerini unutmamaları için evin içinde sadece Kürtçe konuşmaya özen gösterdik. Çiftçilikle beraber ticaretle uğraştık. Oradaki halkla sıcak ilişkiler kurduk. Oradan da ayrılarak Burdur Bucağa, en sonunda da Mersine yerleştim.
Yani yaşamı göçlerle sürgünlerle yoksullukla ve sürekli kendini arayışla geçirmiş, gittiği her yeri kendine yurt yapmaya çalışmış ama yüreğindeki özgür yurdunun hayaliyle yanıp tutuşan bir insan M. Reşat Suyusal.

Neden öykü? Edebiyatın türleri arasında nasıl bir fark gözetiyorsunuz? Örneğin: Cemal Süreya öykü için, “şiirin uzun saçlı kız kardeşi” der. Siz ne dersiniz?

Doğduğumuz coğrafyanın çetinliğinden olacak ki insanlarımız daima hazırlıklı, hızlı, pratik güçlü ve her durumda yaşamda tutunmak zorundadırlar. Halkımı öyküye, öyküyü de özgürlük savaşçısına benzetirim. Hızlı, çabuk, onurlu ve heyecanlı. Oysaki roman düzenli ordudur, nereden nasıl gideceğini nerden vuracağını hesap eder ona göre düzenini korur. Yani öykü kısa mesafe koşusu, roman ise maraton olsa gerek. En kısa sürede en uzun yolu almaktır öykü.

Edebiyatta hangi damardan besleniyorsunuz? Size yol haritası çizen, sizi yapılandıran, ilham veren ya da kan bağını hissettiğiniz yazarlarınız kimler?

Ben çocukken köyümüze dengbejler ve masal anlatıcıları gelirdi. Mem u Zin’in aşkını, Siyabend u Xece’nin destanını, bir aşk’ı red olan Zembilfroş’u ellerini kulaklarına bastırıp yanık sesleriyle çağırırlardı. Ayakkabıların olduğu bölmeden can kulağıyla onları dinlemeye çalışırdık. Tabii hiç Kürtçe kitap yoktu o zamanlar okuma yazmamızda. Bir film gibi ardı ardına sahneleri sözlerle stranlarla canlandırıyorlardı. Ehmede xani’yi, Yaşar Kemal’i Musa Anter’i, Mehmet Uzun’u, Yılmaz Güney’i, Suzan Samancı’yı ve bir çok değerli edebiyatçıyı (ben buna kelimelerin dengbejleri diyorum) okuyunca kendi kendime, işte dengbejlerin yazılı karşılığı bunlar dedim. Bunlar kan bağım olan edebiyatçılar.
John Steinbeck’in Gazap Üzümleri kitabı Kürt illerinden batıya çalışmaya giden insanların göçüne ne kadar da benziyordu.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Viktor Hugo’nun İnsan Neyle Yaşar’ı, İvan Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı ilk okuduğum klasikler arasındadır ve bunlar beni okumaya ve yazma eylemine iten ve etkileyen tetikleyici yazarlardandır.

Öykülerinizin teması neler? “Babamın Kamburu” öykü kitabınızda baba ile evlat arasındaki problemi getiriyor akla. Edebiyat tarihinde öykülerde, şiirlerde, romanlarda, baba ile oğul, baba ile kız arasındaki sorunsalı edebiyatın penceresinden nasıl değerlendirirsiniz?

Çocukken hepimiz çevremizdeki güzel şeylere, arkadaşlarımızın oyuncaklarına, kitaplarına, odalarına, annelerinin babalarının onlara ilgilerine özenirdik. Babamın Kamburu bir çocuğun yoksul, sürgün, kambur ama onurlu bir babayla olan diyaloglarını anlatıyor. Aslında sadece bir babanın kamburu değil anlatılmak istenen. Bir toplumun kamburunun da hikayesi bu.

Öyküden küçük bir parça aktarmak istiyorum izninizle:
“Arkadaşlarımın sıcak botları ve paltoları vardı... Kokulu silgilerini, güzel kalemlerini defterlerini ve uzun boylu babalarını anımsıyorum... Bir gün okula arkadaşımın babası geldi, onu kucakladı, havaya kaldırıp öptükten sonra usulca yere bıraktı. Ardından babam geldi. Önüne doğru koştum. Ona sarıldım ve beni kucağında havaya kaldırması için yüklendim. Bende arkadaşım gibi babam beni havalara atsın istiyordum. Babam düştü ve onun göğsünün üstündeydi küçük bedenim. Canı acımıştı babamın. Saçlarımı okşayıp yerden usulca kalktı ve bana sıkıca sarıldı. Minik ellerim kamburuna gitti. Sert ve kemiktendi kamburu. Düzeltmek istercesine sıktım o kamburunu.

Sıkı sıkı... Tüm kalbimle dua ettim: ‘Tanrım babamın kamburunu yok et!’”

Bence toplumsal yazarlar kendi kültürüyle çatışan, yaşadığı topluma dışarıdan bakan, azınlığın olduğu yerde bulunan, gerekirse kendi mahallesine karşı tavır alabilendir. Dünya var oldu olalı küçükler ve zayıflar sürekli ezilmeye çalışılır ve her zaman bir direniş içindedirler. Baba- evlat çatışması, devletvatandaş çatışması ve insan- Tanrı çatışması gibi. Baba hükmeder, muktedirdir. Onun üzerinde devlet, en üstte de Tanrı vardır. Tabii bunların altında da en küçüksen vay haline. Hele hele bir de kadınsan, yarışa yüz metrelik bir koşunun iki yüz metre gerisinden başlıyorsun demektir.
Öykülerimde hep ötekileştirilmiş insanların, toplumların bastırılmış hikayelerini anlatmaya çalıştım.
Her yazar kendi toplumunun bir yansıması değil midir? Çoğu meyveler yetiştiği ağacın rengini almaz mı? Bir tavşan, yılan, böcek ya da aslan yaşadığı ormanın, dağın, bozkırın ya da ovanın rengine bürünmez mi? Ben de doğduğum coğrafyanın rengine bürünmüşüm doğal olarak. Kadının toplum içinde bastırılmış kimliğini ve kadının özgürlüğünü kendi esaretiymiş gibi gören zihniyeti, bile isteye yoksullaştırılmış insanların hallerini, özgürlüğe hasret milletlerin ölüm kalım mücadelelerini, yerinden yurdundan köyünden sürgün edilmişlerin öykülerini, günümüzde öcü gibi bakılan aşağılanan, hor görülen, hatta düşmanlaştırılan mültecilerin durumunu irdelemeye, dinin yıkıcı ve gerici etkisi ile uyutulmaya çalışılan toplumun sorunlarına kendimce eğilmeye çalıştım. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” der Nazım Hikmet. Biz bastırılmış toplumlar hep hür ve güçlü olmak için birbirimize sığındık ve binlerce yıldır bu sayede kendimizi yitirmeden buraya kadar geldik.

Oysaki şimdi farklı bir çağda yaşıyoruz ve sağlıklı ormanları ancak güçlü, gür ve gölge veren ağaçlar oluşturabilir diye düşünüyorum. Onun içindir ki her zamankinden daha mantıklı, olgun her şeye otomatik inanmayan, sorgulamaktan çekinmeyen, kendi ideolojisini de acımasızca eleştirebilen, özetle önce kendi olan bireylere ihtiyacımız var kanısındayım. Yani birey olmayı işledim bir nevi.

Toplumun en uç noktasında, ya da orada, kalabalığın içinde duran, kendi cinsel, dinsel, ideolojik ve ruhsal duygularını açığa çıkaramayan bireylerin sesi olmaya çalıştım.

Edebiyatın dünü ve bugünü hakkında neler söylersiniz, sanatın gücüne inanıyor musunuz?

Evet dünya edebiyatında ilk öykünün 14.yyda yazıldığı düşünülmektedir. Ama sözlü kültürde öykücülük çok eski tarihlere dayanmaktadır. Buna örnek olarak ortaçağda Hindistan’da Binbir Gece masallarını gösterebiliriz. Resmi tarihe göre ilk hikayeyi İtalyan yazar Giovanni Boccacci yazmıştır.
Ancak sanatın ölümsüz etkisini Urfa Göbeklitepe’de gördüm. Orada beni hayrete düşüren fenomen yaklaşık on iki bin yıl önce çizilen figürlerin, ritüellerin hala orada yaşayan yerli halk tarafından uygulanmasıydı. Yaşlı bir adam röportajında, Göbeklitepede’ki büyük kayanın üzerine çizilmiş, bacağını açıp çocuk doğuran kadın figürüne bakarak şöyle diyordu: “Göbeklitepe keşfedilmeden önce de çocuk doğuramayan kadınlarımızı buraya getirir ve dua ederdik.”
Bir toplum sanatla var olur ve ölümsüzleşir. Onikibin yıllık ritüel sanatla birleşip bu güne kadar gelmişse, sanatın gücünü tartışmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Özellikle özgürlükleri için mücadele eden toplumların sanata, tarih bilincine, edebiyata ve bilime her şeyden daha fazla ihtiyaçları var kanısındayım. Bir insan vücudunun nasıl ki egzersiz yapmaya, koşmaya, doğada dolaşmaya en az yemek ve içmek kadar ihtiyacı varsa, bir toplumun da sanata o kadar ihtiyacı var diye düşünüyorum. Bence bir toplumun beyninin ruhunun egzersizidir sanat ve edebiyat.


6- Türkçeyi ilkokulda öğrendiniz, bir çok Kürt çocuğu gibi. Türkçe yazarken anadilinizin soluğu size ne diyor?

Hiç unutmam ilk okul günümü. Bizden kilometrelerce uzakta olan komşu köye okula gidecek tek çocuktum. Köyümüzün çocukları merakla arkamdan bakıyorlardı. Daha o anda annemi ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Bu annemden ilk ayrılışımdı. Taşlı yollardan, yağmur yağdığında şarıl şarıl akan derenin kenarından çantamı göğsüme bastırarak hızlı hızlı yürümeye başladım. Okulun avlusuna vardığımda bir grup çocuğun bayrak direğinin arkasında sıraya girdiğini ve tıpkı birer asker gibi hazırola geçtiğini gördüm. Sırada hiç kız öğrenci yoktu. Siyah önlüklerimiz ve beyaz yakalarımızla öğretmenimizin okuduğu marşa herkes dudaklarını oynatarak eşlik etmeye çalışıyordu. Benimle yeni okula başlayan çocukların babaları onlarla birlikte sınıfın içine doluştular. Ben ürkerek bütün bu olup bitenleri izliyordum. Öğretmen karşıma geçip bana bir şeyler söyledi ve yanına 5.sınıfa giden bir çocuğu çağırdı. Çocuk çat pat Türkçeyi biliyordu.
Öğretmenin söylediklerini tercüme etmeye çalıştı. Tahtaya A harfini yazıp ağzını açarak harfi seslendirdi. İlk harfimi öğrenmiştim. Ama geri kalan 28 harfi öğrenip kullanmam çok kolay olmadı.
Daha sonrada Kürtçede kullanılan ve tıpkı halkımız gibi Türkiye alfabesinin içinde barındırılmayan harfleri de araştırıp bulacaktım.
Türkçe bir şeyler yazmaya çalıştığımda her cümlenin, kelimenin bana Kürtçe seslendiğini duyuyorum. Kelime bazen yüzünü ekşitiyor bazen de küsüyor. Tıpkı annesini terk eden bir çocuğun annesinin ona gösterdiği tavrı gibi. Ama hangi anne çocuğunu ulu orta bırakmıştır, unutmuştur? Fakat maalesef evlatlar annelerini unutabiliyorlar.


7- Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?

Öğretmen şakır şakır Türkçe konuşurken onun yüzüne anlamsız anlamsız baktığımda şunu düşünürdüm, ‘neden benimle anadilimde konuşmuyor ki?’ Koskoca adamın Kürtçe konuşamamasını yadırgardım. Fakat onun yadırgayıcı bakışları altında ezilir kalırdım. Sonra kendime şunu demiştim, 
‘ben bu öğretmenin dilini bir kitap yazabilecek kadar iyi öğreneceğim.’

Bir dili, kültürü anlamak için o dilde kitap yazmak yeterli miydi? Bu, o halkın içinde gezmek ve o kültürü yaşamakla ancak mümkün olmaz mıydı? Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim kitabını orada yaşayarak, o soğuğun, kıtlığın, cehaletin, devletin vurdumduymazlığını bizzat yaşayarak yazdı. 
Yaşar Kemal Çukurova’yı yaşayarak ve halkları, kültürleri sentezleyerek İnce Memed'i yaratmadı mı? Yılmaz Güney, Boynu Bükük Öldüler kitabını iki halkı ve coğrafyayı yaşayarak, tanıyarak ve o zenginliğin farkına vararak kaleme almadı mı? Ama dünyaya nam salan bu insanlar anadilleri olan Kürtçeyle tek kelime yazamadan hayata gözlerini yumdular.

Kürt dili büyük baskılar altındadır. Elli milyon insanın konuştuğu dil resmileşememiştir ve hala Türkiye anayasasında bilinmeyen dil ya da “x” dil olarak adlandırılmaktadır. Ahmet Kaya sadece Kürtçe şarkı söylemek istediği için trajik bir şekilde ölümcül bir sürgüne gitmek zorunda kalmadı mı?

Onun içindir ki projelerimden biri de Kürt dili ve edebiyatına katkı sağlamaktır. Şimdi İngilizce öğrenmeye çalışıyorum. Bu yaşta başka bir dili öğrenmek gerçekten çok zor ama başarmalıyım. Şu anda üzerinde düşünmeye başladığım bir roman projem var. Bir diplomatın kızı ve geleneksellikten kurtulmaya çalışıp evrenselleşmek isteyen militan bir adamın hikayesi bu. 
Aslında bütün dillerin evrenselliğinden hiç birimizin kuşkusunun olmadığını düşünüyorum. Keşke Kürtçe özgür ve resmi bir dil olsaydı da şimdi hangi dilde değil de neler yazacağımı konuşsaydık. Ama bu dil özgürleşene kadar mücadele etmek zorundayız. Hangi dilde yazarsak yazalım amacımız barış, eşitlik ve adil bir dünyayı mümkün kılmak olmalı.

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle