TÜVTÜRK

Bir Gün Batımı Senfonisi; Mardin, Motor ve Mehmet Samsa!

Güneş yavaş yavaş Mezopotamya Ovası’nın bağrına çekilirken, Mardin yine bildiği o en güzel haline bürünüyordu. Sarı kalker taşından yapılmış evler, gün batımının kızıllığıyla sanki ateşten bir renge dönüyor; dar sokaklar, kemerli kapılar, eski duvarlar ve yorgun taş merdivenler, yüzyıllardır susup da anlatamadıkları ne varsa hepsini bir anda fısıldamaya başlıyordu.

  • 05.06.2026 14:59
Bir Gün Batımı Senfonisi; Mardin, Motor ve Mehmet Samsa!

İşte tam o anda, şehrin yukarılarında bir yerde, bir adam motorunun üstünde durmuş uzaklara bakıyordu. Ne acele vardı yüzünde, ne telaş… Sanki zaman durmuştu da sadece o an kalmıştı geriye.

O adam Mehmet Samsa’ydı.

Kimine göre başarılı bir iş insanıydı. Kimine göre memleket sevdalısı bir adam. Kimine göre de iki tekerin üstünde dünyayı anlamaya çalışan bir yolcu… Ama onu gerçekten tanıyanlar iyi bilirdi ki Mehmet Samsa’nın içinde hep bir yol vardı. Hep biraz gitmek, biraz görmek, biraz da anlamak isteyen adamdı o. Çünkü bazı insanlar yerinde durarak yaşamaz; onların ruhu yoldayken nefes alır.

Mehmet, motorunun üzerinde sadece manzaraya bakmıyordu aslında. O, taşların arasında büyüyen çocukluğunu görüyordu. Eski sokaklarda yankılanan ayak seslerini, mahallenin tanıdık yüzlerini, bir kapının önünde edilen muhabbetleri, sıcak yaz akşamlarını, dam başlarında içilen çayları, dost sofralarını, gülüşleri, ayrılıkları, bekleyişleri hatırlıyordu. Şehir gözünün önündeydi ama onun baktığı yer biraz da geçmişti.

Taşın Hafızasına ve Yolun Tozuna sevdalı bir isim

Her insanın içinde kolay kolay sönmeyen bir memleket ateşi vardır. Mehmet Samsa’nın yüreğinde yanan o ateşin adı da Mardin’di.

Mardin öyle her şehir gibi değildir. Taşı taştır ama dili vardır. Sokağı sokaktır ama hafızası vardır. Burada bir duvar sadece duvar değildir; nice hayat görmüştür, nice sır saklamıştır. Bir pencere sadece dışarı bakmaz; yılların özlemini, sabrını, sevincini taşır. Bu şehirde gün batımı başka olur, sabah başka doğar. İnsan bir kere yüreğini kaptırdı mı, ne kadar uzağa giderse gitsin, içinde bir yer hep burada kalır.

Mehmet Samsa da öyleydi işte.

Yollar onun için sadece gidilen mesafe değildi. Her yolculuk biraz insanın kendine varmasıydı. Motorunun sesi bazen bir özgürlük türküsü gibi çalardı kulaklarda, bazen de susup insanı kendi içine döndürürdü. Virajlar, rampalar, tozlu yollar, uzun düzlükler, geceye karışan far ışıkları… Hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı. Kimi zaman rüzgâr yüzüne sert vurur, kimi zaman yağmur üstüne ince ince düşerdi. Kimi zaman yalnız giderdi, kimi zaman dostlarla. Ama ne yaşarsa yaşasın, hangi yolu aşarsa aşsın, gönlünün pusulası dönüp dolaşıp yine aynı yeri gösterirdi:

Mardin.

Çünkü insan bazen çok gezer ama aslında tek bir yeri arar. Bazen uzaklara gider ama içinde hep aynı sokağın izini taşır. Bazen başka şehirlerin ışıklarına bakar ama kendi memleketinin akşamı kadar içine işleyen bir manzara bulamaz.

Mehmet için de öyleydi. Dünyanın neresine giderse gitsin, Mardin’in taşı başka, havası başka, kokusu başka gelirdi. Bu şehir onun için sadece doğup büyüdüğü yer değildi; sevincinin de hüznünün de mayasıydı. Hayata nasıl bakacağını, sabrı, vefayı, dostluğu, mücadeleyi biraz da bu kadim şehir öğretmişti ona. Belki de bu yüzden her dönüşünde sadece bir şehre gelmiyordu; kendi özüne, kendi geçmişine, kendi kalbine dönüyordu.

O akşam da güneş ufkun ardına çekilirken, şehrin üstüne derin bir sessizlik çökmüştü. Taş evlerin gölgesi uzamış, gökyüzü kızılla lacivert arasında ince bir çizgiye dönüşmüştü. Motor susmuştu belki ama Mehmet’in içinde nice ses konuşuyordu. Geçen yıllar, yaşanan yollar, kurulan hayaller, kaybedilen zamanlar, kazanılan dostluklar… Hepsi aynı anda yüreğinde toplanmıştı.

Ve o sessizliğin içinde Mehmet Samsa bir kez daha şunu anladı:

İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, ne kadar yol yaparsa yapsın, ne kadar yeni manzara görürse görsün; eğer kalbinde bir yer hâlâ çağırıyorsa, bil ki asıl yolculuk oraya dönmektir.

Çünkü bazı şehirler öyle sıradan değildir.
Bazı şehirler insanın yaşadığı yer olmaz sadece;
yarasını sarar, hatırasını taşır, sesini saklar, özünü korur.

Bazı şehirler insanın evidir.
Bazı şehirler insanın kaderidir.
Bazı şehirler insanın ruhuna yazılır.

Mardin de Mehmet Samsa için işte tam olarak öyle bir yerdi.

O yüzden o akşam, gün batımının kızıllığında taş şehre bakarken yüzünde beliren o sessiz tebessüm boşuna değildi. O tebessüm; onca yolun, onca yılın, onca özlemin ardından gelen bir kabullenişti. Sanki içinden şöyle diyordu:

“Dünya büyük, yollar uzun, hayat yorucu olabilir… Ama insanın kalbi nereye aitse, yolu da eninde sonunda oraya düşer.”

Ve belki de hayatın en sade, en gerçek cümlesi buydu:

Yollar ne kadar uzun olursa olsun, insanın rotası kalbinin ait olduğu yere çıkar.

Editör: Erkan Akın

Yorum Yaz