Yarım Kalan Bir Hayat: Zehra Ahmet Abdullah / HALEP-3

Zehra Ahmet Abdullah hikayesinin yazı serisinin üçüncü bölümü.

Halep iki parçaya bölünmüştü. Bir parçası Esed’in diğer parçası ise Özgür Suriye Ordusu’nun elindeydi. Bizler, kimin Esed’e, kimin Özgür Suriye Ordu’suna ait olduğunu bile bilecek durumda değildik. Ateşin nereden geldiğini de nereden gelebileceğini de bilmeyen insanlar, kendilerini kimden ve nasıl koruyabilecekleri konusunda da çaresiz durumdaydı. Halep’te hayat, pamuk ipliğine bağlanmıştı adeta.

Yaşadığım noktadaki tüm insanların işe gidiş dönüşlerinde kullandıkları, daha doğrusu kullanmak zorunda kaldıkları tek bir yol vardı. Ben de herkes gibi zorunlu olarak bu yolu kullanıyordum. Bu yolun bir tarafı Esed güçlerince kontrol edilirken diğer tarafı ise Özgür Suriye Ordusu’nun elindeydi. İşte bu yolu kullandığım her an, kendimi İsrail bombardımanına maruz kalmış bir Filistinli gibi görüyordum!

Ama maalesef ki bizi vuran İsrail değildi!

Biz birbirimizi vuruyorduk!

İşin acı tarafı da buydu zaten!

Kardeş kardeşi vuruyordu!

Kardeş kanı dökmekten daha acı bir şey de olamaz zaten!

Sırat köprüsünü andıran o ölüm yolunun her iki tarafına yerleştirilen kanaslar, neredeyse keyfe keder kullanılıyordu. Ve ben günde iki kez bu yolu kullanmak zorundaydım. Kanasların karşılıklı olarak ateşlendiği anlarda o yoldan geçenler vurulabiliyorlardı. Buradaki hayat acı bir hayattı. Her an vurulup ölebileceğini bildiği halde mecburen bu yolu kullanan insanların durumu, içi timsahlarla dolu olan bir dereden karşıya geçen ceylanların durumundan farklı değildi.

Bulunduğumuz yerde feryatların yükselmediği gün kalmamış gibiydi. Yere düşen bombaların yarattığı gürültü, yüreğime düşen feryatların gürültüsü yanında çok silik kalıyordu.
Her yer toz dumandı,

Her yerde gözyaşı ve her yerde kan vardı,

Evler, ağaçlar, çiçekler, yollar ve en önemlisi ruhlarımızla beraber her şey ama her şey param parçaydı artık!

Yaşamımız, bu sarmalın içinde ve her an ölüm korkusu hissiyle devam edemezdi. Her an ölümle burun buruna olduğum bir yerde daha fazla kalamazdık. Bunun için daha emin bir yere taşınmak zorundaydık ama bu tüm ölümcül durumlara rağmen babam buradan ayrılmayı istemiyordu. Doğup büyüdüğü bu toprakları terk etmek çok zor geliyordu ona. Bu puslu havanın gelip geçici olduğuna kendisini inandırıyor ve bu inancını bir bahane olarak bizlere sunuyordu. Bizlerin Halep’ten ayrılma taleplerine epeyce direnen babamın direncini erkek kardeşlerim kırdı sonunda. Babam, Halep’ten ayrılmaya ikna olduktan sonra başladı hazırlıklarımız.

Annemin babası Mısır’ın İskenderiye kentinde yaşıyordu. Bu nedenle bizler de orada bir ev edinmiştik. Ev kendi evimizdi ve Mısır’a hiç yabancı değildik. Doğal olarak gideceğimiz tek adres de orasıydı. Erkek kardeşlerim Halep’te kaldılar. Onların Halep’te kalmasına gönlümüz razı değildi ama işlerini yoluna koyduktan sonra nasıl olsa geleceklerdi. Babamsa aksini düşünüyordu zaten. Çok uzun sürmeden hayatın normale döneceğine inanıyor ve bu normalleşmeyle beraber geri döneceğini düşünüyordu.

Babamın inandıkları için dua ederek Halep’ten ayrıldık. Annem, babam, ben ve küçük kardeşimle beraber İskenderiye’deki evimize yerleştik ama aklımızı Halep’te kalan iki erkek kardeşimden de koparamadık.

Kan ve barut kokusunun olmadığı bir havayı soluyarak huzur içinde yaşamak adına geldiğimiz İskenderiye’de geçirdiğimiz bir haftanın ardından gelen haber, bizleri can evimizden vurmuştu. Adeta ardımızdan gelen bu haberden daha kötüsü olamazdı zaten. Halep’teki Cuma namazının ardından çıkan çatışmalarda, katil bir silahtan fırlayan kurşunun şaşırdığı adres, erkek kardeşlerimden birinin bedeni olmuştu. Canım kardeşimin vurulduğu yerde yığılıp can verdiği haberiyle baygınlık geçiren annem ve tir tir titremeye başlayan babamla beraber girdiğimiz şok, bizleri allak bullak etmişti. Halep’teki yüreğimize düşen ateş, İskenderiye’deki evimize kıyameti getirmişti.

Zehra Ahmet Abdullah hikayesinin yazı serisi devam edececek...

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle