ŞAİR ve ŞİİR üzerine iki soru, iki cevap

KÖŞE YAZISI
PAYLAŞ:

Soru 1: Epistemolojik olarak olumsuzlanan, üslup ve form olarak güçlü görülen "Cahiliye Şiiri"nden tutun, İslam dönemindeki şiire, oradan da Osmanlılar ve günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte Yunus Emreler, Şeyh Galipler, Yahya Kemaller, Nazım Hikmetler, Necip Fazıllar vs. ortaya çıkarmış Doğu ve İslam toplumlarındaki güçlü şiir damarına karşın şiir geleneksel olarak neden hala olumsuz görülmektedir?

Şuara Suresi'nde geçen olumsuz şair algısının bunda etkisi var mıdır? Sizin bu suredeki şair ve şiirden anladığınız nedir acaba? Buradan Kur'an'ın şiire karşı olduğu yargısı çıkarılabilir mi?

Türkiye'de İslam düşüncesi ve şiir, sorumluluk üstlenen kültürel bir form olarak hala görülmemekte

 

Cevap 1: Bu sorunuza birkaç açıdan yaklaşmak istiyorum. Öncelikle şu epistemolojik mesele üzerinde durmak gerekir. Eğer epistemolojiden kastınız; bilginin doğası, kaynağı, kapsamı vs. manasında ise cahiliye şiirinin bu derinlikte bir içerik taşıdığını söylemek tamamen yanlış olmasa da haddini aşan bir iddia olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla Cahiliye şiirinin, bu kelimenin teknik kapsamını doldurduğunu söylemek pek mümkün gelmiyor bana. Fakat bununla sanırım daha çok Fransız oryantalist Clément Huart'ın (1854-1926) Arap ve İslam Edebiyatı isimli eserinde dile getirdiği "Kur'an Cahiliye şiirini sanatsal açıdan geriletmiştir" iddiasını merkeze alan bir tartışmaya atıf yapılıyordur.

"Kur'an ve Şiir" çalışmamızın konularından biri de bu iddia ile ilgili idi. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'in ortaya koymuş olduğu sanatsal içerik; sadece söyleyiş bakımından bile bakıldığında salt klasik dönem şiir sanatı ve terminolojisi ile değil, bugünkü modern edebiyatın bütün terminolojik ve şair üretimlerinin toplamından bile bakıldığında Kur'an-ı Kerim'in söyleyiş biçimi ile kıyas edilmesi imkânsızdır.

Büyük bir iddia taşıyan bu cümle, Taha suresinin 25-35 arası tek ve çift rakamlı ayetlerin taşıdıkları sert sessizlerin kullanımları dikkate alındığında bile bu iddianın ne kadar gerçekçi olduğunu göstermeye yetecektir.

Sözünü ettiğim ayetlerde çiftli rakamlarda sadece 2'şer; tekli rakamlarda ise 9-7-5 ve 3 sert ses kullanılmıştır. Daha çok örneklendirmek suretiyle bir dosya/soruşturmanızı teknik ve rakamlara boğmamak için bununla yetinme arzusundayım.

Dolayısıyla tarih boyunca Kur'an-ı Kerim'in bu açıdan derinlemesine bir incelemesi yapılmamışken, Kur'an'ın bu sanatsal derinliği üstünden atlayarak, hiç yokmuş gibi bir varsayımla, yukarıdaki iddiayı dile getirmek ilmi bir yaklaşım değildir.

Ama ne yazık ki Taha Hüseyin ve sizin de belirttiğiniz gibi Adonis ve benzer modern dünyanın Müslüman ve gayrimüslim pek çok zevatı bu ucuz iddiaya iltifat etmişlerdir.

Sizin "bu suredeki şair ve şiirden anladığınız nedir acaba?" sorunuza ilişkin ise şunları söyleyebilirim: "Kur'an ve Şiir" kitabında Kur'an'ın, özü itibarıyla şiire karşı değil aksine şairin o günkü tarihi ve toplumsal şartları içerisindeki misyonuna yönelik bir karşıtlığından söz edildiğini ifade etmiştik.

Çünkü şair toplumun temel değer yargılarını belirleyen sorgulanamaz bir değer ve hatta kimi durumlarda yasa koyucu idi. Böyle olunca toplumun şirk inancı da yine şairden soruluyordu haliyle.

Bölümler halinde inen Kur'an'a karşı, imkânları ölçüsünde şairler laf yetiştirmeye, hakaret etmeye ve Allah Resulü(as) zatına ve soyuna yönelik çirkinliklere kadar işi vardırıyorlardı. Kur'an-ı Kerim, özgür iradeleriyle toplumsal konumlarını gözeten, şiiri bir silah olarak kullanıp karşı koyan bu bilinçli tavrı eleştiriyor ve reddediyordu.

Dolayısıyla şair, Kur'an karşıtlığını şiir ile dile getirdiği için, şiir de bu manada Kur'an-ı Kerim tarafından reddediliyordu. Yani burada reddedilen şey, içeriğinden ötürü şiir adı altındaki vahiy karşıtı metindi. 

Ama hemen o anda orada sıcağı sıcağına Allah, Peygamberi (as), Ka'b bin Malik, Abdullah bin Revaha, Hassan bin Sabit gibi pek çok şairi, müşrik şairlere karşı seferber ettiğini görüyoruz. Bunlar arasında Hassan bin Sabit "Peygamber Şairi" unvanını alırken, Ka'b bin Malik Resul ve Risaleti, Aleyhisselam'ın şahsında yücelttiği için burdesi ile taltif edilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'in kendisine indiği Peygamber, iman eden bu şairlere bu şekilde davranmışken, "Kur'an şiire düşman" şeklinde iddialarda bulunmak, hezeyan ileri sürmekten başka bir şey değildir.

Peki, bu yapılmış mıdır? İbni Teymiyye'nin şiir karşıtı söyleminin sertliği ve katı tutumunun akla ziyan olduğunu burada hatırlamamız gerekir. Fakat sahabeler arasında benzer bir tutuma rastlamak imkânsızdır.

Meselenin arka planını göz ardı ederek sadece literalist bir bakışla konuya yaklaşanlar, sonraki yüzyıllarda ne yazık ki çoğalmıştır. Bunun nedeni temelde sanırım şiirin Emevi ve Abbasi dönemlerinde Cahiliye dönemine benzer içki alemleri, işret sofralarının mezesi olarak kullanılmasının doğurduğu toplumsal tepki ile ilişkili olmalıdır.

 

Tam olarak Abid Cabiri'nin cahiliyenin tanımını yaptığı gibi: Şöyle diyor Cabir'i;

Cahiliye: Fi zamanda başlayıp Sadrul İslam ile kesintiye uğradıktan sonra Emevilerle zirveye ulaşan dönemin adıdır.

Böyle bir dönemde Hasan Basri örneğinde olduğu gibi ulema ve saltanat birbirinden net çizgilerle ayrışmış, Müslüman halk ulemanın etrafında toplanırken; şairler, saltanatın cahiliyesini gittikçe koyultarak, İslam öncesi Cahiliye dönemini yeniden ihya etmişlerdir. Her dönemin bütün şairleri mi? Elbette hayır; her dönemin istisnaları olduğu gibi.

 

Soru 2: Şuara Suresi'nin 227. ayetinde geçen olumlu şair profili Arap ve İslam toplumlarında sizce karşılığını bulmuş mudur? Eğer bulmuşsa bu şiir damarı hangi biçim ve içeriğiyle kendini tebarüz ettirmiştir? Varsa bunun öncülleri kimlerdir?

Bunlar bir poetika veya ekol oluşturmuşsa şayet bize bu poetika ve ekollerin içeriği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Cevap 2: 2020'lerde ortalama bir Müslüman okuyucunun muhayyilesinde şiir hala Karşıyaka da bir yerlerde durur. Lüks bir iştir dahası zevkine düşkün, sorumsuz insanların uğraşısı olarak kabul edilir.

Bu itibarla Türkiye'de İslam düşüncesi ve şiir, Müslüman halkın zihninde sorumluluk üstlenen ve İslami mesajların taşıyıcılığını yapan bir kültürel form olarak hala görülmemektedir. Bu durumda şiir toplumsal açıdan karşılığını bulmuş mudur diye sorulacaksa bence hayır ama tabiri caizse biraz daha elitist ve fakat geçmişe göre hatırı sayılır düzeyde bir kitle tarafından şiirin artık bir sorumluluk unsuru olarak da kabul gördüğü söylenebilir.

Bunu anlamak için hacimleri gittikçe şişen antolojilerden ve çeşitli dönemlerde ekonomik bir hışma uğramadığı sürece edebiyat dergilerinin sayılarına bakılarak da yine bu sonuca ulaşılabilir diye düşünüyorum.

Sorunuzun "şiirinin bir poetika oluşturup oluşturmadığı" kısmına gelince ki bundan Müslüman bir politikayı kastediyor olmalısınız. Çok fazla uzaklara gitmeden; Necip Fazıl'ın Çile kitabının sonundaki 36 sayfalık poetikasına bakmak yeterlidir diye düşünüyorum. Bir kısa şiiri şöyledir:

 

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...

Edebiyat Dergisi, Mavera ve daha sonra çıkan pek çok dergi çeşitli frekanslarda ama hep bu hedefe odaklanarak varlıklarını bugüne kadar taşımışlardır. Türkçe şiirin bu minval üzere ötesi-berisine karışmadan haddime riayet ederek, bu sorunun detaylı cevabını erbabına teslim etmek isterim.

Mahmut Yavuz

Mahmut Yavuz Eğitimci Yazar  

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle