Yarım Kalan Bir Hayat: Xabat Talas / HALEP-14

Xabat Talas hikayesinin yazı serisinin ondördüncü bölümü.

2013 yılının ağustos ayıydı. Abimi Duhok’a uğurladık. Oradaki bir arkadaşının aracılığıyla abime Duhok Üniversitesi’nde iş ayarlanmıştı zaten. Abim burada iki üç ay kadar çalıştıktan sonra buranın hem kendisine hem de bizlere uygun bir yer olmadığını anlamış ve fikrini Türkiye’den yana değiştirmişti. Bu fikrini bizlerle telefonda paylaştı. Bizler, abime bağlıydık ve onun vereceği son karara göre beklemeye başladık. Aynı yılın son ayına yaklaşırken Artuklu Üniversitesi ile bağlantısını tamamlayan abim, Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye geçiş yaptı. Duhok’ta geçirdiği zaman ona mutsuzluk vermişti. Türkiye’ye geçtiği anlarda o mutsuzluğu üzerinden atmıştı.

Artuklu Üniversitesi’nde işe başladıktan sonra zaman kaybetmeden Kızıltepe’de ev tutan abim, mevcut durumdan bizleri de haberdar etti. Evimizden, köyümüzden, şehrimizden koptuğumuz gibi ülkemizden de kopma zamanımız gelmişti. Hayata yolculuğumuz başlayacaktı artık. Pılı pırtımızı toplayarak sığındığımız Kamışlo’dan buruk bir sevinçle ayrıldık. İlk istikametimiz Kobani mıntıkasındaki köyümüzdü. Sıkıntılı bir yolculuğun ardından köyümüze ulaştık. Abim de buraya geldi. Köyde geçirdiğimiz iki günün ardından Carablus Sınır Kapısı’na, oradan da Türkiye’ye geçiş yaptık.

Türkiye topraklarına girdiğimiz anda hayatı yakalamış gibiydik ama geride bıraktıklarımızın hüznü de yağmur olup gözlerimden yağmıştı. Ama ruhumdan gözlerime sirayet eden bu hüzün, kız kardeşimin sevincinde boğulup gitti. Özellikle Halep’te yaşadıklarından dolayı ruhu paramparça olan kardeşimin sevincine tanıklık etmem, duyduğum kederi teskin ediyordu. Adeta hayatı soluyarak süren yolculuğumuz, akşamın 10’una kadar sürdü. Huzur dolu bu yolculuğun ardından, abimin Kızıltepe’de tuttuğu evdeydik. Ev, birçok yönüyle yorgunluğumuza cevap verebilecek güzellikteydi. Aylardan sonra ilk kez rahat ve huzurlu bir uyku çekerek yitirmediğimiz umutlarımızla sabaha uyandık.

Yeni bir ülke, yeni bir şehir ve yeni bir ev! Savaşın kalplerde yaşattığı sonbaharda, ağaçlarından dökülen yapraklar gibi rüzgâra kapılarak buralara savrulmuştuk. Hüzünden arındıramadığımız bir huzur içinde geçirdiğimiz gecenin ardından gelen yeni gün, bizler için yeni bir hayatın başlangıcıydı artık. İlk iş olarak, abim ve yengemle beraber ev için ihtiyaç duyduğumuz öteberileri almak için çarşıya çıktık. Ben yapılacak olan alışverişten çok yeni yerleştiğimiz ilçeyle ilgili meraklarımı gidermek istiyordum. Çıktığımız çarşı pazarı meraklı gözlerimin süzgecinden geçirdim. Kızıltepe, duyduğumdan ve umduğumdan çok farklıydı. Küçük bir kasaba beklerken karşıma her türlü imkâna sahip olan koca bir şehir çıkmıştı ki bu benim için sevindirici bir durumdu.

Ülkemizden gelecek haberlerin yanı sıra abimin işine de bağlı olarak, buralarda daha ne kadar kalacağımızı bilmediğimizden dolayı buradaki hayata alışmamız gerektiğini biliyorduk. Bu uyumun sağlanabilmesi için Türkçeyi öğrenmemiz gerektiğini düşündük. Gerçi çarşı pazar herkes Kürtçe konuşuyordu ve bu anlamda bir yabancılık çekmedik ama Türkçeyi de konuşabilmenin gerekli olduğuna inanıyordum. Abim ve yengemle çıktığım alışverişler sırasında Türkçeyi nasıl öğrenebileceğimi sormuş ve Kızıltepe Halk Eğitim Merkezi’nin adresini almıştım. Ancak buraya müracaat etmemiz halinde bizlerden ücret talep edilebileceğini düşünmüştüm. Geçen birkaç günün ardından, Türkçe dersi veren bir öğretmenin de ismini öğrenmiş ve bu öğretmenden ders almanın daha faydalı olabileceğine inanmıştım. Çok da zaman kaybetmeden kız kardeşim Hılat’ı da yanıma alarak bu öğretmeni buldum. Talebimizi dinleyen öğretmen, vereceği derslerin karşılığında her birimiz için 800 lira istedi. İkimiz için tutar 1600 liraydı ve elimizde bu kadar para yoktu. Ben, avukatlık mesleğimi burada icra edemeyeceğimi biliyordum. Kız kardeşim ise bankacılık ve finans mezunuydu ve kendi alanıyla ilgili bir iş imkânına sahip olabilirdi. Bu yüzden ilk olarak onun Türkçe öğrenmesi daha mantıklıydı. Elimde bir tek bileziğim vardı. İşte bu bileziği satıp kız kardeşimi öğretmene göndermek için harekete geçtim. Bilezik 600 lira tutuyordu. Geri kalan 200 lirayı da dersler esnasında kız kardeşimin de elindeki tek bileziği satarak tedarik edebilecektik. Gerçi abimden de bu parayı talep edebilirdik ama onun da beş çocuğu vardı ve kazandığını anca çocuklarına yettirebilir düşüncesiyle istemeye kıyamadık. Bilezik satma muhabbetiyle başlattığım girişimim sonuç vermedi. Canım kardeşimin gönlü razı olmadı işte. Kendimi onun için feda ettiğimi düşündüğünden bu isteğimi kabul etmedi. Ya beraber gideriz ya kalırız diyordu. Kardeşimi ikna edemedim.

Rotamız Kızıltepe Halk Eğitim Merkezi’ne döndü tekrar. Orada bizden ne kadar para isteneceğini bilmiyorduk ama sormakta fayda vardı.

Xabat Talas hikayesinin yazı serisi devam edececek...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle