Yarım Kalan Bir Hayat: Hılat Talas / HALEP -3

Hılat Talas hikayesinin yazı serisinin üçüncü bölümü...

Anlayamıyordum!
 
Anlayamıyorum!
 
Ve asla anlayamayacağım!
 
Hayatımda ilk kez uçak bombardımanıyla tanışmıştım. Savaş uçağından atılan bombaların çıkardığı gürültüyü ilk duyduğumda kulaklarımın patladığını sanmış ruhen darmadağın olmuştum. Savaş uçakları, gün geçmiyordu ki Mınbıc’ı bombalamasın. Yere düşen her bombanın çıkardığı ses, ruhumdan bir parçayı koparıyor gibiydi. Ruhumla beraber bütün bedenim lime lime oluyordu sanki. O hayra alamet olmayan uçak sesleriyle beraber kaldığımız evin bodrumuna inişimizi adeta otomatiğe bağlamıştık. Uçağa benzer bir sesi duyduğumuzda bile büyük bir irkintinin eşliğinde ve koşar adımlarla bodruma sığınır olduk. Anlayacağınız korkunun bütün hücrelerimize hâkimiyet kurduğu bir hayatın pençesindeydik artık.
Bu durum tam bir ay sürdü…

Bomba seslerinin ruhumdan koparabileceği bir parça kalmamıştı artık. Ruhen tükenmiş durumdaydım. Tüm berbatlığıyla beraber beni çökerten bir aylık sürenin ardından, denize düşen yılana sarılır misali yaşam şekline hiç alışamadığım köyün yolunu tuttum bir daha. Belki açlık vardı, belki elektrik ve sudan yoksunluk vardı, belki uykusuzluk vardı ama en azından, ruhumu paramparça eden bomba sesleriyle beraber yükselen çığlıkları duymayacaktım.

Topladığım pılı pırtımla apar topar çıktığım yolculuğu, yoldaki sıkıntıların yarattığı büyük bir korkuyla bitirdim. Ve sonuçta, bir ay önce sevinerek ayrıldığım köy yerine yine sevinerek döndüm işte.
Ruhumdaki gelgitlerin hükmettiği bir bedenle bir ay daha kaldım köy yerinde. İşte bu bir ay içinde nerelere sığınabileceğimizin hesaplarını yaptık hep birlikte. Bu hesaplarımız daha iyi bir hayat için değil, korku duymayacağımız bir hayatta kalabilmek içindi.

Asıl evi Halep’te olup üniversite hocalığı nedeniyle Kamışlo’da da ev tutmuş olan beş çocuklu abimin evi olacaktı bu kez ki istikametimiz. Muhacir olmuştuk artık. Savaş ve savaşın yaşattığı korkular, bizi bir yerden bir yere sürükler olmuştu. Kamışlo’daki durum da pek iştah açıcı değildi. Abimin kaldığı ev eski bir evdi ve özetle söylemek gerekirse, bizi insanca barındırabilecek bir durumda değildi ama mecburduk artık.
Sıkıntılı bir yolculuğun ardından abimin evindeydik. Elektrik ve sudan yoksunluk burada da vardı. Bu zorluklar bir yana dursun, temel gıda maddeleri ederinin üç beş katıyla satılıyordu. Telefon, internet gibi iletişim araçları tamamen iptal olmuştu. Dışarıyla haberleşebilme olanağından tamamen uzaktık. Ülkede ne olup bittiğini bilememenin yanında en yakınlarımızla iletişim kuramıyor ve onların hayatından da endişe duyuyorduk. Bu duruma iki ay direndik ama hayat bu şekilde de devam edemezdi.

Artık ne olursa olsun geri dönüşü düşünmeye başladık. Bu düşüncemizi paylaştığımız ebeveynlerimizi bin bir zorlukla ikna etmeyi başararak ablamla beraber Halep’e, ateşin içine geri döndük. Aylardan sonra geri döndüğüm evimizin duvarlarını öperek özlemimi gidermeye çalışırken bir daha asla bana ait olan yuvamdan ayrılmamayı düşünmüştüm. Daha önce çalıştığım fabrikaya tekrar müracaat ederek işime geri alındım. İşime döndüm dönmesine ama işe gidip gelirken kullanmak zorunda olduğum güzergâh, tam anlamıyla ateş hattının ortasındaydı. Yapacak bir şey yoktu ve ben bu güzergâhı her gün kullanmaya başladım. Kurşun yağmurları arasında işe gidip dönmek, olağan bir duruma dönüşmüştü sanki. Daha önce tanık olduğum bombardımanlardan dolayı tecrübeliydim ama tecrübe korkuyu azaltmıyordu. Gün geçmiyordu ki yol üzerinde insan cesetleri görmeyelim ve bu korkunç bir durumdu. Kullandığım yol güzergâhında patlayan bombaların eşliğinde başlayan kurşun yağmurlarına tanıklık eden sokaklarda ölüm kol geziyordu. Kimi zamanlarda ve farklı askeri gruplar tarafından kesilen yoldan evimize ulaşabilme imkânını bulamıyorduk. Böyle zamanlarda aracımızı geride bırakıyor ve ölümün kol gezdiği sokaklardan yürüyerek evimize ulaşmaya çalışıyorduk. Gölgemizden bile ürkerek adımladığımız sokaklar, kimi zaman kesiliyor ve bizleri çaresiz bırakabiliyordu. Sokaklarda uyuma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız zamanlar da olmadı değil. Geceleri tek parça uyku hayal olmuştu. Bomba seslerinin bölmediği geceler kalmamış gibiydi. Bırakın bombayı, en ufak bir tıkırtı bile beni çığlıklarla uyandırıp ağlama krizlerine sokar olmuştu.
Bu gidiş iki ay daha sürdü. Evimizin bulunduğu yer, Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçince bütün yollarımız kapandı. Bunun sonucunda yiyecek bulamayacak duruma bile düştük. Savaşın acımasızlığı, ruhumuzla beraber evimizi de sarmalamıştı artık. İş yerime gidecek bir yol kalmamıştı. Kavuşurken duvarlarını öperek rahatlamaya çalıştığım evimizden ayrılma zamanı gelmişti yine. Bin bir zorluk ve bin bir sıkıntıyla aldığımız kararın ardından, ben Kamışlo’ya, annem ve babam ise köye geri döndüler.
Halep’te yaşadığım korkular Kamışlo’daki gecelerimi de esir almıştı. En ufak bir sesle uykumdan uyanıyor ve ağlama krizlerine yakalanıyordum. Abim ve ablam, attığım çığlıklara uyanıp yanı başıma gelerek beni teskin etmeye çalışıyorlardı. Yaşadığım korkularla bozulan ruhsal dengemi yeniden kazanabilmem için benimle yakından ilgilenen ablam ve yengem, bir diğer taraftan ise üniversitede verdiği dersler uğruna 15 günde bir Halep’e gidip dönen abimin çok tehlikeli olmaya başlayan bu gidiş gelişlerini bitirmesi için çaba sarf ediyorlardı. Elektriksizliğin, susuzluğun, iletişimsizliğin, pahalılığın, bir ekmek uğruna girilen kuyrukların ve korkunun sarmaladığı bir hayata gözyaşlarıyla karşılık verdiğimiz bir zamanın ardından, abim, ablam ve yengemle beraber mevcut durumumuzu ve gidebileceğimiz, daha doğrusu sığınabileceğimiz yerleri enine boyuna konuşmaya başladık.

Köyümüzdeki yaşam, diri diri toprağa girmek gibiydi.

Mınbıc’de bomba yağmurları vardı.

Halep’te çatışmalar sürüyordu.

Kamışlo, bin bir sıkıntıyla beraber hayatımızı idame edebileceğimiz bir yapıdan çok uzaktaydı.
Aynı sıkıntıların yaşandığı diğer kentlerde ise sığınabileceğimiz bir adres yoktu.
Kendi yurdumuzda yurtsuz, kendi evimizde evsiz kalmış gibiydik.
Ve sonuçta Suriye’den, yani evimizden, yani yurdumuzdan ayrılmaya karar verdik.
Önümüzde iki seçenek vardı. Ya Irak Kürdistan’ına ya da Türkiye’ye gidecektik. Arapça ve Kürtçeyi biliyorduk ve bu yüzden Irak Kürdistan’ı bizlere daha mantıklı gelmişti.

Hılat Talas hikayesinin yazı serisinin devamı edecek....

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle