Yarım Kalan Bir Hayat: Hılat Talas / HALEP -2

Hılat Talas hikayesinin yazı serisinin ikinci bölümü...

Hayat durmuştu artık!..

İnsanların korkuları dayanılabilecek sınırları aşmıştı. Korkunun amansız pençesine düşen insanlar, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi. Yıllar boyu harcanan emeklerle edinilen kazanımların bir gün gibi kısa bir sürede kaybedilmesine rağmen insanlar, bu kayıplarını düşünebilecek akıldan uzaktılar. Zira düşünebilecekleri tek şey, canları olmuştu artık.


Gerek malda ve gerekse canda baş gösterip ruhlara sirayet eden bu yıkım, Özgür Suriye Ordusu’nun Halep’e gelmesiyle başladı aslında. Korkusuz bir yaşam ve özgürlük vaatleriyle Halep’e giren bu ordu, yeterince taraftar bulmuş ve sahip olduğu bu güçle Esed’e karşı baş gösteren mücadeleyi Halep’te de başlatmıştı.

Annem, babam ve iki ablamla beraber yaşamakta olduğumuz yuvamıza da sirayet eden huzursuzluk, uykularımızı kaçırır hale gelmişti. Gelecekte bizleri nelerin beklediği ile ilgili olarak aklımıza düşen kocaman soru işaretinin yarattığı endişe ve korkuların evimizdeki hâkimiyeti, her geçen gün daha da büyümeye başladı tabi.

Ne olacaktık?

Her geçen gün biraz daha şiddetlenen çatışma ortamının tam ortasındaydık. Ablalarımla beraber çalışmakta olduğumuz iş yerlerimize gidemez olmuş ve korku içinde yapmamız gereken şeyin ne olabileceğini düşünmeye başlamıştık. Yaşlı anne ve babacığımın korkuları ise bizlerin korkusundan çok daha fazlaydı. Tabi bu korkularının temel nedeninde, beni ve ablalarımı koruma içgüdüsü vardı. Ablamlarla beraber bu durumu gayet iyi biliyor ve var olan korkumuzu gizlemeye çalışarak onları rahatlatmaya çalışıyorduk. Ancak bunlar nafile çabalardı. Bizim rahat görünebilme çabalarımız, ebeveynlerimizi asla rahatlatmıyor, ateş ise her geçen gün biraz daha büyüyordu. Yaşlı babam her şeyin farkında olmalı ki bizlerin geleceği için planlar kuruyor ve kurduğu bu planları uygulamak için uygun bir zamanı bekliyordu. Bir taraftan da kendi endişelerini bize yansıtmamaya çalışıyordu.

Ateş çemberi tarafından sarmalanmış olan güzelim şehrimizdeki bir sabahın umut vaktinde, normal fiyatının dört katı parayla kiraladığı aracı, evin önüne getirdi babam. Bindiğimiz bu araçla evimizi geride bırakarak daha güvenli olabileceğini düşündüğümüz köyümüze doğru yola koyulduk. Halep’e iki üç saat mesafede bulunan ve Kobani’ye bağlı olan köyümüz, ismini Türkçeden almıştı. “Üçkardeş” ismiyle anılan köyümüze doğru harekete geçerken yollarda karşılaşabileceğimiz bütün tehlikeleri göze almıştık. Endişeyle dolu iki saatlik bir yolculuğun ardından köyümüze, Üçkardeş’e ulaştık. Topu topu üç beş hanesi olan köyümüzde dokuz on kadar ailenin oluştuğunu görünce yalnız olmadığımıza sevindik doğrusu. Demek ki bizden önce gelenler, tıpkı babam gibi düşünerek köylerine çekilmişlerdi. Can güvenliğimiz bir nebze olsun emniyetteydi artık ama köyde su ve elektrik yoktu. Yerleştiğimiz ev ise hayatımızı tam anlamıyla idame edebileceğimiz bir yapıdan çok uzaktaydı. Hele akşam karanlığının çöküşünden sonra ortaya çıkan enva çeşit haşere karşısındaki savunmasızlığımızın getirdiği çaresizliği anlatabilecek bir lisan yoktur herhalde. Her an bir haşere tarafından ısırılabilme ihtimali ile baş koyulan yastıkta ne kadar uyuyabiliniyorsa biz de o kadar uyuyabiliyorduk. Bu olumsuzlukları bir yana bırakın, köy yerinde yiyecek bulmakta da zorluk çekiyorduk. Ben bu hayata ağlayarak direnç kazanmaya çalışıyor ve böyle bir yaşam şeklini kabullenemiyordum. Asla alışamadığım bu hayata bir ay kadar katlanabildim. Ailem, içinde bulunduğum buhrana daha fazla dayanamayacağımı anlamıştı.

Direnme gücümün sıfıra indiği, ruhumun ise tam anlamıyla hırpalandığı günlerden birinin akşamında yeni bir karar verildi. Bu kararın temelinde benim zayıflığım mı vardı bilmiyorum ama nedeni ne olursa olsun benim için sevindiriciydi. Ablamla beraber bir diğer ablamın yaşadığı Mınbıc şehrine gidecektik. Karar verilen akşamın sabahına sevinçle uyandım ve ablamla beraber yola koyulduk. Yol boyunca hayalini kurduğumuz üç şey vardı;

Elektrik,

Su,

Haşereler tarafından bozulmayan rahat bir uyku.

Bunlara kavuşacağımızın sevinci, ablamızı görecek olmanın sevincinden daha fazlaydı desem yalan söylemiş olmam herhalde. Problemsiz bir yolculuğun ardından Mınbıc’de yaşayan ablamın evindeydik.

Mınbıc’deki ilk zamanlarımız yol boyunca hayal ettiklerimizle haşir neşir olarak geçti.

Ama kısa bir zaman sonra!..

Hayatımızın daha kolaylaşacağını ummuştum ama tabiri caizse yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumuzu anladım. Mınbıc’ın semalarında uçaklar belirmişti. Bu uçakları ilk fark ettiğimde askeri tatbikattır düşüncesiyle pek önemsemedim. Ancak o uçaklardan aşağılara ateş topları yağdırılınca, durumun vahametini kavradım ve ne yapacağımı bilemez duruma düştüm.

Anlayamıyordum!

Bir devlet, nasıl olur da kendi şehrinin üzerine bomba yağdırırdı!

Bu soruya cevap verebilecek bir bilgiye sahip değildim ve böyle bir bilginin asla olmadığına inanıyordum. Ki hala da bu duruma anlam verebilmiş değilim. Bir devlet, muhaliflerine ceza verirken olası yandaşlarına, yandaşları boş verin de kime ait olursa olsun, çocukların da yaşadığı bir yere nasıl olur da ateş yağdırırdı.

Hılat Talas hikayesinin yazı serisinin devamı edecek....

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle