Yarım Kalan Bir Hayat: Remzi Şami /ŞAM -3

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin üçüncü bölümü...

Herkesin içinde bir acaba vardı!

Diğer ülkelerde yaşanan ayaklanmalar, Suriye’de de yaşanacak mıydı?

Yaşanması durumunda ne olacaktı?

Tedirgin bir bekleyişle süren hayatta, herkesin burnuna kan kokusu geliyordu.

Halkın korku dolu bu bekleyişi sırasında ve Şam’ın orta yerinde bir gösteri daha gerçekleşti. Tayip Tizini adındaki bir öğretim görevlisinin önderliği ile toplanan üniversite öğrencileri ve öğretmenleri, özgürlük ve demokrasi adına harekete geçerek seslerini yükselttiler. Bu gösterinin ardından gelen haberler ise pek iç açıcı değildi. Gösteriye katılanların birçoğu teker teker tutuklanmıştı.

Halkın içine düşen özgürlük ve demokrasi ateşi, ufak ufak da olsa ülkenin çeşitli yerlerinde kendisini göstermeye başlamış, aykırı sesler duyulur olmuştu. Seslerin gürlüğü, korkunun da gürlüğü anlamına geliyordu. Suriye insanı, bir taraftan gösterilerle zikredilen taleplere onay veriyor, ama diğer taraftan da korkmak istemiyordu. Arzulanan demokratik ortamın gerçekleşmesi için yapılan talepler ile korku arasında gel gitler yaşayan halk, nerede duracağını kestiremiyor, aklı ile korkusu arasında sıkışıp kalmış bir görüntü çiziyordu.

Halk arasında yaşanmaya başlayan tedirginliğin üzerinden çok zaman geçmeden, bir ses de Dera şehrinden geldi bu kez. 2011 yılının mart ayında yükselen bu sesin temel nedeninde ise çocuklar vardı. Yaşları 11 ile 15 arasında değişen bir gurup çocuk, okullarının duvarlarına yazılar yazmışlardı.

“Esed defol!”

“Sıra sana geldi doktor!”

Okullarının duvarlarına bunun gibi sloganları yazan çocuklar, oyun oynadıklarını sanıyorlardı aslında. Bu oyunları ile hem kendi başlarına ve hem de Suriye halkının başına nasıl bir bela aldıklarının farkında bile değildiler. Bu oyuna müdahale eden emniyet güçleri, çocuklara nasihat edip eve göndereceklerine onları tutuklayıp türlü türlü işkencelere maruz bıraktılar. Anlaşılan o ki çocukların oyunu, emniyet güçlerini korkutmuştu. Koltuklarını kaybetme korkusunu yaşamışlardı belki de. Bu korku emniyet güçlerini öfkelendirmişti. Ve bu öfkeyle, çocukları her türlü eziyete maruz bırakmışlardı işte. Çocukların oyunlarına dahi tahammül edemeyen devlet yapılanmasına müracaat eden aileler, çocuklarının serbest bırakılması için her türlü çabayı sarf etmeye başladılar. Hatta torpil yapabilmek için çalmadık kapı bırakmayan ailelerin bu çabası, nafileden öteye gitmedi. Çocukların tutukluluk hallerinin devam etmesi, ülkenin altında biriken ateşi daha da gürleştirmişti. Ve sonuç olarak 18 Mart 2011 günü Cuma namazından çıkan Dera halkı, tutuklanan çocukların bir an önce serbest bırakılmasıyla beraber özgürlük ve demokrasi taleplerini dillendirmek amacıyla ayaklandı.

İşte bu ayaklanmanın başladığı gün, Suriye’nin ateşe düştüğü gündü artık. Ülkenin altında büyümüş olan volkanın lavları, Dera şehrinin çatlağından vatan topraklarına akmaya başlamıştı. Büyük patlamanın yaşanması an meselesiydi artık.

Dera halkının doldurduğu meydanlar, Esed güçleri tarafından ateş altına alınmıştı. Bu ateş, öfkeyi daha da büyüttü ve öfke büyüdükçe ayaklanmanın boyutu da büyüdü tabi. Yavaş yavaş isyana dönüşen bu gösteriler, Esed’in şiddetini de büyütüyor ve beklenen ok yaydan çıkıyordu artık.
Esed, bu isyanın temel nedenini teşkil eden çocuk işkencelerini görmüyor, suçu Türkiye, Amerika, Katar ve

Suudi Arabistan gibi ülkelere yüklüyordu. Esed’e göre, ayaklanmacılar ile bu ülkeler arasında bir ittifak vardı ve bu ittifakla Suriye’yi bozmak istiyorlardı. Esed’in bu görüşünü destekleyen yayınlar yapan devlet televizyonları, halkın nabzını düşüremiyordu. Tutuklamalar ve işkenceler tüm acımasızlıklarıyla başlamıştı. İnsan onurunu zedeleyen yöntemleri izleyen Esed, bu ülkenin bir evladı olduğunu unutmuş gibiydi. Ve bu unutkanlık sonucunda estirilen şiddetle yağdırılan ateş, yine bu ülkenin evlatlarını yakıyordu.

Suriye halkının tamamı ise Esed’in bir diktatör olduğunu biliyordu ve günün birinde bu diktatörlüğe mutlaka son verecekti. Zira Allah’ın ve halkın kuvvetine hiç kimse karşı koyamazdı. Dera’da başlayan isyan, Suriye’nin her tarafına yayılmaya başlamıştı. Yıllar boyu yaşadığı açık zindana sığmayan halk, korku prangalarından kurtulup şaha kalkmıştı sanki. Dera’dan Şam’a, Humus’tan Banyas’a, Rakka’dan Derılzor’a kadar her yerde isyan, her yerde kan ve her yerde gözyaşı vardı artık. Vatanın altında büyümüş olan volkan patlamıştı. Ülkenin tamamına yayılan kızgın lavlar, önüne gelen vatan evladını yakarak telef ediyordu. Her yer toz duman olmuştu. Milletini korumakla yükümlü olan yönetim, milletin kanını dökmeye ant içmiş gibiydi. Bu yemine harfiyen uyan devlet, bir akıl tutulmasına girmişti sanki. Küçük silahlarla halkın üzerine açılan ateş, devlet görevlilerinin içini ferahlatmamıştı ki tarihte emsali görülmemiş bir uygulamayla havalanan uçaklar, kendi şehirlerinin üzerine bombalar yağdırmaya başlamıştı. Çoluk çocuğu düşünmeden kendi halkının üzerine, karadan ve havadan ateş yağdıran bir devlet uygulamasıyla karşı karşıyaydık. Hürriyet ve demokrasi taleplerinden korkan devlet, çıldırmış gibiydi.

Demokrasi talepleriyle baş gösteren toplumsal gösterilere yapılan silahlı müdahaleler, bir kısım askerin de tepkisine neden olmuş ve Özgür Suriye Ordusu, bir bakıma bu tepkilerin sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Özgürlük ve demokrasi talebinde bulunan halkla bütünleşen bu ordu, yer yer Esed güçlerine karşı koymaya başlamıştı. Ancak Esed’in sahip olduğu silahlarla bu ordunun sahip olduğu silahlar karşılaştırıldığında, orantısız bir savaş söz konusuydu. Güçlü olan Esed, bu gücünü sadece Özgür Suriye Ordusu’na karşı değil, bu ordunun taraftarı olan sivil halka karşı da kullanıyor ve kendi şehirlerinin üzerine bombalar yağdırırken, günahsız sivil halkı ve dahası çocukları asla düşünmüyordu.

İşte bu sıralarda, yaşamakta olduğum Şam’ın geceleri, ateş ve kanla hareketlenmeye başlamıştı. Karanlığın basmasıyla beraber evlerinden sokaklara taşan gençler, yollara barikatlar kuruyor, buldukları tekerlekleri yakarak sokakları ateşe veriyor ve bu ateşin eşliğinde demokrasi taleplerini içeren sloganlarla seslerini yükseltiyorlardı. Emniyet güçleri ise bu gençlerin üzerine ateş ederek yükselen sesleri kısmaya çalışıyordu. Anlayacağınız akşam karanlığının örttüğü sokaklarda can güvenliği diye bir şey kalmamıştı. Geceleri her türlü tehlikeye ev sahipliği yapan sokaklar, gündüz saatlerinde sakindi.

Gün ışığıyla gelen sükûnetle beraber işime gidiyor ve akşam karanlığının çöktüğü saatlerde evime dönerek çocuklarımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Çocuklarımı, gecelerin puslu ve her an ölüm getirebilecek sokaklarından uzak tutmaya özenle çaba sarf ediyordum. Açtığım televizyonda verilen haberleri merak ve endişeyle izlerken, sokaktan gelen seslere de kulak kabartıyordum. Gerek televizyondan, gerek sokaktan ve gerekse fısıltı gazetelerinden alabileceğimiz hayırlı bir haberin hasretini yaşamaya başlamıştık. Ve bir hayırlı haber için ailece dua etmeyi de asla ihmal etmiyorduk.

Hayat devam ediyordu ama korku ve endişeyle devam ediyordu.

Kan ve barutun saçıldığı bir ortamda devam ediyordu.

Özgürlük ve demokrasi ateşinin yaktığı yüreklerle devam ediyordu.

Korku, barut, kan, özgürlük, demokrasi gibi kavramların beynimizde yarattığı karmaşa, tıpkı sokaklar gibi, tıpkı vatan gibi, ruhumuzu da puslu bir havanın içine sokmaya başlamıştı.

Sabah güneşi, gecelerin pusunu dağıtmaya yetiyordu belki ama görünürde ruhumuzun pusunu dağıtacak bir güneş yoktu. Ruhumuzda oluşan karanlığın etkisi, çocuklarımıza da sirayet ediyordu tabi ki. Sabah saatleriyle beraber okullarına giden çocuklarımızın tedirginlikleri, yüzlerinden okunur seviyelere çıkmıştı. Gerçi onlar, barutu, kanı, ölümü düşünemeyecek kadar küçük, kötülükleri anlayamayacak kadar saf ve tertemizdiler ama onların bu temiz dünyasını biz büyükler kirletiyorduk işte. Sokağa saldığımız anlarda ettiğimiz nasihatlerle geriliyordu çocuklar. Bu nasihatlerimiz olmasa belki de normal seyrinde devam ederlerdi hayata ama biz büyükler buna izin vermiyorduk işte.

Çok sevdiğim eşimle beraber, çocuklarımın anasıyla beraber inşa ettiğimiz evimizin duvarlarını sevgiyle, muhabbetle örmüştük. Üst üste gelen her tuğlanın altında, sevginin, saygının, muhabbetin karıldığı bir harç vardı. İşte böyle bir harçla inşa ettiğimiz yuvamızda çok mutluyduk. Çocuklarımızı, şiirle, müzikle, edebiyatla, dinimizin gerekleriyle ve kısacası sevgiyle büyütürken ülkeyi kaplayan ateş, hayatımızı alt üst etmişti.

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin devamı gelecek...

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle