Yarım Kalan Bir Hayat: Mahir Ali / RAKKA 3

Mahir Ali hikayesinin yazı serisinin üçüncü bölümü....

23 Temmuz 2012

Oruç ayının üçüncü günü…

İftarı takip eden teravih namazından sonra düğmeye basıldı. Bir anda ayaklanan 7000 mahkûm, hapishanedeki her şeyi yakıp yıkmaya başladı. Beşer’in posterleriyle beraber ele geçirilen her şey tahrip edildi. Ve planlandığı gibi, hapishanedeki isyana müdahale eden Esed güçlerince dokuz mahkûm öldürüldü. Esed güçlerinin hapishane mesaisi sabaha kadar sürdü. Esed’in boşalttığı alanları sabah saatlerinde dolduran Özgür Suriye Ordusu, Halep’in kenar mahallelerine girmiş oldu. Hapishane’nin yakınlarına kadar sokulan bu ordu, Esed uçakları tarafından bombalanmaya başladı. Ancak bu bombalamalar, Özgür Suriye Ordusu’nu geri püskürtmeye yetmediği gibi bu ordunun, Halep’in yarısına yakın bir kısmını ele geçirmesine de mani olamadı. Hapishane isyanının başlamasından yedi sekiz saat kadar sonra içeriye müdahale eden özel timler, gaz bombalarını kullanmaya başladılar. Uluslararası anlaşmalara göre kullanımı yasak olan bu gaza maruz kalan mahkûmlar, felce uğramış gibi hareket yeteneklerini kaybediyorlardı. Bu gazın kullanımı yasaktı belki ama Suriye Devleti, bu yasağı dikkate alacak bir devlet değildi işte.

Asıl amacına ulaşan İsyan, bu şekilde bastırıldı. Mahkûmlara yönelik özel muamelelere de başlandı tabi. Yaklaşık 400 mahkûm, isyanı bastıran güçlerin özel ve farklı ilgisine(!) maruz kaldı. Hapishanenin etrafı Esed güçlerince kuşatılmıştı. Halep’e girmeyi başaran Özgür Suriye Ordusu ise hapishaneyi kuşatmış olan Esed güçlerini kuşatma altına almıştı. Bu kuşatmalardan dolayı da hapishaneye gıda taşıyan araçların mesaisi sona ermişti. Tüm mahkûmlarla beraber, hapishaneyi kuşatmış olan Esed güçleri de gıda sıkıntısı çekmeye başlayınca helikopterler devreye girdi. Esed’e bağlı helikopterlerle getirilen gıda maddeleri, havadan aşağıya atılıyor ve Esed güçlerinden artakalanlar mahkûmlara veriliyordu. Bizlere ulaştırılan gıdaların azlığından dolayı açlıkla karşı karşıya kaldığımız günler başladı bu kez. Yaşamak için, hapishaneye ait arazide yetişen otlara da zaman zaman müracaat ettiğimiz bir sürecin içine girmiştik. Bu şekilde geçmeye başlayan günlerdeki hayat, iyiden iyiye zora girmişti.

Bu şekliyle iki ayı doldurduğumuz bir sırada devlet televizyonundan verilen af haberi geldi. Beni de kapsayan bu afla salıverilmem gerekirdi ama kanunlarla uygulamalar arasındaki farklılığın yoğun olarak yaşandığı bu ortamda, aldığım habere pek sevinmedim doğrusu. Ama bu haberi takip eden birkaç günün ardından değiştirilen koğuşum, iyice ümitlendirdi beni. Siyasi mahkûmların arasından alınıp adi suçları işlemiş olan mahkûmların bulunduğu yere konuldum. Bu duruma sevindim tabi. Zira bu değişiklik, özgürlüğümün işareti olabilirdi.
Yer değişikliğimin gerçekleştirilmesinden birkaç gün sonra, serbest bırakılacağımın haberi geldi ama bu sefer de çıkış için hapishaneyi kuşatma altında tutan Esed güçlerinin arasından geçmenin zorluğu söz konusuydu. Benim durumumda olan başka mahkûmlar da vardı ve tahliye edildiğimiz anda vurulmamız işten bile değildi. İşte tam o sıralarda hapishanedeki açlığa çözüm getirmek amacıyla girişimlerde bulunan ve Suriye’nin bir yardım kuruluşu olan “Hilali Ahmar’ın” girişimleri ile hapishaneyi kuşatma altında tutan iki düşman güç arasında bir mutabakata varıldı. Ve 10 Ekim 2012 günü, benimde içinde bulunduğum 60 kişilik bir gurup mahkûmla beraber, Hilali Ahmar’ın oluşturduğu bir koridorun içinden geçmek suretiyle salıverildim. Eset güçlerinin kuşattığı alanı geçtikten sonra Özgür Suriye Ordusu’nun kuşattığı alana geldiğimizde, aramızda bulunanlardan 25 kişi, evlerine gitmek yerine bu orduya katılmayı tercih ettiler. Kalanlarla beraber, Özgür Suriye Ordusu’nun kuşattığı alanın dışına çıktığım an, iki yıl süren esaretimin bittiğini anladım ve…

Ve özgürlük!..

Karanlık zindanlarda süren esaretten masmavi gök kubbenin altındaki kuşlarla , ağaçlarla, çiçeklerle süslü olan özgürlüğe!..

Siyahtan beyaza gibi!

Siyahı yaşadıktan sonra elde edilen beyazın ne anlama geldiğini anlamak gibi!..

Gecenin zifiri karanlığından çıkıp gündüzün ışığını kucaklar gibi kucakladım özgürlüğü. Ve derinden aldığım nefeslerle, ciğerlerime özgürlüğü doldurdum.

Özgürlüğün sarhoşluğu ile geçen kısa bir yürüyüşün ardından, 15 kilometre kadar uzaklıkta bulunan Halep’e gitmek üzere bindiğim minibüsle yola koyuldum. 35 mahkûmla beraber bindiğim minibüs sıkış tıkış olmuştu. Ama bu sıkış tıkışlıktan rahatsız olan hiç kimse yoktu. Yol boyunca etrafı seyre daldım. Gördüğüm manzara çok kötü ve ürkütücüydü. Yıkılmış binalar, yakılmış araçlar, devrilmiş ağaçlar ve yol kenarlarında kana bulanmış cansız bedenler… Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçen alanlarda yaşanmış olan çatışmaların sonuçlarıydı bunlar. Halep’in içine girdiğimiz sıralardaki gözlemlerimde ise gördüklerimin tam tersi bir manzara vardı. Halep’in içi, hiçbir şey olmamış gibi yerli yerinde duruyordu.

Özgür kalmadan 15 gün önce Halep’te yaşanan bir patlamanın sağır edici sesi, 15 km ötede bulunan hapishaneye de aynı şiddetle gelmişti. Patlamayı merak edip sormuştuk tabi. Bomba yüklü bir araç, Nusra Cephesi tarafından ve Halep’in en büyük oteli hedef alınarak patlatılmıştı. Halep’teki ilk işim, bu otelle ilgili merakımı gidermek oldu. Otelin bulunduğu yere gittim ama o devasa otel, yerinde değildi artık.
Ailemi arayıp özgür kaldığımı ve ertesi gün Rakka’da olacağımı bildirmemden sonra, iki yıldır özlemini çektiğim evimin yolunu tuttum. Evim, Süryan Mıntıkası’ndaydı ve bu mıntıkada herhangi bir sorun yoktu. Evimin içine girdiğimde serbest kaldığıma inanmadım. Evimle, evimin eşyalarıyla hasret giderdiğim bir süreden sonra temiz bir duş aldım tabi. O güzelim duşun ardından yatağıma çekildim. Rahat ve bir o kadar huzurlu bir uykunun ardından sevinçle sabaha uyandım. Sabah güneşinin ışığıyla seviştiğim bir sürenin ardından da Rakka’da yaşayan ailemin yanına gitmek üzere evden ayrıldım.

Rakka’ya, otobüsten çok daha rahat ve konforlu olan trenle gidip gelirdim eskiden. Şimdi de trenle gidecektim ama tren biletini sorduğum anda güldüler bana. Kör ve sağırmışım gibi bir muamele ile karşı karşıya kaldım o anlarda. Sonra, ülkenin demir yolu ağlarının tamamen tahrip edildiğini ve uzun zamandan beri tren yolculuklarının yapılmadığını anlattılar bana. Hal böyle olunca, tek seçenek olarak kalan otobüse yöneldim tabi. Ve bulup bindiğim ilk otobüsle Rakka’ya doğru başlayan hareketim, tam yedi saat sürdü. 10 Tanesi Esed, 14 tanesi Özgür Suriye ordusu tarafından tutulan 24 noktada kontrollerden geçirildik. Kimlik kontrollerini yapan Esed güçleri, yaşı 25’e kadar olan gençlerin askerlik durumlarına bakıyorlardı. Ben de askerlik yapmamıştım ama yaşım 25’in çok üstünde olduğu için şüphelenmediler. Özgür Suriye Ordusu tarafından yapılan kontrollerde ise yolcuların kimlikleri, ellerindeki bir liste ile karşılaştırılıyordu. Bu yola, sabahın yedisinde çıkmıştım. Saat öğlenin ikisine vardığında Rakka, ufuktan göz kırpmaya başladı bana.
Rakka ufuktaydı ve ben oturduğum yerde duramıyordum. Oturduğum koltuktan ayağa kalkıyor, sanki daha iyi görecekmişim gibi başımı gövdemden daha öne uzatıyor ve öylece ufukta görünen memleketimi seyretmeye çalışıyordum. Şehrin girişindeki Fırat Nehri üzerinde bulunan Rakka Köprüsü’ne geldiğimizde, beni bekleyen bir kalabalık tarafından durdurulduk. Ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım tarafından oluşturulan bu kalabalığı gördüğüm anda sevinç ve gözyaşının birbirine karıştığı bir duygu denizinin içinde hissettim kendimi. Beni otobüsten indirip bağrına basan bu kalabalığın içinden yüzüme doğru fırlatılan şeker ve bozuk paraların eşliğinde, havaya sıkılan silahlarla sevinç gösterisi yapılmaya başlandı. Önce annem sarıldı bana, sonra da diğerleri. Hayata dönüşümü kutlayan bu kalabalığın eşliğiyle eve gelene kadar zılgıtlar çekildi. Bana duyulan sevginin boyutlarını yeni yeni anlıyor gibiydim ve bu beni daha da çok mutlu etmişti.

Eve geldiğim günden itibaren bir ay kadar süreyle dışarı çıkamadım. Zira yakınlarımın geçmiş olsun ziyaretleri, bir ay boyunca hiç kesilmeden devam etti. Evde geçirdiğim bir ayın ardından Rakka’da bulunan Fırat Üniversitesine iş başvurusunda bulundum. Öğretmenlik yapmak için yaptığım başvurunun kabulünden sonra da çalışmaya başladım.

Rakka’nın normaldeki nüfusu 300.000 civarındaydı. Dera’da baş gösterip yayılan iç savaşın ardından Rakka, çatışmalı ortamlardan kaçan insanların göçüne sahne olmuş ve bu nüfus bir buçuk milyona dayanmıştı. Bıraktığımdan beş misli fazlasıyla bulduğum Rakka için, bu anlamda seviniyordum. Demek ki insanlar, aradıkları huzuru burada bulmuşlardı.

Bir taraftan öğretmenlik yaparak işime bakıyor ve bir diğer taraftan da herkes gibi, ülkede olup bitenlere kulak kabartıyordum. Ülkenin her tarafı toz dumandı ama bu puslu hava, henüz buraya ulaşmamıştı. Rakka’da Esed’in hâkimiyeti vardı. Ancak Rakka’nın etrafı, Özgür Suriye Ordusu tarafından kontrol ediliyor ve bu ordunun şehre girebileceği konuşuluyordu. Bense bu ordunun Rakka’ya girmesini istemiyor ve girmesi durumunda her tarafın kan gölüne dönebileceğini düşünüyordum. Ama işler istediğim gibi seyretmedi tabi.

4 Mart 2013 günü, Özgür Suriye Ordusu şehre girdi ve şehirdeki Esed güçlerine karşı başlatılan saldırı öğle saatlerinde sona erdi. Esed güçlerinin tamamen çekilmesiyle Rakka, Özgür Suriye Ordusu’nun elindeydi artık. Bu yeni durumu zılgıtlarla karşılayan halk, şehre hâkim olan Özgür Suriye Ordusu askerlerinin üzerlerine avuç avuç pirinç serperek sevinç gösterisinde bulundu. Şehrin muhtelif yerlerinde bulunan Esed heykellerinin yerlerinden sökülmesi, zılgıtların eşliğiyle oldu.

Rakka’yı ele geçiren bu ordu, Tabka Hava alanını ve ardından 17. Fırkayı kuşatma altına aldı. 17. Fırka, Esed’e bağlı olup Telabyaz Sınır Kapısı ile Rakka arasında bulunan önemli bir askeri birlikti. 2004 yılındaki Kürt hareketine müdahale etmek için kurulan bu birlik, gerek Rakka açısından ve gerekse Özgür Suriye Ordusu’nun elinde bulunan Telabyaz Sınır Kapsı açısından önem arz ediyordu. Kuşatma altına aldığı bu iki noktayı ele geçirmek için tüm gücünü kullanan Özgür Suriye Ordusu, istediği sonuca ulaşamadı.
Rakka’yı ele geçiren Özgür Suriye Ordusu, tüm gücünü kullanmasına rağmen 17. Fırka ve Tabka Hava alanını Esed’in elinden almaya muvaffak olamayınca, Tabka’dan havalanan savaş uçakları, Rakka’yı bombalamaya başladılar. Esed güçlerinin çekilmesiyle beraber başlatılan ve bir yığın sivil insanın da ölümüyle sonuçlanan bu bombalamaları aklım almadı. Nasıl oluyordu da bir devlet, kendi insanının üzerine bomba yağdırıyordu, anlayamadım. Memleketimde hâkim olan huzur, Özgür Suriye Ordusu’nun geldiği gün içinde ve tam da düşündüğüm gibi bozulmuştu artık.

Yoğun olarak başlayan uçak bombardımanının sonucunda yükselen çığlıklara dayanabilecek kadar güçlü değildim. Hiç uzatmadım! Özgür Suriye Ordusu’nun gelişinden bir gün sonra, ailemin de onayını alarak Rakka’dan ayrıldım ve Halep’teki evime geldim. Halep’in merkezi, bıraktığım gibiydi. Dış mahallelerde çatışmalar vardı ama evimin bulunduğu yerde sükûnetin hâkimiyeti vardı. Halep’e geldikten sonra Rakka’da olup bitenleri, olanak bulduğum ölçülerle takip etmeyi de ihmal etmedim tabi.

13 Mart 2013 günüydü. Amcamın oğlu aradı beni. Verdiği haber kötüydü. Şam’dan Rakka’ya atılan bir füze, evimize isabet etmişti. Evimiz tamamen tahrip olurken annemle kardeşim yaralanmışlardı. Ama şükürler olsun ki hayati bir durum söz konusu olmamıştı. Haberi aldığım akşamın sabahında bulduğum bir otobüsle yola koyuldum. Rakka’ya ulaştığımda ilk uğrak yerim, hastane oldu. Annemle kardeşimi hastanedeki yaralı halleriyle görünce canım çok yandı ama hayatta olmaları, hissettiğim acıyı hafifletiyordu biraz. Annem ve kardeşimin sağlıklarıyla ilgili olarak edindiğim bilgilerin ardından evimizi görmek amacıyla hastaneden ayrıldım. Ama maalesef ki evimizin olduğu yerde, beton yığınından başka bir şeyi bulamadım. Anlayacağınız görebileceğim bir evimiz yoktu artık. Rakka ise 10 gün önce bıraktığım Rakka değildi. Tıpkı evimiz gibi, Rakka’nın da her tarafı yıkık dökük haldeydi. 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde bir halden bir hale dönen memleketimdeki nüfusun büyük bir bölümü de şehirden ayrılmıştı. Dera olayları sonrasında alınan göçlerle bir buçuk milyona ulaşan nüfus, 150-200 bin seviyelerine inmişti. Gözlerimden uzanan bakışlarıma dahi acı çektiren bu vaziyetle bir hayalet şehirdeydim artık ve bu hayalet şehir, doğup büyüdüğüm şehrin ta kendisiydi. Zindanda geçen iki yılın ardından geldiğim memleketimde, yeni ve de güzel bir hayat için başlangıç yaptığımı sanmıştım ama gelinen mevcut durumla hayatımın tamamen tarumar olduğunu anladım. Kaldırabileceğim sınırları aşan bir hüzünle abimin sağlam olan evine gittim.
Kiraya verdiğimiz eski bir evimiz vardı. Annemle kardeşimin tedavisini tamamladıktan sonra kiracımızı çıkarıp bu eve yerleştik. Uçak saldırıları hız kesmeden devam ediyordu ve bu saldırılar, bizler için olağan bir hale dönüşmüştü artık. Şam’dan atıldığı söylenen füzelerin yanı sıra günde en az on kez yapılan uçak bombardımanları ile yıkılan binaları ve bu binaların içerisinden yükselen çığlıkları, ne acıdır ki umursamaz bir hale gelmiştik. 2013 yılının oruç ayına bu vaziyetle ulaştık.

Asıl evimizin füze isabetiyle yıkılmasından sonra yerleştiğimiz eski evimiz, dört katlı bir apartmanın ikinci kattaki dairesiydi. Apartmanımıza bitişik nizamla komşu olan iki apartman daha vardı. Bu eski evden başka, başımızı sokabileceğimiz başka bir ev daha da yoktu zaten. Mübarek ramazan ayındaydık. Bütün vakit namazlarının ardından bu ateşin sönmesi için dua ediyorduk. Hele annemin kocaman kocaman açtığı avuçlarla Allah’a yakarışı vardı ki anlatamam.

Bir sahur vaktinden sonra salondaki kanepede uyuyakalmıştım. Saat, sabahın dokuzuna ulaşmıştı ama oruçlu bir halle kalkmaya pek niyetli değildim. Oruç ve uykunun rehaveti, beni uyumakta olduğum kanepeye yapıştırmıştı işte. Ve işte tam o anlarda kulakları sağır eden bir patlama ile yerinden sökülen pencere çerçevesi, büyük bir toz dumanla beraber üzerime düştü. Patlama sesiyle beraber uyandığım bu sabah vaktinde şoka girdim. Kaskatı kesilmiştim. Salonun içine dolan toz dumanla oluşan o korkunç sis perdesi, burnumun dibini dahi görmeme engel oluyordu. Nefes alırken ciğerlerime dolan şey, o ölüm kokan sisin tozu dumanıydı. Şok halinde geçen birkaç dakikalık sürenin ardından annemin de evde olduğunu hatırladım. Annemin hayatından duyduğum bir endişeyle fırladım yerimden. İçerdeki toz bulutundan dolayı göz gözü görmüyordu. Bir yere çarpmamak için olabildiğince öne uzattığım kollarımla beraber attığım ilk adımın eşliğinde, hayatından endişe duyduğum annemi çağırmaya başladım. Benimle aynı kaderi paylaşan annem de yine aynı vaziyetle karşılık verdi bana. Birbirimizin sesini duymuştuk ve ne tuhaftır ki o ruh halindeyken birbirimize duyurduğumuz sesimize sevinmiştik. Sese doğru attığımız adımların sonunda dokunabildik birbirimize. Ve o küçücük teması, muhabbet dolu sıkı bir sarılmayla bütünleştirdik.

Mahir Ali hikayesinin yazı serisi devam edecek....

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle