YOLA KOYUL, ZİRA İNSAN YOLDA TERBİYE EDİLİR

Neden sahada olmadıklarını, niye alana inmediklerini sorduğum kardeşlerden genelde; “hazır değilim, kendimi yeterli görmüyorum, ben kimim ki, ben kim İslam’a davet etmek kim, ben âlim değilim, ne yapabilirim ki, artık kimse bir şey yapamaz çırpınmak boşuna” gibi üzücü cevaplar alıyorum… Bu kardeşler zannediyorlar ki peygamberler geldiğinde insanlık davete hazırdı, kulakları davete açıktı, peygamberler ciddi bir eğitim sürecinden geçirilip sahaya sürüldüler, donanımlı ve yeterliydiler… Bilmiyorlar ki durum hiçte öyle değildi… İnsanlık söz dinlemez bir haldeydi, peygamberler yetiştirilmeden sahaya gönderilmişlerdi… Kendilerini bir gün veya birkaç gün içinde davetin merkezinde bulmuşlardı… Ama onlar bizlerden farklı olarak dert yüklüydüler, arayış içindeydiler, hareket halindeydiler, rahatsızdılar, bir kurtuluş arayışındaydılar…

Hz. İbrahim arayışını sürdürürken, Hz. Musa ailesi ile yol yürürken, Hz. Yusuf inancı ve iffeti için hapis yatarken, Hz. Muhammed mağaraya uzlete çekilmişken vahiyle muhatap oldular… Ve daha nice peygamberler… Hiçbirinin peygamber olmak gibi bir hedefleri, vahiy almak gibi bir gayeleri yoktu… Ama her biri vicdanının sesine kulak veriyor, fıtratının gerektirdiğini yaşıyor, zulme boyun eğmiyor ve içinde yaşadıkları toplumun keşmekeşliğine çözüm arayışlarını sürdürüyorlardı… İşte tam o sırada Allah onlara yol gösteriyor, elçilik görevi yüklüyordu… Herhangi bir eğitimden geçirilmeden, yıllar süren uzletler, çileler çekilmeden, dini tedrisattan geçirilmeden davet yoluna sokuldular… Yolda eğitildiler, vahyi hayatın içinde yaşadılar, kendilerini olayların merkezinde buldular, karşılaştıkları her olayda nasıl davranmaları gerektiğini vahiyden öğrendiler, bilgiyi/vahyi yaşayarak yollarına devam ettiler…

Peygamberler vahiy indikçe öğreniyorlardı, vahyi hayatın, sorunların içinde yaşıyorlardı, yoldaşları, sahabeleri de öyleydi… Ne bir medreseden ne de bir mektepten geçmişlerdi… Hatta birçoğu okuma yazma dahi bilmemekteydi… Ama dertleri, aşkları, sevdaları, umutları, cesaretleri, çırpınışları, azimleri, gayretleri, samimiyetleri, yürekleri, hedefleri ve doğruya giden seyirleri vardı… Azıkları sadece az bir vahiy ve davaya adanmış kişilikleriydi… Kardeşlerim! Sahada olmak için çok şey değil adanmak, adanma ruhuna sahip olmak, kendini bu yola vakfetmek yeterlidir… Bu yolda bilgi, ilim samimiyetten, dertten, adanmışlıktan sonra gelir…

Kardeşim! Bu yolda her yaptığın doğruya çıkmayabilir, her fikrin de doğru olmayabilir, yanlışlar yapabilir, kayıplar yaşayabilirsin… Bu yolda mükemmel olmak çok zor bilesin… Bu yolda düşe kalka pişilir belleyesin… Baksana Peygamberler de senin benim gibi birer beşerdi ve her beşer gibi yanlış yapabilir veya kaybedebilirlerdi… Nitekim kaybettiler de… Hem de ağır kayıplar yaşadılar, kimi zaman yol arkadaşlarını, kimi zaman en yakınlarını, kimi zaman memleketlerini, mallarını, varlıklarını, çevrelerini kaybettiler… Hiç suçları yokken memleketlerinden sürüldüler, iffetleri konusunda lekelendiler, iftira edildiler, hapisler yattılar, ateşlere atıldılar vs. zorluklara maruz kaldılar… Ama yılmadılar, yıkılmadılar… Zira umutluydular, bu yolda kaybetmek varsa kazanmakta olacaktı… Ve çok iyi biliyorlardı galibiyet eninde sonunda hakkın olacaktı… Kısacası kardeşlerim! Peygamberler öyle bildiğiniz gibi çok şey bilip yola koyulmadılar, aksine bilgiyle, vahiyle muhatap olunca yola revan oldular, vahiyle zaman içinde olgunlaştılar… Kervan yolda dizilir derler ya kesinlikle öyledir…

Davet yolculuğumda öğrendiğim çok şeyler oldu… Anladım ki yol insanı terbiye eder, zorluklar eğer, dertler derler-bütünler, bilgi eler, süreç olgunlaştırır… Dava yolunda sonuç odaklı değil Hz. Nuh gibi süreç odaklı olunmalıdır… Davet etmek için bilmek değil samimi olmak, olayın idrakine varmak, yaptığının bilincinde olmak yeterlidir… Zira bilgi küpü nice varisi nebi olarak bilinenler vardır ki sahada değil yataktadır, koltuğuna yaslanmış sağa sola caka satmaktadır, alim diye itibar görmekte ama ilmini gereğini yapmamaktadır… Onun için bu yolda bilenden çok bilginin hakkını verene, peygamberler gibi sürünmek pahasına bile olsa sahadan geri durmayan ehli imana, ehli cesarete, ehli samimiyete ihtiyaç vardır…

Biz hayatın içinde vahyi okumadığımız, vahiy metoduna dönüş yapmadığımız, peygamberi seyri izlemediğimiz, gençlere dokunmadığımız, dini kuru kuruya anlatmak yerine din anlattığımızın derdine derman olmadığımız, sohbet bağını muhabbetle süslemediğimiz, dokunuşlar gerçekleştirmediğimiz sürece kaybetmeye, gençliği deizme sürüklemeye devam edeceğiz… Unutmayın kimse bu yolda masum değildir, herkes çalışmadığı, koşturmadığı ve koşturanlara destek vermediği kadar suçludur, hatalıdır…

Ne yapalım o halde…

Yola revan olalım, iyiliği, doğruluğu ayağa kaldıralım, hakkın gürleyen sesleri olalım, gençlerimizin elinden tutalım, din anlatarak sıkmak yerine onlarla muhabbet edelim, onlara örneklik yapalım, dertleri ile hemhal olalım, arkadaşlık/dostluk bağı kuralım, kuraklaşan insanlığımıza vahiy yağmurundan damlalar akıtalım, çok şey değil az şey yapalım ama devamlı yapalım, hayır için çalışanlara taş koymayalım, destek olalım… Çatışmayalım, çalışalım… Dinin amacının insana güzel bir hayat yaşatmak olduğunu unutmayalım…

Haydi o zaman bir yerden başlayalım, kaldığımız yere geri dönelim… Nerede kalmıştık? Çocuklara din anlatmak yerine onlarla oynayan, gençleri muhabbeti ile kazanan, fakirlere el uzatarak kendilerinden biri olduğunu anlatmaya çalışan o güzel nebinin Medine’sinde kalmıştık… Kaldığımız yerden devam edelim…

30. 12. 2020

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle