Yarım Kalan Bir Hayat: Remzi Şami /ŞAM -4

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin dördüncü bölümü...

Şiir yerine bomba,

Müzik yerine savaş uçaklarının o uğursuz uğultusu,

Edebiyat yerine kan ve gözyaşı,

Ve dini konular yerine savaşı konuşmaya başlamıştı çocuklarımız.

İnşaat mühendisliğinin üçüncü sınıfında okuyan kızım ile hukuk fakültesinin birinci sınıfında okuyan oğlumdan ayrı iki kızım, bir de oğlum vardı ve altıncı çocuğumu da bekliyordum. Üniversiteli olan çocuklarımın korkusu, küçüklerden daha fazlaydı zira küçükler, olup biteni bir oyun olarak algılıyorlardı.
Savaşın başlamasıyla beraber kullanılan silahların çeşidi o kadar fazlaydı ki, her patlama farklı bir gürültü yaratıyordu. Önceleri bu seslerden korkan çocuklarım, sonraları bunu bir oyun aracı haline getirdiler. “Bu sesin hangi silaha ait olduğunu kim bilecek!” gibi oyunlar, normal zamanlarımızı dolduran şiirin, müziğin, edebiyatın, vicdan ve hoşgörü eğitimlerinin yerine geçmişti. Ve ben, bu duruma seyirci kalmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Öyle ya; hoşgörünün olmadığı, kan ve gözyaşının diz boyuna ulaştığı bir dünyada hangi şiir, hangi müzik, hangi edebiyat ve hangi vicdan çocukların sevgiyle büyümesine katkı sağlayabilirdi ki… Sık sık ve çok uzun sürelerle kesilen elektriğin yarattığı sıkıntı, çocuklarımı bilgisayardan ve bilgisayardaki oyunlardan da etmişti. Anlayacağınız; çocuklarımın şiiri de, müziği de, ilmi de, oyunları da savaştı artık.


20 Temmuz 2012 Cuma günüydü. Bu tatil günü, haftanın yorgunluğunu ve stresini atmam için iyi bir fırsattı. Bu fırsatı değerlendirecektim tabi ki. Cuma namazının kılınacağı saate kadar uyudum. Daha doğrusu uyumaya çalıştım. Zira sabah saatleriyle beraber Şam semalarında dolaşmaya başlayan savaş uçaklarının çıkardığı gürültü, uyumama engel oluyordu. Uçak sesleri çok fazlaydı ve o güne kadar böyle bir yoğunluğa tanık olmamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu yoğunluk beni ziyadesiyle ürkütmüştü. Suriye’nin diğer kentlerine hava bombardımanının yapılmış olduğunu biliyordum ve acaba diyordum! İçimi kemiren bu acabanın ardından da “yok, yok!” olmaz diyordum. Esed Şam’ın üzerine asla bomba yağdırmaz herhalde düşüncesiyle kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Beni uyutmayıp aklımı karıştıran bu gel gitlerle yatağımdan kalkarak abdest aldım. Sıkıntılı bir ruh haliyle caminin yolunu tuttum. Kılınan Cuma namazını takiben edilen duaların tamamında, ülkenin üzerindeki kara bulutların dağılması için Allah’a yakarışlar vardı. Cuma namazının bitimiyle camiden çıkan cemaat, her zamanki talepler adına sokağa döküldü. Farklı camilerden çıkan cemaatler sokakta birleşince daha da gürleşen sesin özeti, özgürlük ve demokrasi oldu yine.


Olağan hale gelmiş olan bu yürüyüşler başlarken, evimin yolunu tuttum ve akşama kadar geçen zamanımın tamamını çocuklarımla geçirdim. Akşam yemeğine hazırlandığımız saatlerdeki hava trafiğinin yoğunluğu, daha da artmıştı. Tepemizde dolanan savaş uçakları, çok alçaktan uçmaya başlamışlardı. Bu durum karşısında iyiden iyiye endişelenmeye başladım. İşte o anlarda içime sinen korkunun dolup taştığı bir yürekle dua ettim. Ülkem için, çocuklarım için, sekiz aylık hamile olan eşim için…


İçime düşüp içten içe beni kemirmeye başlayan sıkıntılar, akşam yemeği sonrasında da sürdü. Sabahtan bu yana tepemizde dolanan savaş uçaklarının hangi amaca hizmet ettiğini ve hele akşama doğru yaptıkları alçak uçuşların ne anlama geldiğini düşünürken daralan yüreğimi, iyi şeyler düşünerek rahatlatmaya çalıştım. İyimserlikle kendimi rahatlatmaya çalıştığımda ise daha önce bombalanan şehirleri hatırladım hep. Ve bu şehirlerde yaşanan acıları düşündükçe de içimdeki sıkıntı daha da büyüdü durdu.


Daha fazla direnemedim. Eften püften bir bahane üreterek eşimle çocuklarımı 200 metre kadar ötemizdeki kayın pederlerimin evine gönderdim. Kayın pederimin evinin bodrumu vardı ve olası kötü bir durum karşısında bu bodruma sığınabilirlerdi. Ne içimdeki sıkıntıyı ve ne de onlar için duyduğum endişeyi, hiç yansıtmadım hani. Çocuklarımı göndererek içime çömelen sıkıntıdan bir nebze olsun kurtuldum ve biraz daha huzurlu bir şekilde televizyonun karşısına geçtim. Bir bir gezmeye başladım kanalları. İyi bir haber alma umuduyla yaptığım bu gezinti sırasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. Saat 10 sıralarında çaldı telefonum. Arayan çocuklarımdı ve eve dönmek istiyorlardı. Akşam yemeğinden itibaren geçen zaman içerisinde hiçbir gürültü olmamıştı. Etrafta müthiş bir sükûnet vardı. İşte bu sessizliğin verdiği rahatlıktan olsa gerek, çocuklarımın bu isteğine karşı çıkmadım. Siz bilirsiniz dedim. Mahalleyle beraber eve de oturan dinginlik, çocukların eve gelmesiyle dağıldı biraz. Çocuklar için uyku zamanı gelmişti. Hava çok sıcaktı. Çocukların yatakları, daha geniş ve daha havadar olan salona serildi. Sekiz aylık hamile olan eşim de kendi yatağında uyumaya giderken ben salonda kaldım. Yataklarına çekilen çocukların gerisindeki duvara bitişik olan kanepenin üzerinden, sesini kıstığım televizyonun kanallarını bir bir gezerek izlemeye devam ettim. Saat 12’yi geçmiş, tarihe yeni bir gün daha eklenmişti. Uykum yoktu ve iyi bir haber alma ümidiyle televizyon izlemeye devam ederken zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildim. Saat iki sıralarında, eşim salona geldi. Oda da uyuyamamıştı. Oda sıcaksa çocukların yanına uzanıp yat dedim. Öyle de yaptı. Beni ise uyku tutmuyordu. Televizyona dalıp gittim tekrar. Beni tutmayan uykunun içimdeki sıkıntıdan kaynaklandığını düşünecek durumda değildim. Belki de gecenin sükûneti, bana bu sıkıntıyı unutturmuştu ama uyuyamıyordum işte.


Sokağın dinginliği, fırtına öncesinde yaşanan sessizliğin ta kendisiydi ama ben bunun da farkında değildim tabi. Çocuklarımın yanına kıvrılıp yatan eşimin salona gelişini takiben 15 dakikalık bir zaman geçmişti ki…

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin devamı gelecek...

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle