Yarım Kalan Bir Hayat: Mahir Ali / RAKKA 5

Mahir Ali hikayesinin yazı serisinin beşinci ve son bölümü....

Şubat 2014…
Daış, 500 kişilik bir gurupla Nusra ağırlıklı olan Özgür Suriye Ordusu’ndan koparak bu orduyla çatışmaya başladı. 10.000 kişilik Özgür Suriye Ordusu’nun içinde yer alan Nusra Cephesi, din birliğini öne sürerek Daış ile bir çatışmaya girmedi ve bu cephede yer alan askerlerin büyük bir bölümü Rakka’yı terk etti. Bir kısım Nusra askeri de saf değiştirerek Daış’a katılınca, Özgür Suriye Ordusu tamamen zayıfladı ve bir buçuk gün gibi kısa bir sürede Daış’a boyun eğmek zorunda kaldı. Daış’ın üstünlüğünü sağlayan nedenlerden biri de intihar saldırılarıydı tabi.

Rakka, tamamen Daış’ın eline geçmişti artık. Rakka’nın muhtelif yerlerinde bulunan Nusra bayrakları indirildi. Bunların yerine, daha önceleri valilik makamına çekilmiş olan bayrağını çeken Daış, Rakka’yı hilafet devleti olarak ilan etti. Ve bu ilanın ardından Rakka’daki yaşam, Daış’ın istediği gibi şekillenmeye başladı.

Her yer simsiyahtı artık.

Kadınlara çarşaf mecburiyeti,

Düğün yasak!

Sigara içmek yasak!

Ezanla beraber gelen namaz vaktinde, sokakta bulunmak yasak!

Namaz saatlerinde dükkânları açık tutmak yasak!

Kafelerde iskambil oyunları yasak!

Yasaklar, bu şekilleriyle uzayıp gitti.

Rakka, tamamen Daış’ın elindeydi ve bu yeni durum, yeni tuhaflıkları da beraberinde getirmişti. Rakka’yı her gün döven Esed uçakları ve füzeleri, günlük mesailerine ara vermişlerdi. Bizler, bu yeni duruma adapte olmaya çalışırken geçen iki aylık süre içerisinde, Esed’in hiçbir saldırısı olmadı. İki aylık bir sürenin ardından tekrar başlayan saldırıların şiddeti, eskisinden çok daha cılızdı. Bu cılız saldırılarda ise zarar gören Rakka halkıydı. Daış’a en ufak bir zarar söz konusu değildi. Bu saldırıların da faturası, tamamen halka kesiliyordu.

Daış hâkimiyetindeki yeni yaşama alışmaya çalıştığımız bir sırada, abimle beraber evden çıktık. Bize ait olan aracımıza binerek çarşının yolunu tuttuk. Şehrin orta noktasında bulunan kavşağa geldiğimizde karşımıza çıkan manzara, alışık olmadığım bir tuhaflıktaydı. Kavşağı saran kalabalık, kavşağın orta noktasına pür dikkat kesilmişti. İnsanlar, ellerindeki makinalarla bir şeylerin fotoğrafını çekiyorlardı. Doğal olarak ben de ne olup bittiğini merak ettim. Kavşağa geldiğimiz anda herkesin baktığı noktaya baktım tabi.

Bakmaz olaydım!

Başımı döndüren, midemi bulandıran, gözlerimin önünü karartan bir manzarayla karşı karşıya kalmıştım. Başı gövdesinden ayrılmış olan bir insanın teşhiriydi bu. Kesik olan baş, kavşağı saran demirlerden birine geçirilmiş, gövde ise başın asılı olduğu demirin dibinde duruyordu. Yerde duran gövdenin üzerine sarılmış olan bir karton parçasında ise, kafası kesilerek öldürülmüş olan bu zavallının sözüm ona işlediği suç yazılıydı. O lanet karton parçasındaki yazıları okuyamadım tabi. Öcü görmüş gibiydim. Hızla uzaklaştık o noktadan. Ve o günün ardından da kullanılan bu sergi alanı, farklı ve farklı olduğu kadar korkunç olan manzaralara sahne olmaya başladı. Bu lanet olası sahnede her gün oynatılan infaz filmleri, maalesef ki hep vizyonda kaldılar.

Korku ile dolup taşan bu süreç içerisinde Haziran ayına gelmiştik. Daış, Özgür Suriye Ordusu’nun bir yıl boyunca alamadığı 17. Fırkayı iki gün içerisinde zaptetti. Fırkanın ele geçirilmesinden önce burada bulunan yüksek rütbeli subayların, yiyecek getiren helikopterlerle kaçırıldığı ve askerlerin kendi başlarına bırakıldığı duyumları oldu. Bu duyumların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama ortadaki tek gerçek, Daış’ın burayı kanlı bir şekilde ele geçirdiğiydi. Esed’e bağlı bir yığın asker öldürülmüş ve 150 asker de esir alınmıştı. Esir alınan askerlerin sonu da çok vahimdi. Gövdelerinden ayrılan başları, birer mızrağın ucuna geçirilmiş ve Rakka’nın bildik kavşağında teşhir edilmişti. Bu teşhiri seyredebilecek bir yapıdan çok uzaktaydım ben. O lanet noktaya gitmedim.

17. Fırkanın ele geçirilmesini takip eden günler içinde, Özgür Suriye Ordusu’nun tüm gücüyle alamadığı Tabka Hava Alanı da iki gün içinde Daış’ın eline geçti. 17. Fırka ve Tabka’dan sonra, Esed’in uçak ve füze saldırıları birazcık yoğunlaştı ama bu saldırılarda zarar gören, yine Rakka halkı oldu.

Daış, Rakka ile beraber, çevredeki önemli noktalara da hâkim olmuştu artık. Halk, korku içindeydi ve bu korkunun nedeni birden fazlaydı. Bir taraftan uçak ve füze bombardımanına maruz kalan halk, diğer taraftan Daış’ın dayattığı yaşam şekliyle cebelleşmek zorundaydı. Dayatılan yaşam şekline uygun düşmeyen en ufak bir hareket, en büyük cezalarla karşılık buluyor ve bu cezalar, şehrin en büyük kavşağında teşhir ediliyordu. “Duvveret-ül Naim” adı verilen bu kavşak, el kesme, kafa kesme, kırbaçlama gibi cezaların en büyük sahnesi olmuştu. Bu sahnede sergilenen etkinliklerin seyircisi ise Rakka halkıydı. İnsanlar, seyrettikleri bu cezalara maruz kalmamak için dayatılan her şeye boyun eğiyorlardı.
Mevcut manzara 2014 yılının oruç ayına girilirken de devam etti. 2014’ün Haziran ayı sonlarında başlayan oruç, halkın korkularını hafifletebilecek bir uygulamaya sahne olmadı. Devlet televizyonundan verilen tarihleme ile orucun son günündeki teravih namazından sonra yapılan bayram planları da Daış tarafından neredeyse iptal ediliyordu. Sokaklara çıkan Daış militanları, ayın henüz görünmediğini ve bu yüzden ertesi günün bayram olmadığını ve tabi oruca devam edileceğini anons ettiler. Bu duruma en çok çocuklar üzüldüler tabi. Biz büyükler ise, ertesi gün oruç tutup tutmayacağımız konusunda yoğun bir iletişim trafiğine girdik. Açıkçısını söylemek gerekirse, ben oruç tutma niyetinde değildim. Ancak gece yarısına doğru, tekrardan anonslar yaptılar ve ertesi günün bayram olduğunu ilan ettiler. Aralarında bulunan bir din adamının müdahalesi ile yaptırılmıştı bu anons. Ve bu anonsu yaptıran din adamının, ilerleyen zamanlarda, kendi gurubunca öldürüldüğünü de duyduk.

Hayatın birçok alanında uygulamaya konulan yasaklar vardı. İnternet kafeler, bu yasakların dışındaydı ve normal mesailerine devam ediyorlardı. Evimizin bitişiğindeki binanın bodrumunda da bir internet kafe vardı. Ben de zaman zaman bu kafeye uğruyordum. Bu kafede geçirdiğim zamanı, Dünya’da ve Suriye’de olup bitenleri öğrenmek amacıyla harcıyordum. Kafede 6-7 adet diz üstü bilgisayar vardı. Normalde, geceleri açık olmayan bu kafenin sahibi komşumuzdu. Ama hemen hemen her gece, sahibiyle beraber birkaç komşunun da geldiği bu kafeye iniyordum. Kepengini içerden kapattığımız kafede, beraberce zaman geçiriyorduk işte.

Uykunun tutmadığı gecelerden biriydi. Saat, gecenin 12’sine gelmişti. Evden çıkarak aşağı indim. Kafenin kepengi, her gece olduğu gibi kapalıydı ama kilitli değildi. Kepengi açıp içeri girdim ve dışardan açtığım kepengi içerden indirerek kapattım tekrar. İçerde dört arkadaş vardı. Selam verip bir bilgisayarın başına da ben geçtim. Ülkenin muhtelif yerlerinde olup bitenleri anlamak için çeşitli sitelere girmeye başladım. İçerdeki arkadaşların da yaptığı buydu. Bilgisayarın başındayken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. Saat gecenin ikisine geldiği sıralarda bir de sigara yaktım. Tam da o sırada, kafenin kepengi dışarıdaki birileri tarafından açılıverdi. Kepengin açılmasıyla beraber irkildim ve büyük bir hızla sigaramı söndürdüm.

Uzun sakalları, bellerine sarmış oldukları patlamaya hazır bombaları ve ellerindeki uzun namlulu silahlarıyla içeri girenler iki kişiydiler. Büyük bir hız ve gürültüyle içeriye dalan bu iki militan, sert bakışlarının eşliğiyle silahlarını bize doğrulttular. Kaskatı kesilen bir vücutla ayağa kalktık. Kafenin içinde, sigara dumanıyla oluşan bir sis perdesi oluşmuştu. Biz beş kişiydik ama üçümüzün önünde kül tablaları vardı ve bu sis perdesinin bu üç kişiden kaynaklandığı açıkça ortadaydı. Militanların içeriye girmesiyle beraber içimize düşen korku, tüm bedenimizi titreten bir büyüklükteydi. Önünde kül tablası olmayan iki arkadaşı ayırdılar önce. Sonrada beni ve önlerinde kül tablası olan diğer iki arkadaşı alarak araçlarına bindirdiler. Ve ne tuhaftır ki bizleri alıp üzerinde El Husbe (Muhasebe) yazılı olan araçlarına bindiren bu iki militandan, sanırım ki biri İngiliz, diğeri ise Tunusluydu. El Husba olarak adlandırılan binaya götürüldük. Şarap, sigara, esrar, zina gibi suçları işleyenlerin mahkeme edilip cezalandırıldığı bu binada nezarethaneye bırakıldık.

Sabah ezanıyla beraber teyemmüm yaparak abdest aldık ve sabah namazını, bırakıldığımız hücrede kıldık. Sabah saat 10’a doğru hücreye gelen ve Suudi Arabistanlı olduğunu anladığım Daış militanı, bir yığın ayet ve hadisin eşliğiyle nasihatler etti bizlere. Ardından mahkeme edildik ve cezamız kesildi tabi. İşlediğimiz suç(!), sigara içmekti ve bu suçun cezası hafifti. Hafif olan bu ceza, düşük bir hızla sırta vurulacak 50 kırbaçtan ibaretti. Yine aynı hücrenin içinde, belden yukarımızı soydurdular önce. Ardından yüzümüzü çevirdiğimiz hücre duvarına dayandırdığımız ellerimizi, olabildiğince başımızın yukarısına taşıttılar. Bizler bu vaziyetle infaz edilmeye hazırlanırken, cezamızı infaz edecek olan militanının sağ koltuk altına Kuran-ı Kerim’i yerleştirdiler ve sağ eline kırbacı verdiler.

Sonra!

İlk 10 kırbaç, canımı çok yaktı. Sonrasını hissetmedim zaten.

Vücudum, tamamlanan cezamın ardından ağırlaşmıştı. Cezadan önce soymuş olduğum elbiselerimi giyerken çok zorlandım. Yine bir yığın nasihatin eşliğinde serbest bıraktılar bizi. Kırbaçlandığım bu binadan çıkarken bir gülme krizi tuttu beni. Evet evet, gülüyordum.
Dünya’ya gülüyordum!

İnsanlara, insanlığa gülüyordum!

Düştüğümüz bu hallere gülüyordum!

Kendi memleketimde ve içtiğim sigara için bir İngiliz ile bir Tunusluya yakalandığıma gülüyordum!

Yine kendi memleketimde, bir Suudi Arabistanlının verdiği cezayla kırbaçlandığıma gülüyordum!

Beni tutan bu garip gülme krizinin ardından annemi düşündüm bir an. Komşular, muhtemelen yakalandığımı söylemişlerdi. Zavallı anneciğimin benim yüzümden çekmediği kalmamıştı. Maruz kaldığım cezayı saklamaktan başka yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını düşünerek, evin yolunu tuttum.
Başımdan geçen bu olaydan dört gün sonra, Amerika uçaklarının bombardımanı başladı. Genellikle geceleri yapılan bu bombardımanlar, nokta atışlarla gerçekleştiriliyordu. Esed’in uçakları ve füzeleri gibi şaşırdıkları bir adresleri yoktu. “Bir bunlar eksikti” duygusuyla üzüldüğüm memleketimdeki hayat, tam anlamıyla zora girmişti. Pencereyi açıp dışarıya baktığım her an, gördüklerim karşısında neredeyse delireceğim bir zamanın içindeydim artık.

Hissettiklerim, tam anlamıyla berbat şeylerdi. Ya Esed’in askeri olacak, ya da ülkeyi terk edecektim. Yaşadığım alanda başka bir çıkar yolum yoktu. Esed yönetimi yüzünden çektiğim esaretin acıları bir yana dursun, Özgür Suriye Ordusu’nda bulunan askerler de kardeşlerimizdi ve ben bunlara karşı asla savaşamazdım.

Geriye tek bir çıkar yolum kalmıştı.

Ülke dışına çıkmak...

Kendimce verdiğim bu kararı annemle paylaştım. Çok sevindi kadıncağız. Ülke dışında gidebileceğim tek bir yer vardı. Türkiye! Mardin’in Kızıltepe ilçesinde akrabalarımız vardı ve ben onlara sığınabilirdim. İşte bu akrabalarımla irtibata geçtim önce. Ve sağladığım irtibatın ardından zaman kaybetmeden harekete geçtim.

4 Aralık 2014…

Rakka’dan ayrıldım. Tabka ve Mınbıc istikametiyle düştüğüm yolun sonunda Türkiye’ye geçerek Kilis şehrine, ardından da Kızıltepe’ye geldim. Geride bıraktığım hiçbir şeye üzgün değilim. Üzüldüğüm tek şey, sadece Annem…

Şimdilik Kızıltepe’deyim. Ne olacağımı bilmiyorum. Gelecekle ilgili bir fikre sahip değilim. Burada geçirdiğim kısacık zaman içerisinde, hayatın paraya dayalı olduğunu öğrendim. Ben, sevgiyi paranın üstünde tutan bir kültürle büyüdüm ama paranın üstünlüğünü burada öğrendim diyebilirim.
Esed’in zindanlarında geçirdiğim zaman içerisinde hayatın ne demek olduğunu öğrenmiştim. Burada geçirdiğim zaman içinde de annenin ne demek olduğunu anladım!

Sevginin, barışın, muhabbetin üstün olduğu bir gelecek ümidiyle hoşçakalın!

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle