Yarım Kalan Bir Hayat: Remzi Şami /ŞAM -6

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin altıncı bölümü...

Ben kimdim?
Burada ne işim vardı?
Ne oldu?
Neden?
Hastane duvarının dibine yığıldığım anlarda kendime sorduğum bu sorulardan hiç birine cevap veremedim. Sadece Rabbime yalvardım. Beni bu kötü rüyadan uyandırsın diye…
Hastane polisinin hazırlaması gereken bir rapor için çağrıldığım anda rüyada olmadığımı anlayıp hayatın gerçeğine döndüm tekrar.
Hastane polisinin hazırlamış olduğu tutanakta bana bu acıları yaşatan faillerin meçhul olduğu yazılıydı! Bu tutanağın ardından gelen mahkeme tutanağında da bir değişiklik yoktu ve olamazdı da… Raporlarda yazılanları imzalattılar bana. Suriye’de çalışan bir avukat olarak, bu raporları imzalamaktan başka çaremin olmadığını(!) biliyordum zaten. Önüme konan tutanakları imzalamamın ardından verdiler, eşimin cenazesini. İki canlıydı ve iki canını da almıştılar elinden. Tek bedendeki iki canıma kıyıp ciğerimi yakanlara getirdiğim lanetlerin eşliğinde defnettim onu.
Nasıl geçirdiğimi bilemediğim üç günün ardından hastaneye gidip oğlumu aldım. Hamile eşimin adeta ölüme terk edildiği bir hastanede daha fazla bırakamazdım onu. Sahip olduğum imkânları kullanarak bir özel hastaneye yatırdım oğlumu. Tedavisini orada tamamlattım.
Hamile eşim ile gözümün nuru olan kızımın hayatları avuçlarımın içinden kayıp gitmiş, oğlum ise bir ayağından olmuştu. Çektiğim acıları anlayabilmek için insan olmak yeterlidir herhalde.
Geriye kalan çocuklarım için endişelerin en büyüğünü yaşamaya başladım. Hayatımızın bir parçasını kaybettiğimiz evde bırakamazdım onları. Evimizi, o harcında sevgi ve muhabbet olan yuvamızı terk ettim. Kalan çocuklarımla beraber, annemin yaşadığı eve yerleştim. Başka da ne yapabilirdim ki…
Bir yıl boyunca kapandığım evden dışarıya çıkmadım, çıkmak istemedim. Bu süre içerisinde işime de geri dönmedim ama benim durumuma düşen insanlara hukuki açıdan yardımcı olmaya çalıştım sadece. Küllenmeye niyeti olmayan acılarımla beraber geçirdiğim bir yılın ardından işime geri döndüm ama artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını biliyordum. Tatsız tuzsuz bir hayatın içinde debeleniyor ve iş yerime kerhen gidip geliyordum.
Kendim için değil, kalan çocuklarım için her an korku içindeydim. Tüm bedenimi saran bu korku çemberinin içinde geçirdiğim gecem gece değil, gündüzüm gündüz değildi. İliklerime kadar işleyen korku, çektiğim acıları bastırıyordu sanki. Benim için, dünya dönmüyor gibiydi artık. Vatanın her tarafına saran ateşe verecek başka odunum yoktu, olmamalıydı. Gecenin bir yarısında evime girip kızımla hamile eşimi benden çalan, oğlumun bir ayağın götüren o lanet olası davetsiz misafiri bir kez daha kaldıracak durumda değildim. Çocuklarımı koruma adına her şeyden sakınıyordum ama ülkede olup bitenlerle çevrede yaşananlar, yine de ürkütüyordu beni.
Korkuyordum!
Korkudan arınmak için elimden gelen her şeyi yapıyordum ama sonucu nafile oluyordu hep.
Acılarımla debelleşirken ben, bir kontrol noktasında durdurulan ve benimle aynı soy ismi taşıyan bir yakınıma beni soruyorlar. Bu sorgudan korkan yakınım “tanımıyorum” diyor. Bunu duyduğumda, devletin benimle hesabını kapatmadığını anladım zaten.
Korkunun egemenliği altına girdiğim bu günlerde, annemle beraber yaşadığımız eve baskın düzenleyen emniyet güçlerinin oğlumu sorması, bu korkularıma tavan yaptırdı yine. Bu olanların ardından benimle beraber oğlumun da hedef olduğunu anlamıştım.
Zaten bir ayağını kaybetmiş olan gencecik oğlum için, çocuklarım için, Şam’da kalamazdım artık. Biri doğmamış olmak üzere üç can almışlardı benden ve anlaşılan o ki hala doymamışlardı.
Fazla uzatmadım!
Çocuklarımla uzun uzun konuşarak bir karara vardık.
Verdiğimiz karar çok acı bir karardı ama bu acıdan daha fazlasıyla yüzleşebilecek cesaretimiz yoktu.
Yerimizi, yurdumuzu, vatanımızı terk edecektik!
Etrafımızdaki ülkeleri mercek altına aldık ilk olarak. Eksiğiyle fazlasıyla her şeyi düşünmemizin ardından verdiğimiz kararın adresini belirledik.
Kararımız Türkiye’ydi!
Türkiye ile ilgili duyumlarımız çok iyiydi. Türkiye’de çocuklarıma eğitim imkânının olabileceğini,
Türkiye’de, Suriyelilere değer verildiğini,
Ve en önemlisi;
Türkiye’de hayat kaygısı ile ölüm korkusunun olmadığını fazlasıyla duymuştuk.
Yakın uzak bir yığın insandan edindiğimiz bu duyumların neticesinde belirlediğimiz istikamete ulaşabilmek için kaybedecek zaman yoktu. Kaybettiklerimizden, çocukluğumuzdan, gençliğimizden, sevdalarımızdan, evimizden, yurdumuzdan firar etmek adına yapılması gerekenleri bir an önce yapmak için harekete geçtim. Üç beş gün süren çalışma ve hazırlığın ardından her şeyi tamamladım.
Karayolunu kullanarak ülke dışına çıkmaya cesaretim yoktu. Zira yolda yapılması muhtemel olan bir kontrolün kötü sonuçları ile karşı karşıya kalabilirdik. Bu yüzden hava yollarını tercih ettim ve 4 Mayıs 2014 günü bindiğimiz bir uçakla Kamışlo’ya geldik.
Daha önceleri Türkiye’ye gelen kardeşim, Kamışlo’nun hemen bitişiğinde olan Nusaybin’de yaşıyordu. Ben de çocuklarımla beraber Nusaybin’e gitmeyi planlamıştım zaten. Pasaportlarımız vardı ama Kamışlo Sınır Kapısı kapalıydı. Karşıya kaçak yollarla geçmekten başka çaremiz yoktu. Para karşılığında bulduğum bir rehber, Kamışlo yakınlarındaki Derik mıntıkasına getirdi bizleri. Hududu geçmek için geceyi bekledik. Gece karanlığının bastırmasıyla karşıya geçmek için başlattığımız yürüyüş Türk tarafındaki bir köyde bitecekti. Sınırın hemen dibinde olan bu köyden bir araç kiralayıp Nusaybin’e gidecektik.
(Gece karanlığında girdiğimiz yolun aslında bir mayın tarlasından geçtiğini kesinlikle bilmiyordum. Çocuklarımla beraber geçtiğim o yolun mayınlı olduğunu yeni öğrendim ve bu bilgiye o zaman sahip olsaydım asla bu yolu kullanmazdım diyebilirim.)
Gecenin karanlığıyla beraber hududu geçtiğimiz bu yolda ilerlerken, hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Bu filmle beraber nereden nereye diyordum kendi kendime. Ama bu filmi izlerken bile unutmadığım bir amacı taşıyordum ve bu amaç, çocuklarımı hayata ulaştırmaktan öte değildi. Geçmişi tamimiyle geride bırakıp onlara yeni bir hayat kurmalıydım. Başka da istediğim bir şey yoktu zaten.
Hududu aşıp Türk topraklarına geçmiştik ve bu topraklarda 100 metre bile ilerlemeden yükselen “dur” sesiyle etrafımızı saran Türk Askerlerine yakalandık. Biz onlardan korkmuyorduk. Zira ifadelerimizi aldıktan sonra bizi Nusaybin’deki kardeşime teslim edeceklerini düşünüyordum.

Remzi Şami hikayesinin yazı serisinin devamı gelecek...

loading...

YORUMLAR

  • Sosayl gıda yardım. Parası istiyorum.

Yorum Ekle