Anlamın Başladığı Yer
Muhterem Prof. Dr. Halis Aydemir’in programında tuttuğum notlar, bu metnin temel zeminini oluşturdu. Programda dile getirilen bazı düşünceler, bende insanın anlam arayışı, dünya hayatının geçiciliği, imtihan bilinci ve Allah’a aidiyet fikri etrafında yeni çağrışımlar uyandırdı. Bu metin de o notların, kendi dilim ve tefekkürüm içinde derlenmiş hâlidir.
İnsan hayatının büyük bölümünü bir şeylere ulaşmaya çalışarak geçirir. Önce büyümek ister, sonra okumak, sonra bir meslek sahibi olmak, sonra güvenceye kavuşmak, sonra daha iyi şartlarda yaşamak ister. Hayat, ilk bakışta bu hedeflerin toplamı gibi görünür. Fakat insan biraz durup geriye baktığında fark eder ki ulaştığı hiçbir hedef gerçekten son durak olmamıştır.
Her hedef, kendisinden sonra gelen başka bir hedefin basamağına dönüşmüştür. Bu, insanın tembelliğini veya doyumsuzluğunu açıklayan basit bir psikolojik durum değildir. Daha derin bir şey söyler. İnsan, sonlu hedeflerle tamamen doyabilen bir varlık değildir. Çünkü onda yalnızca ihtiyaç değil, anlam arayışı vardır. İhtiyaç giderilebilir; fakat anlam arayışı yalnızca karşılanmayı değil, yön bulmayı ister.
Bir ev alınır, fakat insan yalnızca barınmış olmaz. O evin içinde huzur arar. Para kazanılır, fakat insan yalnızca harcama gücü elde etmiş olmaz. Güvenlik, itibar, gelecek ve değer duygusu da arar. Başarı elde edilir, fakat insan yalnızca bir sonucu tamamlamış olmaz. O başarının kendisine kim olduğunu söylemesini bekler.
Belki de yanılgı burada başlar. Çünkü hiçbir maddi hedef, insana nihai kimliğini veremez. Hiçbir makam, insanın varoluş sorusunu çözemez. Hiçbir başarı, “Ben neden buradayım?” sorusunun yerini tutamaz.
Daha dikkatli bakıldığında, değer verdiğimiz şeylerin tamamının sürekli dönüşüm içinde olduğu görülür. Beden değişir, eşyalar eskir, şehirler dönüşür, ilişkiler biçim değiştirir, güç zayıflar, servet el değiştirir. İnsan kalıcı sandığı dünyanın aslında sürekli çözülüp yeniden kurulan geçici bütünlerden meydana geldiğini fark eder.
Bugün çok önemli görünen bir eşya, birkaç yıl sonra eskiyecektir. Bugün vazgeçilmez görünen bir makam, yarın başkasına geçecektir. Bugün bütün hayatı kaplayan bir gündem, birkaç ay sonra hatırlanmayacaktır. İnsan, geçici olanın içinde kalıcı bir güvenlik duygusu üretmeye çalışır. Fakat dünya buna izin vermez.
Dünya sürekli insana şunu hatırlatır: Burada hiçbir şey son hâliyle durmaz. Buna rağmen insan çoğu zaman bu gerçeği bilerek unutmayı seçer. Ölümün varlığını bilir, fakat ölümü hayatın merkezinden uzak tutar. Zamanın geçtiğini bilir, fakat sanki kendisi zamanın dışında kalacakmış gibi davranır. Nesillerin gelip geçtiğini bilir, fakat kendi neslinin kalıcı olacağına dair gizli bir vehim taşır.
Peygamberimizin, kendi döneminde yaşayanların yüz yıl sonra hayatta olmayacağını hatırlatması bu yüzden sarsıcıdır. Çünkü insanı soyut bir fanilik düşüncesiyle değil, çok somut bir zaman gerçeğiyle yüzleştirir. Yüz yıl önce yaşayanların çoğu bugün yoktur. Yüz yıl sonra da bugün yaşayanlardan kimse kalmayacaktır.
Bu cümle insanı karamsarlığa değil, ayılmaya çağırır. Asıl mesele ölmek değildir. Asıl mesele, yaşarken ne için yaşadığını unutmuş olmaktır. Çünkü ölüm bir gün gelir; fakat anlam kaybı, insanın içinde çok daha önce başlayabilir. İnsan nefes almaya devam eder, işine gider, ailesiyle konuşur, alışveriş yapar, tartışır, plan kurar; fakat bütün bunların nedenini unutabilir.
Sürecin içindeki dalgınlığımız felaketimiz olur. Modern hayat biraz da bu dalgınlık üzerine kuruludur. İnsan sürekli meşgul edilir. Haberlerle, tüketimle, hedeflerle, endişelerle, kıyaslarla, arzularla ve korkularla çevrilir. Bu meşguliyet içinde insanın en temel soruları ertelenir. “Neden yaşıyorum?” sorusu, günlük işlerin gürültüsü içinde duyulmaz hâle gelir.
Oysa insan bu soruyu sormadan tamamlanamaz. Eğer hayat yalnızca tesadüflerin ürünü ise, insan neden adalet ister? Eğer insan yalnızca biyolojik bir varlıksa, neden haksızlık karşısında öfkelenir? Eğer her şey ölümle bitecekse, neden sadakat, merhamet, fedakârlık ve iyilik hâlâ bu kadar derinden hissedilir? İnsan neden yalnızca yaşamakla yetinmez de, yaşadığı hayatın anlamlı olmasını ister?
Bu sorular insanın içindeki daha büyük bir hakikate işaret eder. İnsanın temel problemi anlam araması değildir. Anlam aramak insan olmanın doğal sonucudur. Asıl problem, anlamı yanlış yerde aramasıdır. İnsan sonsuzluk arzusunu sonlu şeylere yöneltir. Kalıcılık talebini geçici nesnelere yükler. İçindeki derin boşluğu hazla, tüketimle, başarıyla veya kalabalık onayıyla kapatmaya çalışır.
Fakat yanlış yere yönelen arayış, insanı tatmine değil, daha derin bir yorgunluğa götürür. Haz burada anlamın yerine geçmeye başlar. İnsan anlam bulamadığında, en azından haz elde etmeye çalışır. Daha çok tüketmek, daha çok eğlenmek, daha çok deneyim yaşamak, daha çok görünmek, daha çok beğenilmek ister. Fakat haz, anlamın yerine geçemez. Haz bir anı doldurur; anlam ise hayatın bütününü taşır.
Haz çoğu zaman geçici bir doluluk hissi verir. Ardından daha büyük bir boşluk bırakır. Çünkü insanın aradığı şey yalnızca bedensel veya duygusal tatmin değildir. İnsan, kendisini aşan bir yere bağlanmak ister.
Burada mesele yalnızca dinî bir tartışma değildir. Bu, insanın kendisini nerede konumlandırdığıyla ilgilidir. İnsan kendisini sadece beden, dürtü ve rastlantıların toplamı olarak gördüğünde, hayatı da buna göre kurar. O zaman iyi ile kötü, doğru ile yanlış, değer ile çıkar arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlar.
İyi ve kötünün ölçüsü kaybolduğunda insan özgürleşmiş olmaz. Çoğu zaman yeni bağımlılıkların içine düşer. Allah’ı reddettiğinde tanrısız kalmaz; bazen parayı, bazen gücü, bazen hazzı, bazen ideolojiyi, bazen de kendi benliğini mutlaklaştırır.
İnsan bir şeye tapmadan duramıyor olabilir. Sorun inanıp inanmaması değil, neyi mutlaklaştırdığıdır. Bu yüzden modern insanın bazı iddiaları ilk bakışta özgürlük gibi görünse de, dikkatle bakıldığında yeni putların önünde eğilmeye dönüşebilir. Kalabalık neyi kutsarsa onu kutsamak, güç neyi meşru gösterirse onu meşru görmek, haz neyi isterse ona yönelmek, insanı hakikate değil, sürü psikolojisine götürür.
Sürü psikolojisinin en tehlikeli tarafı, insana kendi fikri varmış hissi vermesidir. İnsan kalabalığın söylediğini tekrar ederken özgün düşündüğünü zannedebilir. Oysa hakikati arama cesaretini kaybeden zihin, sonunda kalabalığın önüne koyduğu putların önünde eğilir.
Bütün bu karmaşanın içinden çıkmak için insanın kendisine dönmesi gerekir. Fakat bu dönüş, keyfî bir içe kapanma değildir. İnsan kendi içine dönerken bile bir ölçüye, bir ışığa, bir rehbere ihtiyaç duyar. Kendi nefsini nihai ölçü kabul eden insan, çoğu zaman kendi arzularını hakikat sanır. Çünkü her nefis kendini erdemli kabul eder.
İnsan kötülüğü çoğu zaman kötülük olduğu için değil, onu kendince haklılaştırdığı için işler. Nefsin en tehlikeli tarafı kötülüğü istemesi değil, istediği kötülüğü iyilik gibi gösterebilmesidir. Bu nedenle insanın kendi iç sesi tek başına yeterli değildir. O iç sesin de daha üstün bir hakikatle terbiye edilmesi gerekir. İşte burada vahiy ve tefekkür birlikte anlam kazanır.
İlk emrin “Oku” olması tesadüf değildir. Bu okuma yalnızca harfleri okumak değildir. İnsan kendini okumaya, varlığı okumaya, ölümü okumaya, zamanı okumaya, vicdanını okumaya çağrılır. Çünkü Allah, insana hakikati zorla dayatmaz; fakat hakikatin işaretlerini varlığın içine yerleştirir. Bu yüzden hayat bir bakıma büyük bir okuma alanıdır.
İnsan dünyaya bütün cevapları bilerek gelmez. Anne karnından çıktığında geçmişine dair bilinçli bir hatıra taşımaz. Nereden geldiğini hatırlamaz, neyle sınanacağını bilmez, ömrünün nereye varacağını önceden görmez. Fakat tamamen boş da değildir. Ona akıl verilmiştir, vicdan verilmiştir, fıtrat verilmiştir, merak verilmiştir, hayret verilmiştir.
İnsan dünyaya Allah’ı hatırlayarak değil, O’nu bulabilecek bir yaratılışla gelir. Bu durum imtihanın anlamını da açıklar. Eğer bütün hakikat baştan zorunlu bilgi olarak verilseydi, tercih alanı daralırdı. Eğer insan Allah’ı inkâr edemeyecek şekilde yaratılmış olsaydı, imanın ahlaki değeri farklı olurdu. Eğer kötülük mümkün olmasaydı, iyiliğin seçilmesi de gerçek anlamda ortaya çıkmazdı.
İrade, serbestlik alanında görünür hâle gelir. Bu nedenle insanın cürüm işleyebilme özgürlüğü vardır; fakat bu, cürmü meşru kılmaz. İnsan yanlış yapabilir, zulmedebilir, inkâr edebilir, kibre kapılabilir, nefsinin peşinden gidebilir. Fakat bütün bunları yapabiliyor olması, bunların doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, imtihan tam da burada ortaya çıkar.
Allah insana mutlak ve sınırsız bir özgürlük vermemiştir. Ona hak ile batıl, iyi ile kötü, yöneliş ile sapma arasında tercih yapabilecek kadar bir serbestlik vermiştir. Bu serbestlik, insanın kim olduğunu açığa çıkarır. Kimi bu serbestlikle Rabbine yönelir, kimi aynı serbestlikle kendini kaybeder.
Zorunluluk itaat doğurabilir; fakat sevgi doğurmaz. Cebir kalktığında sevgi gerçek anlamda ortaya çıkar. İnsan Allah’a mecbur kaldığı için değil, O’nu tanıdığı, sevdiği ve O’na yöneldiği için iman ettiğinde, kulluk derinlik kazanır. Bu yüzden iman yalnızca bir kabul değil, aynı zamanda bir sevgi yönelişidir.
Burada hayatın anlamı yeni bir seviyeye geçer. İnsan artık sadece “Ben ne istiyorum?” diye sormaz. “Beni var eden benden ne istiyor?” sorusunu sormaya başlar. Bu soru insanı kendi arzularının dar alanından çıkarır. Hayatı sadece tüketilecek bir zaman değil, değerlendirilecek bir emanet olarak görmesini sağlar.
Eğer insan bir imtihan için gönderildiyse, doğru ve yanlışı ayırt edebileceği imkânların da verilmiş olması gerekir. Aksi hâlde sorumluluk adaletle bağdaşmaz. Bu yüzden insan bütünüyle karanlıkta bırakılmaz. Varlıktaki ayetler, vicdanındaki ses, aklındaki sorgulama ve vahyin çağrısı ona yolu gösterir.
Allah ayetlerini hem ufuklarda hem de insanın kendi nefsinde göstereceğini bildirir. Bu, insanın yalnız dış dünyaya değil, kendi içine de bakması gerektiğini gösterir. Göklerin düzeninde, bedenin işleyişinde, vicdanın sızısında, ölümün kesinliğinde ve sevginin derinliğinde insana dönük işaretler vardır.
Hakikat zorla dayatılmaz; fakat işaretleri eksik bırakılmaz. Bu nedenle anlamı kaçıranların meselesi çoğu zaman delil eksikliğinden ibaret değildir. Bazen asıl sorun, delilin gösterdiği yere gitmek istememektir. İnsan gördüğü hakikatin kendisinden ne talep ettiğini anladığında geri çekilebilir. Çünkü hakikat yalnızca bilgi istemez; dönüşüm ister.
Kibir burada en büyük perdeye dönüşür. Kibir, insanın bilmediği için yanılmasından daha tehlikelidir. Çünkü kibir bazen gördüğü hâlde teslim olmamaktır. İnsan hakikati kabul ettiğinde hayatını değiştirmesi gerektiğini bilir. Bu yüzden bazen anlamı inkâr etmek, değişme sorumluluğundan kaçmanın bir yolu hâline gelir.
Oysa insan anlamdan mahrum bırakılmış değildir. Çoğu zaman kendisini anlamdan mahrum bırakır. Sonsuz varlıkla bağını kestiğinde, geçici olanın içinde sıkışır. Kalbi sonsuzluğa açıkken onu geçici şeylerle doyurmaya çalışır. Böylece kendi ufkunu daraltır.
İşte bu noktada insanın önünde en temel hakikat belirir: Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Bu cümle, yalnızca bir ölüm cümlesi değildir. Hayatı açıklayan bir cümledir. Çünkü insan kime ait olduğunu bilmeden, ne için yaşadığını da tam olarak bilemez. Aidiyet, anlamın merkezidir. İnsan kendisini sahipsiz sandığında hayat ona rastgele bir olaylar dizisi gibi görünür. Fakat kendisini Allah’a ait gördüğünde, hayat bir yolculuğa dönüşür.
Bu yolculukta dünya kalıcı yurt değildir. Biz buraya ait değiliz; buradan geçiyoruz. Fakat bu geçiş anlamsız bir savruluş değildir. Bizi gönderen, yolumuzu da göstermiştir. Bizi var eden, azığımızı da vermiştir. Bir bebeği dünyaya gönderen kudret, onu rızıksız bırakmaz. Anne sütünden nefese, sudan sevgiye kadar hayatı mümkün kılan her şey, insanın başıboş bırakılmadığını hatırlatır.
Gönderen, yol azığını da verir. Bu yüzden yaşamak, yalnızca biyolojik bir devamlılık değildir. Yaşamak, Allah’ın razı olacağı bir hayat sürebilme imkânıdır. İnsan bu hakikati kavradığında, hayat yük olmaktan çıkar. Her gün bir fırsata, her nimet bir şükre, her sıkıntı bir imtihana, her tercih bir anlam alanına dönüşür.
Bu noktada hayatın zirvesi başlar. Çünkü insan artık yalnızca dünyada kalmaya çalışmaz. Dünyadan geçerken doğru yönde yürümeye çalışır. Ölüm onun için mutlak yokluk değil, yolculuğun başka bir aşamasıdır. Ahiret dünyanın tekrarı değil, dünyada yapılan tercihlerin sonucudur. Dönüş, yeniden başlamak değil, başlanmış yolculuğun tamamlanmasıdır.
Bu anlayış insanın sevgiyle ilişkisini de değiştirir. Dünyada birçok bağ kurarız. Anne, baba, eş, evlat, dost, kardeş… Bu bağların her biri değerlidir. Fakat hiçbiri Allah’ın sevgisinin yerini tutamaz. Çünkü bütün insani sevgiler sınırlıdır, fanidir ve eksiktir. Allah’ın sevgisi ise varlığın kaynağına uzanır.
İnsan Allah’ı sevdiğinde, yaratılanla ilişkisi de değişir. Yaradan’ı tanıyan, yaratılanla akraba olur. Artık varlık ona yabancı gelmez. Ağaç sadece ağaç değildir, kuş sadece kuş değildir, insan sadece biyolojik bir varlık değildir. Hepsi aynı kudretin eseri, aynı rahmetin izidir. Allah’ın sevgisiyle bakıldığında dünya yalnızca maddi nesneler toplamı olmaktan çıkar; anlam taşıyan bir varlık ailesine dönüşür.
Burada aşk başlar. Dünya süreci bir aşk yolculuğudur. Fakat bu aşk, sıradan bir duygusal yoğunluk değildir. İnsan önce dünyayı sever, sonra dünyadaki nimetleri sever, sonra bu nimetlerin sahibini arar. Yolculuk olgunlaştıkça sevgisi nesneden kaynağa, nimetten nimet verene, hayattan hayat verene yönelir.
Aşkın en yüksek biçimi, insanın kendisini var eden Rabbine yönelmesidir. Bu yüzden hayat, hayatı vadeden Allah’ın çağrısıdır. Her nefes, her nimet, her acı, her kayıp, her sevinç ve her imtihan bu çağrının farklı bir tonudur. Hayat insana sürekli şöyle seslenir: Kendini yalnız dünyaya ait sanma. Nereden geldiğini, nereye gittiğini ve kime ait olduğunu hatırla.
Anlam işte burada başlar. İnsan kendisini evrende yalnız sanmayı bıraktığında, hayatın dili değişir. Olaylar aynı kalabilir; fakat anlamları değişir. Kayıp yalnız kayıp değildir. Başarı yalnız başarı değildir. Acı yalnız acı değildir. Nimet yalnız nimet değildir. Her şey insanı bir yere çağıran işarete dönüşür.
Bu yüzden kendimize yapacağımız en büyük iyilik, neyle sınandığımızı fark etmektir. Sınav çoğu zaman çok bellidir. Kibirle sınanırız. Hırsla sınanırız. Hazla sınanırız. Güçle sınanırız. Yoklukla sınanırız. Bollukla sınanırız. Sevgiyle, sabırla, merhametle, öfkeyle, affetmekle sınanırız. Fakat insan çoğu zaman sınavın ne olduğunu değil, sınavda olduğunu unutur.
İmtihanı fark eden insan, hayatı rastgele yaşamaz. Sonunda bütün düşünce aynı duaya varır:
Ey bizi burada var eden kudret sahibi Rabbimiz; biz sana aidiz ve sana döneceğiz. Bize, öldüğümüzde senin razı olacağın bir hayat yaşamış olmayı nasip eyle. Bizi dünyaya ait zannedenlerden değil, dünyadan geçerken sana yönünü bulanlardan eyle.
Çünkü her şey burada başlayıp burada bitmiyor. Hayat, hayatı vadeden Allah’ın çağrısıdır. İnsan bu çağrıyı duyduğu anda anlam başlamıştır.
Editör: Mehmet Nezir Güneş
