Yazar Elizabeth A. Thompson edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Elizabeth A. Thompson hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Elizabeth A. Thompson hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Elizabeth A. Thompson hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...

Tam / Gerçek Adı: Elizabeth Alison Thompson

Doğum Tarihi: 22 Mayıs 1949

Doğum Yeri:

Elizabeth A. Thompson kimdir?

--reklam--

Elizabeth A. Thompson Kitapları - Eserleri

  • Hunlar

--reklam--

Elizabeth A. Thompson Alıntıları - Sözleri

  • Bazı Hunların, özellikle de aralarında Roma İmparatorluğu’nda esir ya da sürgün olarak yaşayanların, Hristiyanlığı seçmiş olması olasıdır; ancak Attila’nın ölümünün çok sonrasına kadar hiçbiri hakkında duyum alamayız. Daha sonraları, Hristiyan olduklarını bildiğimiz az sayıdaki Hun özellikle Romalılarla yakın ilişki kurmuşlardı; örneğin Mityleneli Zachariah’ın (Ze-keriya) “bir zamanlar Hun olan ve Romalılara sığınarak vaftiz edilmiş bir general” olarak tanımladığı Sunica gibi. Dolayısıyla Zachariah Hunlara kendilerini ‘gözü dönmüş vahşi yaratıklar gibi, Kuzey-Batı bölgesinin Tanrı’sını reddeden barbarlar’ olarak tanımlatırken yalnızca gerçekleri resmediyordu (Hunlar)
  • Hikâyeye göre, Gotlar ve Hunlar birbirlerinin varlıkların-dan haberdar olmadan uzun süre yan yana bölgelerde yaşamış-lardı. Onları ayıran Kerch Boğazı’ydı ve her iki millet de ufkun ötesinde kara olmadığını düşünüyordu. Ancak bir gün bir atsi-neği tarafından ısırılan Hunlara ait bir buzağı bataklık sularını aşarak karşı kıyıya geçince olan oldu. Çobanı da onu takip etti ve önceleri var olmadığına inanılan bir diyar bularak geri dö-nüp bunu kendi diyarının insanlarına anlattı. Bu hikâyenin bir de alternatifi vardır. Bu ikinci versiyona göre, bir erkek geyiği takip eden Hun avcılar kaçan avlarının peşinden boğazı geçmişlerdi. Geldikleri yerin yumuşak havası ve toprağın verimliliği onları şaşırtmıştı ve geri dönüp diğer Hun yurttaşlarına iyi haberi vermişlerdi. Sonuçta suçlu bir buzağı mı yoksa bir geyik miydi bilinmez ama Hunlar kısa bir zaman sonra bütün güçleriyle boğazı geçip Kırımlı Gotlara saldırdılar (Hunlar)
  • Hunlara yaptığı kişisel ziyaretinin bir anlatımını yayınladığını bildiğimiz ilk gezgin, Mısır‘ın Teb şehrinden Olympiodoros‘tur. 412 yılı civarı, Konstan-tinopolis’ten Hun kralı Donatus‘a elçilik görevlisi olarak gönderilmiştir ve birkaç yıl sonra kendi döneminin tarihini yazmaya koyulduğunda, eserine görevinin bir tanımlamasını ve görünen o ki, Hunlar hakkında da bir arasöz ilave etmiştir (18. fragman). Olympiodoros’un eserinin kayboluşu bu göçebeler hakkında bildiklerimiz bakımından tam bir felaket oluşturmuştur. (Hunlar)
  • Hunlar Avrupa’da ilk ortaya çıktıkları zaman, Romalıların, Gotların ya da Perslerin özellikle düşmanı olarak görülmemektedirler. Ayrıca Hunların Ostrogot Krallığını yok etmelerine karşın onu savunmak için de savaştıkları görül-müştür. Avrupa’daki ilk büyük başarıları sırasında bu yeni barbar gruplar kendi aralarında da bölünmüşlerdi. Bu durum, burada yeniden gözden geçirilen bütün bu tarihsel süre boyunca devam etmiş ve günümüzde de hem şaşkınlık hem memnuniyetle karşılanmış bir gerçek olarak değerlendirilmiştir (Hunlar)
  • Romalılar ise, içlerinde barındırdıkları düşmanla savaşmak zorunda kalmasalardı eğer, uzun bir süre yenilmez olarak kala-bilirlerdi. Ralph Fox’a göre “eğer, Çin’de, yozlaşmış ve aç gözlü yöneticilerine karşı kin ve nefret besleyen büyük halk kitleleri-nin yardımı olmasaydı, Moğolların sadece askerî dehasının Çin’i fethetmeye yetip yetmeyeceği şüpheliydi” (s. 142). Aynı durum Hunlar ve Doğu Roma İmparatorluğu için de geçerlidir. Zosimus‘un anlattığına göre, 400 yılında, Gainas‘ın, Uldin‘in Hunlarına yenilip onların elinde ölümünden sonra Trakya‘nın tamamında oluşan karmaşa ortamında, kaçak esirler ve Roma hükümetindeki önemli ‘görevlerini terk eden diğerleri’ kendilerini Hun ilan edip, Fravitta tarafından yenilene kadar Trakya’daki kırsal bölgeleri tahrip etmeye devam etmişlerdi. Bu esirler, büyük olasılıkla Hun ismini, diğer isimlere oranla daha fazla dehşet ve kargaşa yaratacağı için seçmişlerdi; Hunlar ise o sıralarda Romalılardan korkuyorlardı ve Gotlara oranla kaybedecek daha çok şeyleri vardı. (Hunlar)
  • De Guignes’in, Hunların Çinli tarihçilerin Hsiung-nu’su ile aynı olduğu tanımlamasına yazarımızın hiçbir yorum getirmediği yukarıda da belirtilmişti. Şimdilerde ise Çinliler bu step göçebelerinin ordularından söz ederken can sıkıcı bir ısrarla 100.000, 200.000, 300.000 ve hatta 400.000 kişiden oluştuğunu söylerler. Dolayısıyla Parker, orijinal kaynaklardan yararlandığı Tatarların Bin Yılı adlı kitabında “[Baghdur]’un emrinde 300.000 asker vardı”, “Baghdur en iyi 300.000 askerini [düşman üzerine] saldı”, “[Merchö]’nün 400.000 atlı okçudan oluşan ve daimi teyakkuzda bir ordusu vardı” vb. diye yazar.Çinli kaynaklara yabancı olan birisi için, bu kaynağın izinden giden tarihçileri eleştirmek saygısızlık gibi gelebilir, ancak onları tanıyan bizlerin şu soruları sorma hakkı oluşmuştur: (1) Moğolistan’ın bu son derece ilkel pastoral göçebeleri üçyüzbin insanı bir aradayken nasıl beslemişlerdir? ve (2) bütün bir seferberlik dönemi boyunca sadece yüzbin adamın bile üretimden, sürülere bakmak ve onları korumak işinden elini çekmesi durumunda, toplumu nasıl idame ediyorlardı? Doğrusu 430 yılında Attila‘nın Hunlarının sayıca 600.000 ya da 700.000 kişi olduğu görüşüyle karşılaştığımız zaman, böylesi bir kalabalığın, Kuban havzası gibi çok uzak bir noktadan gelmiyor olsalar da, Pannonia‘da ve oraya uzun yolculukları sırasında nasıl beslendiklerini merak etmekten kendimizi alamıyoruz. (Hunlar)
  • Bleda'nın kaba ve gürültücü karakteri hakkında, kardeşinden çok farklı olması dışında, az bilgimiz vardır. 441 yılındaki büyük istila sonrasında, Attila‘nın görüntüsüne tahammül ede-mediği, Zerco adında Faslı bir cüceye sahip olduğunu biliyoruz. Ancak Bleda, sadece Zerco’nun kekemeliği ile değil, özellikle onun çarpık ve yorucu yürüme şekli ile de son derece eğlenmekteydi. Onu hem ziyafetlerde hem de seferler sırasında yanında tutuyordu: hatta vücudunun tuhaflığını iyice ortaya çıkarmak için ona küçük zırhlı bir kıyafet de yaptırmıştı. Bir keresinde Zerco birkaç Romalı esirle beraber kaçmıştı. Diğerleri Bleda’nın umrunda bile değildi, fakat Zerco’nun kayboluşu yüzünden çok büyük öfkeye kapılmıştı. Cüce bulunana kadar atlılar kırsal bölgeleri karış karış aradı ve Bleda onun zincirlere bağlı şekilde geri getirildiğini görünce kükrercesine bir kahkaha atmıştı. Bleda ona neden kaçmaya çalıştığını sordu. Zerco, o tuhaf tutuk konuşmasıyla, Bleda ona bir eş vermediği için bunu yaptığını söyledi. Bleda daha da yüksek sesli bir kahkaha attı. Zerco’ya, imparatoriçenin Kontantinopolis’teki saray nedimele-rinden bir tanesini vereceğine söz verdi.43 (Hunlar)
  • Hunlar giysilerini sırtlarında parçalanıp lime lime dökülene kadar giyiyorlardı ki bu olay bize, Cengiz Han‘ın bir kanun maddesinde geçen, Moğolların giysilerini hiç yıka-maksızın eskiyene kadar giymeleri gerektiği ifadesini anımsat-maktadır.4 Hunlar dizden aşağısına keçi derisinden tozluk, başlarına da yuvarlak başlık takıyorlardı, ancak bu başlıkların hangi materyalden yapıldıklarını bilmiyoruz (Hunlar)
  • Konstantinopolis başpiskoposu bu yeni ortaya çıkan göçebeleri Hristiyan yapmak için çok çaba göstermişti. Ancak burada yine, misyonerlerin en küçük bir başarı bile yakalayabildikleri konusunda bir iddiada bulunulmamıştır. Misyonerlerin yaşadıkları en büyük zorluklardan bir tanesi dil konusu olmalıdır. John Chrysostom başkentte Gotlara vaaz vermek istediği zaman kolayca bir tercüman bulabiliyordu; ancak ileride de göreceğimiz gibi Hunların dilini bilen Romalı sayısı oldukça azdı, dolayısıyla Hunlara vaaz verebilecek nitelikte rahip bulmak, eğer oluru varsa da, çok zordu. (Hunlar)
  • Hunlar en büyük gayreti uzak doğu bölgelerinde göster-mişlerdir. Bir sel gibi Kafkas Dağları’nın dar boğazlarından geçen Hun gruplar Ermenistan’ı aşarak Doğu İmparatorlu-ğu’nun en zengin eyaletlerine doğru ilerlemişlerdi. Kapadokya köylerinden dumanlar yükseliyordu. İşgalcilerin Halys’e (Kızılırmak) doğru ilerledikleri söyleniyordu. Suriye‘nin bazı bölge-leri harap olmuştu ve Antiokheia‘da savunmaya geçmişti: ‘bu-güne kadar danslara ve mutlu insanların şarkılarına ev sahipliği yapan Orontes (Asi) Nehri’nin kıyılarında düşman atlıları gürlüyordu’. Kalabalık esir grupları ve büyükbaş hayvan sü-rüleri Kafkasya’nın kuzeyinden uzaklara götürülüyordu. ‘Kırımlı kabilelerinin savunma hattı olan Cimmer bataklıklarının ötesinde, Suriye’nin gençleri esir düşmüştü’. Ermenistan’da Hunlar Meliten şehrine ulaşmıştı; oradan da Euphratesia eyaletini aşmış ve Coele Suriye ve Kilikya’nın içlerine kadar dörtnala gitmişlerdi. (Hunlar)