Yarım Kalan Bir Hayat: Remzi Şami /ŞAM -1

Remzi 52 yaşında bir avukat. Kendi kıyameti olarak adlandırdığı bir günde sekiz aylık hamile eşi ile bir kızını kaybederken, hukuk fakültesinde okumakta olan büyük oğlunun aldığı yara sonucunda bir ayağını yitirmesine tanık olmuş. Asıl isminin yazılmasını istemedi Remzi. Hamile eşi ile bir kızını kaybetmesine rağmen kendi ülkesi ile ilgili korkuları devam ediyor. Ve korkularım kendim için değildir diyor. Şu an Türkiye’de ve güvende olduğunu ama Suriye’de kalan yakınlarıyla ilgili yaşanabilecek bir olumsuzluktan korktuğu için asıl isminin bilinmesini istemiyor. Suriye’deki hayatını ve bu hayat içerisinde başından geçen felaketi anlatması için sözü ona bıraktım. O kötü günlere döndüğü anlarda çok zorlandı ve neredeyse kurduğu her cümleden sonra ıslanan gözleri nedeniyle sık sık ara vererek anlattı Remzi.

Hafız Esed’in ölüm haberi halk arasında duyulurken fısıltı gazetesi devreye girmişti. Hiç kimse, bu haberi yüksek sesle dillendiremiyordu. Daha doğrusu hiç kimsenin bunu seslendirmeye cesareti yoktu. Fısıltı gazetesinden kulağıma ulaşan bu haberi duyduğumda, doğrusu sevinmiştim. Ancak bu sevincim, korkudan arınmamış bir sevinçti. Korkuyordum çünkü baba Esed’den sonra büyük kavgaların olabileceğini ve bu kavgalarda çok kan dökülebileceğini düşünüyordum. Benimkisi bir tahmindi ama bu tahminimin gerçeğe dönüşmesi, işten bile değildi. Zira biliyordum ki diktatörler, kendilerinden sonrasının da muhasebesini yaparlardı. Saltanatın kendi çevrelerinde kalması için her şeyi göze aldıklarını da biliyordum. Korkularımın temel nedeninde de bu bilgi vardı işte.

Suriye anayasasına göre cumhurbaşkanı seçilebilmek için 40 yaşını doldurmak gerekiyordu. Ancak baba Esed’in ölümünden bir gün sonra toplanan parlamentoda alınan kararla bu yaş, 34’e çekildi. Önüne gelen her şeyi otomatikman kabul eden Suriye Parlamentosu, alkışların parlamentosuydu ve ondan başka bir şey de beklenmezdi zaten. Anayasada yapılan bu değişikliğin temel nedeninde ise oğul Esed’in yaşı yatıyordu. Oğul Esed 34 yaşındaydı ve eski yasaya göre cumhurbaşkanı olamayacaktı.

Suriye ve Suriye halkı da baba Esed’den kalan bir mirastı(!) ve bu miras başkasına bırakılamazdı!
Demokratik seçimlerle(!) seçilerek milletin vekâletini alan parlamenterler de bu fikirdeydi ve asıl sahiplerine ihanet etmediler tabi ki.
Anayasa değişikliğinden sonra yapılan seçim(!) ile babasından boşalan koltuğa, oğul Esed oturdu. Suriye halkının önemli bir kesimi, yeni durumu içine sindiremiyordu. Ancak yine de oğul Esed’in başa geçmesi, halk tarafından iyimserlikle karşılanıyordu. Oğul Esed, göz doktoruydu ve dahası üniversite yıllarını gelişmiş bir demokrasiye sahip olan İngiltere’de geçirmişti. Muhtemelen İngiltere’de gördüklerinin bir kısmını Suriye’de de uygulayabilirdi. İşte bu beklenti, halkın bakışını iyimser kılıyordu. Bu açılarla ele alındığında iyi şeyler olabilirdi. Halk, oğul Esed’in bir yılan gibi sinsi olduğunu biliyordu belki ama demokratik bir ülke olan İngiltere’de geçirmiş olduğu zamanın onu değiştirmiş olabileceği ihtimalini de göz ardı etmiyordu.

Halktaki iyimserliğin umutları güçlendirdiği yeni bir dönem başladı ve bu dönemle beraber Suriye’nin entelektüellerinden bir kısmı siyasete girme olanağını yakaladı. Bu iyi bir şeydi. Hatta siyasi yayın yapan bir gazeteye dahi izin veridi. Siyaset yapma, ticaret yapma, dış dünyaya açılma gibi umutlar oluşmaya başladı.

İçinde bulunulan gerçek hayat ise, halktaki iyimserlikle şekillenen umutların tam aksine seyrediyordu. Esed ve etrafını saranların hâkimiyetiyle devam eden süreç içerisinde geçen her gün, demokrasi, siyaset, ticaret, özgürlük gibi kavramların bir hayal olduğunu gösteriyordu bizlere. Bu anlamda halkın üzerine kurulan baskılar, değişimle beraber gelen iyimserliği karamsarlığa dönüştürmekte gecikmedi. Yeni yönetime göre de Suriye halkı bir koyun sürüsünden ibaretti ve onlar da bu sürüyü güden çobandılar işte. Mevcut duruma aykırı bir ses çıkaracak olan koyunun da başı kesilirdi hani.

Yeşeren umutlarla başlayan süreci takip eden kısa bir zaman sonra, karikatürlerle ince ince siyaset yapmaya çalışan gazete kapatıldı. Elleriyle verdikleri bu özgürlüğü fazla bulmuştular anlaşılan. Yine yeni dönemle beraber siyasete getirilen kısmi özgürlüklerin neticesinde siyaset yapmaya başlayan ve yaptıkları siyasetle Beşer’e karşı olduklarını açığa vuran birçok genç, tutuklanarak hapse atıldı. Anlaşılan o ki; bu siyaset özgürlüğü, aykırı seslere sahip olanların deşifre olması için verilmişti. Ve açığa çıktıkları anda da kıskıvrak yakalanarak sesleri kestirilmişti işte. Ülkeye sözüm ona hükmeden alkış parlamentosunu aratmayacak bir güzellikle(!) kararı önceden belli olan mahkemeler kuruldu ve yakalanan bu insanlar, bu mahkemelerde yargılanarak(!) cezalandırıldı. Esed’e karşı siyaset yapmak büyük bir suçtu ve bu nedenle hâkim karşısına çıkarılan insanlar, bu suçun alasını işlemişlerdi işte. Zira bu mahkemelerde Esed karşıtlığı; din, ırk ve mezhep ayırımı yaparak halkı birbirine düşman etme ve zor kullanarak anayasayı değiştirme gibi suçlarla eşdeğer bir şeydi.

Esed yönetiminin bu uygulamaları karşısında birçok bilim adamı, gazeteci, üniversitelerin öğretim üyeleri ve yazarçizerler ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bu saydığım gurupların içinde bulunup ve tabi ki yeni yönetimle çıkar ilişkileri içinde olanlarsa kaldılar.

Remzi Şami hikayesinin yazı serisi devam edecek....

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle