Yarım Kalan Bir Hayat: Xabat Talas / HALEP-8

Xabat Talas hikayesinin yazı serisinin sekizinci bölümü.

Hazırlıklarımız başladı!

Gün içerisinde yaşanan çatışmaların hangi saatlerde yoğunlaştığına ve hangi saatlerde durulduğuna dair yaptığımız gözlemlerin ardından evimizi terk edeceğimiz saati belirledik. Annem, babam, kız kardeşlerim, Tabka şehrinden gelen abim ve yengemle beraber her anlamda tamamladığımız hazırlıkların ardından gelen bir şafak vaktinde, babamın kiraladığı araca binerek yola koyulduk. İşte o saatlerde söken şey şafak değil, evimizden sökülen bedenlerimizdi sanki.

Bu şafak vakti çok farklıydı!..

Bu şafak vaktinde, insanın içini ısıtan tatlı bir aydınlık yoktu!..

Bu şafak vaktinde, usulca esen rüzgarın yırttığı bir sükunet yoktu!..

Bu şafak vaktinde, insanoğluna gülümseyen bir güneş yoktu!..

Bu şafak vaktinde, okunan sabah ezanının makamı bile farklıydı ve bu ezandan ruhlarımıza yansıyan bir manevi huzur da yoktu!..

Bu şafak vakti, çok farklıydı çoook!..

Kan ve barutun esir aldığı Halep’teki yuvamızdan ayrıldığımız bu şafak vaktinde, bir parçamızı geride bırakmış gibiydik. Annem ile babam sevinçliydiler ama bizler ebeveynlerimizin bu sevinçlerine ağlayarak karşılık veriyorduk. Ve biliyorduk ki onların bu sevinci, bizlerin hayatını emniyete alabilecek olmanın bir sonucuydu. Bizlere pek belli etmeseler bile aslında onlar da hüzünlüydüler ama bizleri hayata kaçırmanın onlara verdiği sevinç, bu hüzünlerine baskın geliyordu işte.

Yanmış arabalar, bombalanarak harabeye dönmüş binalar, kan, barut ve hayaletlerin kol gezdiği yollardan hareketle geçen soğuk bir yolculuğun ardından köyümüze ulaştık. “Üçkardeş” ismiyle anılan köyümüze ulaştığımızda başka ailelerin de gelmiş olduğunu görünce, atalarının toprağına sığınma yolunda yalnız olmadığımızı anladık. Köyümüz, tarla tarımının yapıldığı bir arazinin üzerinde kurulu olup gölgesinde oturulabilecek bir tek ağaca bile sahip değildi. Her tarafı ekim alanı olarak değerlendirmiş olan atalarımız, maalesef ki gölgesinde oturulabilecek bir tek ağaç bile dikmemişlerdi. Hal böyle olunca, güneş ışıklarını tam anlamıyla emen araziden yansıyan sıcaklık, havanın ısısını bir kat daha arttırıyordu. Köyde su sıkıntısı da vardı ve kesik olan elektrikler de bu sıkıntının cabasıydı. Ağacı, suyu, elektriği bir yana bırakın, yiyecek bulmakta bile zorluk çektiğimiz bu köy hayatına, berbat bir vaziyette bulduğumuz evimizi temizlemekle başladık. Etrafı kavuran güneş çekildikten sonra köyün üstüne çömelen akşam karanlığı, işimizi daha da zorlaştırmıştı. Bu karanlık örtüyle beraber ortaya çıkan enva çeşit haşerenin kol gezdiği evde uyuyabilmek bile imkânsız gibiydi. Kız kardeşlerim, hiç de alışık olmadıkları bu ortama ayak uyduramıyor ve gizliden gizliye çekildikleri köşelerde ağlıyorlardı. Aslında ben de tıpkı onlar gibi gecenin karanlığından ve bu karanlığı dolduran haşerelerden korkuyordum. Ancak bir abla olarak bu korkumu onlara belli etmemek için müthiş çabalar sarf ediyor ve onları teselli ederek içinde bulunduğumuz koşullara alıştırmaya çalışıyordum.

Xabat Talas hikayesinin yazı serisi devam edececek...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle