Tevfik Çavdar kimdir? Tevfik Çavdar kitapları ve sözleri

Yazar, Akademisyen Tevfik Çavdar hayatı araştırılıyor. Peki Tevfik Çavdar kimdir? Tevfik Çavdar aslen nerelidir? Tevfik Çavdar ne zaman, nerede doğdu? Tevfik Çavdar hayatta mı? İşte Tevfik Çavdar hayatı... Tevfik Çavdar yaşıyor mu? Tevfik Çavdar ne zaman, nerede öldü?

BİYOGRAFİ
Yazar, Akademisyen Tevfik Çavdar edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Tevfik Çavdar hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Tevfik Çavdar hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Tevfik Çavdar hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...

Doğum Tarihi: 1931

Doğum Yeri: İzmir

Ölüm Tarihi: 15 Ekim 2012

Ölüm Yeri: Ankara

Tevfik Çavdar kimdir?

1931 yılında İzmir’de dünyaya gelen Çavdar, İstanbul İktisat Fakültesi’nden mezun olmasının ardından uzun yıllar Devlet İstatistik Enstitüsü ve Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yaptı.

Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi İşletme Bölümü mastır programında ve ODTÜ Şehircilik Bölümü’nde akademisyenlik görevlerinde de bulunan Çavdar, Türkiye’nin yakın dönem tarihi ve iktisat alanında birçok değerli çalışamaya imza atmıştı.

Tevfik Çavdar Kitapları - Eserleri

  • Türkiye'nin Demokrasi Tarihi
  • Türkiye'nin Demokrasi Tarihi
  • İttihat ve Terakki
  • Talat Paşa
  • Türkiye'de Liberalizm (1860-1990)
  • Neoliberalizmin Türkiye Seyir Defteri
  • Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu
  • Türkiye Ekonomisinin Tarihi
  • Milli Mücadeleye Başlarken Sayılarda Genel Görünüm ve Durum 1
  • Küresel Kapitalizmin Girdabında Türkiye
  • Türkiye'nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı
  • Kapitalizmin Yaşattığı Cehennem
  • Bilanço:Yüzyılın Sonunda Dünya ve Türkiye
  • Milli Mücadeleye Başlarken Sayılarda Genel Görünüm ve Durum 2
  • Türkiye'nin Demokrasi Tarihi 1950-1995
  • Talat Paşa
  • Örgüt ve Mücadele ile Tanışırken
  • Bir İnkılâbın Günbatımı
  • Türkiye'de Liberalizmin Doğuşu
  • İz Bırakan Gazeteler ve Gazeteciler
  • Türkiye'nin Açlık, Fukaralık ve Yoksunluk Tarihi

Tevfik Çavdar Alıntıları - Sözleri

  • 15 Mayıs sabahı saat altı sıralarında körfez girişinde Yunan birliklerini taşıyan gemiler göründü. On altı taşıma gemisi, yanlarında korumalarına verilmiş muhriplerin himayesinde, Göztepe, Alsancak(ki o zamanki adıyla Punta) ve Karşıyaka yönünde ilerliyordu... İlk birlikler saat 7.30'da karaya çıkarak Alsancak ve Pasaport karakollarını işgal ettiler. Saat 8.55'te Pasaporra yanaşan Patris ve Atronidos gemilerinden çıkan Efsun alayı askerleri İzmir'e ayak bastılar...Efsun alayının önünde yerli Rumlardan oluşan bir milis kıtası yürümekteydi. Milislerin başında gene yerli Rumlardan bir Yunan teğmeni bulunuyordu. Fasilya mahallesinde meyhanecilik yapan bir Rumun oğlu olan Yani. Atın üstünde ilerleyen Yani'nin elinde ucu yerlere kadar uzanan büyük bir Yunan bayrağı bulunmaktaydı. Hasan Tahsin'in silahı bu gürültülü alayın askeri kıraathaneye yaklaştığı sırada patladı. Önce hiç kimse bir şey anlamadı, sesler birden kesildi. Atın üstündeki teğmen Yani kanlar içinde yere devrildi. Bu şaşkınlıktan yararlanan Hasan Tahsin ve yanındaki birkaç Türk silahlarını ateşlemeye devam ediyorlardı. Sonra Efsun alayının makineli tüfekleri işlemeye başlayınca ilk yere düşen Hasan Tahsin'dir. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • Hüseyin Cahit, Atatürk döneminde kaleme aldığı yazısında şunları öne çıkarıyordu: " Devletin fertler üzerinde böyle kayıtsız ve şartsız, hudutsuz ve mutlak bir hakimiyet hakkı kabul edilirse, günün birinde "Devlet demek ben demektir" diyebilecek surette hükümeti ele geçirebilen bir zorba bütün halkı bir sürü halinde kamçılayabilir." (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • "kamu iktisadi açıklarının sürekli zamlarla karşılanması" Verimliliği artıralım, teknolojik yenilik yapalım yok, zam yapalım! (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • Kemal Tahir'in ustaca belirttiği gibi genel bir yorgunluk, bezginlik ve karamsarlık tüm topluma egemendi. Başta aydınlar olmak üzere kimse, içinde bulundukları durumu gerçek nedensellik ilişkileri içersinde çözümlemeyi beceremediği gibi, klasik "ne yapmalı" sorusuna da geçerli bir yanıt veremiyordu. O günlerin yayın organlanna, yapılan kulüp toplantılarına, yayınlanan broşür ve kitaplara göz atıldığında da yargılarımızın çeşitli örnekleri görülebilir. Toplumda aydınlardan başlayarak halk yığınlarına kadar uzanan bu bezginliği ortadan kaldıran, onu yeni bir derlenişe doğru yönelten ilk hareketler, düşmanların yani müttefik devletlerin davranışları olmuştur. Bu davranışlar bir yerde ilk direnişleri ortaya çıkartmış, "ne yapmalı" sorusuna doğru ve etkin bir yanıt bulmak yolunda olumlu adımların atılmasına neden olmuştur. Bundan ötürüdür ki Milli Mücadele'de katılım konusu ele alınırken, bu katılımım yükselmesine neden olan söz konusu kışkırtıcı hareketlerin sonunda, bir yerde (bu deyimi korkarak kullanıyorum) kendiliğinden diyebileceğimiz biçimlerde başlayan ilk hareketler yani bağımsız direnme örgütleri ve gösteriler önemlidir. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • "Gelir dağılımının çarpıklığı açık." (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • Rus-Japon savaşı Osmanlilar tarafından ilgiyle izlendi. Sokaktaki adam Rusya'nın yenilmesinden duygusal bir haz duyarken, aydınlar da yarım yüzyıl önce Asya'nın sanayileşmemiş, hatta geri sayılabilecek bir ülkesi olan Japonya'nın Rusya'yı yenecek düzeye erişmiş olmasını heyecanla karşılıyorlar, nedenlerini araştırmaya çalışıyorlardı. Büyük ölçüde Japon hayranlığı başlamıştı. Bir çok aile Rus donanmasını hezimete uğratan Japon amirali Togo'nun adını çocuklarına vermişti. (İttihat ve Terakki)
  • Nihayet Sevr Antlaşmasının 69. maddesinde "Hakimiyet-i Siyasiye" politikasının en çarpıcı sonuçlarından birine rastlamaktayız. Bu maddede aynen şöyle denilmektedir: "... İzmir şehri ve yöresi Hakimiyet-i Osmaniye altında kalacaktır. Mamafih Türkiye, İzmir şehri ve arazi-i mezküre üzerindeki hukuki hakimiyetinin icrasını Yunan Hükümeti’ne devredecektir. (İttihat ve Terakki)
  • Ulusal yükümlülük diye çevirebileceğimiz "Tekâlif-i Milliye" emirleri 7-8 Ağustos 1921 günlerinde peşpeşe yayınlandı. Hemen uygulamaya konuldu. Yurdun her yerinde komisyonlar kuruldu. Yunan ordusunun 13 Ağustos'ta Anadolu içlerine doğru yürüyüşü başlayınca komisyonlar çalışmalarını hızlandırdılar. Ülkenin her köşesinde bir öz veri yansı başladı. Sakarya savaşı bir topyekün özveri savaşıdır. Bu savaşın kazanılması ve 9 Eylül'de, İzmir'de nihai zafere erişilmesi, halkın fedakârlığının doruğa ulaşması bir anlamda bu on emrin uygulanmasındaki başarıya bağlanabilir. Milli Mücadeleyi yapan bir ulusun böylesine bir seferberliğe gereksinimi vardır. Nitekim Churchill ikinci dünya savaşında İngiliz halkından olağanüstü özveri isterken Mustafa Kemal'in "Tekâlif-i Milliye" emirlerine atıfta bulunmuştur. Sakarya zaferinden sonra Mustafa Kemal Paşa mecliste yaptığı konuşmada şu noktayı önemle vurguladı: "Bütün dünyanın bilmesi gereklidir ki Türk halkı, TBMM ve onun hükümeti her uygar ulus gibi varlığının, bağımsızlığının ve özgürlüğünün tanınması isteğinde kesinlikle direnir.... Biz savaş istemiyoruz, barış istiyoruz. Barışa hazırız ve bence buna engel olabilecek sebep de yoktur." (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • ...Emeğinin karşılığında sadaka düzeyinde ücret alır. Ve bütün bunlar demokrasi adına yapılır... İşte bundan ötürü demokrasi gerçek değil, sanaldır. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • "Şiddet aynı şiddet, soygun aynı soygun, kan dökmede geriye adım yok, gene ilmikler boyunda, gene köşebaşlarında kim vurduya gitmeler, karakol dayakları dört başı mamur işkenceye dönüşmüş, gene pahalılık, gene açlık, gene eğitimsizlik, gene sağlıksız milyonlar... " (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • 1926 yargılamaları, İttihatçıların bütün yöntemlerini benimseyen ve tek parti olarak iktidarda bulunan bir grup Ittihatçı’nın, muhalefette olan diğer Ittihatçılar’ı temizleme işlemidir. Acımasızdır. (İttihat ve Terakki)
  • Ulusal egemenlik ölmüş kabul edilen ya da ölmekte olan ulusları bile ihya edecek kadar sihirli bir güce sahip bir temeldir. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • "Talat Paşa Osmanlı'nın gördüğü halka en yakın Sadrazam olarak tarihteki yerini aldı. Günümüz yaklaşımları açısından da çağdaş bir politikacıydı. Yığınlarla iletişimi, konuşması, güven verici hoşgörüsü ile Osmanlıların alışmadığı bir yönetici idi. Acı olan böyle bir kişiliğe sahip olan Talat Paşa'nın İmparatorluğun ölüm çanlarının her yandan işitilmeye başladığı günlerde iktidara gelmesidir." (Talat Paşa)
  • Halide Edip'in konuşması bütün meydanda yankılandı. Konuşmanın sonunda yüzbinler Halid Edip'in yeminini iki defa tekrarladılar. Yemin iki öğeyi içermekteydi: İnsanlık ve adalet esaslarına sadık kalmak, hangi şartlar altında olursa olsun hiç bir kuvvete boyun eğmemek. Kürsünün etrafında Çanakkale'de, Sarıkamış'ta ya da başka cephelerde yaralanmış bir sakat askerler kalabalığı vardı. Hemen herkes Halide Edip konuşurken ağlıyordu. Bu heyecana dayanamayan genç bir üniversiteli "Milletim, zavallı milletim" diye tüm gücüyle haykırdı. Kürsünün merdivenine oturmuş bir ihtiyar ise sürekli bir biçimde ağlıyordu. Sultanahmet mitinginin coşkusu bağımsızlık savaşımına yığınların katılımının ilk işaretleriydi. Artık tüm ulus, bütün toplum katmanlanyla savaşıma karar veriyordu. Hele Halide Edip' in şu son sözleri bugün bile bağımsızlık savaşımının sürekli yolculuğunda olan bizim gibi uluslara yol gösterecek niteliktedir: "Kardeşler, vatandaşlar, evlatlar beni dinleyiniz! Yabancı hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir. Bütün milletlerin haklarını kazanacağı gün uzak değildir. O gün geldiği zaman bayraklarınızı alınız. Bu maksat için canlarını veren kardeşlerinizi ziyaret ediniz. Şimdi yemin edin ve benimle beraber tekrarlayın, yüreğinizdeki mukaddes heyecan milletlerin hakları ilan edilinceye kadar devam edecektir." (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • Bu düzenin temel öğelerinden biride tüm değerlerin metalaşmasıdır. Emekten ahlaka kadar metalaştırılmış bir değerler kümesinin oluşturduğu ortamda yaşıyoruz. Bu ortam daha da geliştirilmek, yaygınlaştırılmak isteniyor. .... Bu düzen insana tek bir şeyi, düşünmemeyi ve kendisinin oluşturduğu değerlerden başkasına inanmamayı öğretiyor. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)
  • "Göçmen, yurdundan, yuvasından, yerine göre malından, mülkünden koparılmış kişidir. Yaşamı boyunca oradan oraya konaklar, kendine bir yurt edinmeğe çalışır. Temelde toprağından, yetiştiği, yeşerdiği kaynaklardan sökülüp atılmanın acısını kendisiyle birlikte sürükler. Bu sürükleyiş içerisinde toplumsal bir depremi aklıyla, duygusuyla sezer." (Talat Paşa)
  • Göçmenler sürekli devinen bir topluluk oluştururlar. Bu devinim başlangıçta yer ve yöre değiştirmeden ileri gelen fiziki bir devinim görünümündedir. Ama bu devinim kısa sürede toplumsal devinim haline dönüşür. Toplumsal değişimde bir hızlanma gözle görülür hale gelir. Özellikle toplumsal ilişkileri ve kültürleri daha ileri düzeyde olan göçmen toplumları da bu hızlı değişim dönüşümcü bir karakter almağa başlar. Yeni geldiği yöredeki toplumu daha ileriye götürmenin koşulları aranır, bu konuda öncüler yetiştirmeğe başlar. Göç olgusu böylece sayısal bulgularla ölçülebilen "demografik" bir olgu olmaktan çıkarak, toplumsal dinamiği güçlendiren ve artıran bir nitelik kazanır. (Talat Paşa)
  • Hükümet bu eylemi uzun bir süre ayda onbeş bin altın vererek (sahip çıkmadan) desteklemiştir. O dönemdeki emperyalist oyunlarını açıklamak açısından İtalya'nın bu savaşa Dü-yun-u Umumiye’den aldığı borçla girebildiğinin bilinmesi yeterlidir. Balkan Savaşı’nın patlaması üzerine, Libya’daki direnişi örgütleyenler yurda döndüler. Fakat İT hükümetleri, Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla Trablusgarpla ilgilenmeye 1917 sonuna kadar devam etmişlerdir. 17 Ekim 1912’de İtalyanlarla yapılan Ouchy Antlaşmasıyla (ünlü hakimiyet-i siyasiye formülü işletilerek) Trablusgarp ve on iki ada terkedilmiştir (İttihat ve Terakki)
  • Trablusgarp Savaşı, İTli genç subayların, tüm olanaksızlıklara karşın yiğitçe bir direnişi örgütledikleri ve gerçekleştirdikleri bir olaydır. Savaş 1911 yılının sonlarında, İbrahim Hakkı Paşa’mn sadrazamlığı döneminde patlak vermiştir. Trablusgarp (Bugünkü Libya) uzun süreden beri İtalyan etkisine açıktı. Meclis-i Mebusan’da, bölgenin milletvekili olan Naci Bey Aralık 1910’da yaptığı bir konuşmada bu durumu şöyle anlatmıştır: "... Bugün bütün iktisadi hayatımız İtalyanlar’ın eline geçmişse bunun baş nedeni maariftir. İslam çocukları okulsuzluğun sefaleti içindeyken, İtalyanlar Trablusgarp’ta ikisi yüksek, geri kalanları ilk ve orta olmak üzere 12 okul açmışlardır. 30.000’e yakın Musevi nüfusun çocukları kamilen İtalyanların elindedir. Orada gördükleri terbiye ile "Hissiyyat-ı Osmaniye’leri bozuluyor. Bu gelişme sonucu yirmi bin nüfus İtalyanca konuşmaktadır. Buna karşın bir buçuk milyon Osmanlı’dan Türkçe bilen 200 adam yoktur. (İttihat ve Terakki)
  • Üzerinde Daire-i Umur-u Askeriye yazılı Harbiye nezaretinin kapısından bir müfrezenin çıktığı görüldü. Süngülü erlerin arasında, yüzü solmuş, üzerinde beyaz bir gömlek bulunan, otuz beş yaşlarındaki Kemal Bey bulunuyordu. Son sözü olup olmadığı sorulduğunda halka dönerek şunları söylediği duyuldu: "Vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum aldığım emri yerine getirdim. Görevimi yaptığıma vicdanım emindir. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Yabancı ülkelere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet budur diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet". Bu sözleri duyan bütün Beyazıt meydanı hep bir ağızdan tekrarladı: Kahrolsun böyle adalet. Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem manzarasına bürünmüştü. İşte tam bu sırada, bugünkü Rektörlük binasının pencerelerinden birinde olayı izleyen Adliye Müsteşarı, İngiliz Muhipleri Derneği üyesi Sait Molla: söyletmeyin bu alçak herifi, asın bu köpeği, ne duruyorsunuz itoğlu itler, diye bağırdı. Kemal Bey'in cansız vücudu bir kaç kere darağacında sallandı." Onbinlerce Türk o gün Beyazıt Meydanında işgalin ne demek olduğunu böylesine somut ve acı bir örnek üzerinde, bizzat görerek, anladı. O gün gece geç saatlara kadar polis ve jandarma Beyazıt meydanındaki yığınları dağıtamadı. (Türkiye'nin Demokrasi Tarihi)

YORUMLAR

YORUM YAZ!

Yorum Ekle