Yarım Kalan Bir Hayat: Zehra Ahmet Abdullah / HALEP-1

Zehra Ahmet Abdullah hikayesinin yazı serisinin birinci bölümü.

Aslen bir Arap kadını olan ve Arapçanın dışında başka bir dil bilmeyen Zehra’nın yaşadıklarını duyup öğrendiğimde şaşırdım biraz. Bu şaşkınlığım, Zehra’nın görüntüsü ile yaşamış olduğu şok edici acıların bir birine uzak olmasından kaynaklanıyordu. Yaşadığı korkulara ve acılara inat hayata her an gülümseyen gözlerle bakıyor ve dimdik ayakta duruyordu Zehra... Bakımlı dış görünüşü, yaşadığı acıları örten bir makyaj gibi duruyor.

Zehra, yaşadıklarını Arap harfleriyle yazdığı bir sayfalık kâğıda sığdırarak verdi bana. Yazdıklarını bana teslim ettikten hemen sonra da Kızıltepe’den ayrıldı. Ve onunla konuşma imkânım, ne yazık ki olmadı. Zehra’nın bana bıraktığı notları, diğer öğrencilerimden birine tercüme ettirmek zorunda kaldım. Zehra’nın yazdıklarından öğrendiklerimi, biraz da empati yaparak kattığım duygularla aktarıyorum şimdilik;

Bismillahirrahmanirrahim

24 Temmuz 2012 günü çok sert bir gündü. Halep’te yaşanan bu sert gün, hiçbir Haleplinin hafızasından asla silinmeyecektir. O kara gün ile ardından yaşananlara bire bir tanık olmam hasebiyle bu anlamdaki hayatımın özetini dahi anlatmaya kalkarsam, ağzımdan dökülecek olan kelimeler bile sıkılıp üzülür.

Dera olaylarıyla başlayıp devam eden ve hala da sürmesi beklenen bu pis savaşın sevimsiz yüzü, hayır ve bereketin İslam âlemindeki timsali olan oruç ayının dördüncü gününde göründü bizlere. Kap kara bulut kümeleri gibi Halep semalarında beliren uçaklardan yağdırılan bombalar ve bu bombalara eşlik eden tank topları ile yaratılan cehennem ateşinin tam ortasında kalmıştık. İsabet alan her yer bir anda çamura dönüşürken içindeki canlıları, çoluk çocuk demeden yok ediyordu. Ateşin düştüğü yerden yükselen kara dumanlar, hiçbir günahı olmadan yananların bedduası gibi yükseliyordu.

Arap baharı olarak nitelendirilen cehennem ateşinin yüreğimize düşmesinden önceleri, içinde bulunduğum mütevazı hayatta çok sevdiğim ve de başarılı olduğum kuaförlük işiyle meşguldüm. İnsanların güzel taraflarını ortaya çıkararak kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor ve bu vesileyle ben de mutlu oluyordum. Anlayacağınız mutluluk alış verişi yapan bir işle meşgul olan bir insanken, mutsuzluğun en ağır ve en acısına maruz kalmıştım işte.

Güzel Halep’in başına çömelen o kara bulutlardan dökülen ateş, düştüğü her yeri yakarken ardında acıyla kıvranan bir yığın yürek bırakıyordu. Acıyla kıvranan bu yüreklerde büyüyen nefret, önü alınmaz bir kine dönüşerek bu acımasız savaşı büyüttükçe büyütüyordu. İnsanların kontrol edemedikleri öfkeleriyle beraber büyüyen savaşın orta yerinde kalan evimiz ise güvenilir olmaktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyordu. Sabah saatleriyle başlayan ateş yağmuru, evimizin bulunduğu mıntıkayı sarmalıyor ve bu sarmalın içinden akan kanın süzüldüğü toprak, dağlanan yüreklerden yükselen feryatların eşliğindeki göz pınarlarıyla sulanıyordu. Birbirine karışan kan ve gözyaşları ile kokan toprak, ancak Allah tarafından dökülecek bir suyun hasretiyle inim inim inliyordu.

Zehra Ahmet Abdullah hikayesinin yazı serisi devam edececek...

loading...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle