Tam / Gerçek Adı: Margaret Olwen Macmillan
Doğum Tarihi: 1943
Doğum Yeri: Toronto, Kanada
Margaret MacMillan kimdir?
Margaret Olwen Macmillan (d.1943 Toronto, Ontario) Kanadalı tarihçi ve akademisyen.
Lisans eğitimini Toronto Üniversitesinde bitiren MacMillan doktorasını Oxford Üniversitesinde tamamlamıştır. Halen Oxford Üniversitesinde tarih bölümünde görev yapmaktadır.Uzmanlık alanı ,diplomasi tarihidir. Paris Barış Konferansını anlatan Peacemakers: The Paris Peace Conference of 1919 and Its Attempt to End War adlı eserin yazarıdır.
--reklam--
Margaret MacMillan Kitapları - Eserleri
- Barışa Son Veren Savaş
- Barış Yapanlar
- Roma'dan Sonra Avrupa
- Tarihin İnsanları
--reklam--
Margaret MacMillan Alıntıları - Sözleri
- Ermeniler konferansa, en hazin hikayelerden birini getirmişlerdi. 1375'te son bağımsız Ermeni krallığının işgalinden, 1918 ilkbaharında milliyetçi güçler eski Rus topraklarında Ermeni cumhuriyetini ilan edinceye kadar, hep yabancı yönetimi altında yaşamışlardı. On dokuzuncu yüzyıl başlarında Ruslar güneye, Kafkaslara inmeye başlayınca, Ermeni topraklan da Rusya, Osmanlı Türkiyesi ve İran arasında bölüşülmüştü. Çoğu basit çiftçiler olan Ermeni halkı, ya Rus, ya Türk, ya da İranlı olmuştu, ama milliyetçilik ve kendi kaderini tayin hakkı dalgası doğuya doğru yayılıyordu, yeniden doğacak bir Ermenistan'ın vizyonu da biçimlenmeye başlamıştı. Tutarlı bir vizyon değildi. Hıristiyan, laik, muhafazakar, radikal, Türk-yanlısı ya da Rus-yanlısı olabilirdi, çünkü ortaya nasıl bir Ermenistan çıkması gerektiği konusunda uzlaşma yoktu. Ama vizyon giderek güçleniyordu. Ne yazık ki Ermeni milliyetçiliği, dünyanın o yörelerinde gelişmekte olan tek milliyetçilik değildi. Hitler müstehzi bir ifadeyle, "Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?" diye sormuştu. Ama Paris Barış Konferansı sırasında, Türklerin Ermenilere reva gördüğü dehşet hâlâ tazeydi, ayrıca dünya henüz halkları, soykırım girişimlerine bu kadar alışmamıştı. Soykırımlar 1890'larda, eski rejimin kendine karşı gelen herkesin üstüne gitmesiyle başlamıştı. Osmanlı askerleri Ermeni köylerini basmaya başlamışlardı. 1908'de hükümeti devralan Jön Türkler, laik, çok uluslu bir devletten söz ederek yeni bir çağ vaat etmişlerdi ama onların hayali de Orta Asya'daki diğer Türk halklarıyla biraraya gelmekti. O tür Pan-Turan bir dünyada Ermenilere de, diğer Azınlık halklara da yer yoktu. (Barış Yapanlar)
- Savas, intihar demektir (Barışa Son Veren Savaş)
- Kürtlerin kendilerine gelince, onlar aralarında yine her zamanki gibi bölünmüş durumdaydılar. Türklere mi güvenmeliydiler, yoksa İngilizlere mi? Ermenilerle barışmaya mı çalışmalıydılar? Bolşeviklerden yardım mı istemeliydiler? Yunan tehdidi bir çoğunun kararını vermesini sağladı; en azından o an için. 1919 ilkbaharında Yunanlılar İzmir'e çıkıp, ardından da 1920 yazında içerlere, Atatürk'ün kuvvetleri üzerine yürümeye başladıklarında, genelde hayli dindar Müslüman olan Kürtler bunu İslamiyetle Hıristiyanlık arasında bir savaş olarak gördüler. Atatürk'ün kendi özel fikirleri ne olursa olsun, Kürt aşiret reislerinden destek isterken İslam kartını oynayacak maharete sahipti. İngiltere'nin güneydeki Kürt topraklarını ele geçirmeyi planladığına ilişkin söylentiler, Kürt milliyetçilerini bile Atatürk'ten yana olmaya itti. O aşamada, Curzon ile Lloyd George, belki ilk defa aynı görüşteydiler. Bağımsız Kürt devleti, olacak şey değildi. Bunun anlamı bazı Kürt topraklarını Türklerin kontrolü altında bırakmak demek olsa bile, yine de gerçek buydu. 1920 Nisan'ında San Remo'da Lloyd George da gerçeği kabullendi: "Kendi de Kürtlerin neler hissettiğini öğrenmeye çalışmıştı. İstanbul'da, Bağdat'ta ve başka yerlerde sordurduğu sorulardan, Kürt halkını genel olarak temsil edebilecek tipik bir Kürt bulmanın imkansız olduğunu öğrendi. Her Kürt, olsa olsa, ancak kendi aşiretinin temsilcisi olabilirdi... Ama beri yandan, Kürtler sanki büyük güçlerden birinin yardımı olmazsa varlıklarını sürdüremeyeceklermiş gibi hissediyorlardı. Yine de, eğer bu işi Fransa da, İngiltere de üstlenmeyecekse (Lloyd George üstlenmeyeceklerini umuyordu), o zaman sanki Türk koruması altında kalmayı tercih edeceklermiş gibi bir halleri vardı. Ülke Türklerin yönetimine alışmıştı. Zaten alternatif bir koruyucu bulunamazsa, bölgeyi Türkiye'den ayırmak da zordu." (Barış Yapanlar)
- ''İlkçağ'' ve ''ortaçağ'' İtalyan Rönesansından kaynaklanan kavramlardır. [Julia M. H. Smith - Roma'dan Sonra Avrupa] (Roma'dan Sonra Avrupa)
- Sanayilesme iki temel sorunu vardı Hammadde ve pazar İkiside sömürgecilikle çözüm bulundu lakin bu da savaşı tetikledi. (Barışa Son Veren Savaş)
- Amerika hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etmiş değildi. Böyle olunca, bu imparatorluğun kaderinde söz sahibi olma açısından da durumu netameliydi. Wilson'un On Dört Nokta'sından yalnızca bir teki Osmanlılara değiniyordu, o da biraz müphem bir maddeydi: "Bugünkü Osmanlı İmparatorluğunun Türk kesimlerine güvenli bir egemenliğin güvencesi verilmeli, ama halen Türk yönetimi altında bulunan diğer uluslara da kuşku payı olmayan bir yaşam güvencesiyle, müdahalesiz bir özerk gelişme fırsatın güvencesi verilmelidir." Türk kesimler nereleriydi? Kimler özerk gelişme fırsatına sahip olacaktı? Araplar mı? Ermeniler mi? Kürtler mi? (Barış Yapanlar)
- Tarih boyunca savaşlar kadar salgınlar olmuştur ; Ama nedense savaşlar da, salginlarda insanları hep şaşırtır (Barışa Son Veren Savaş)
- Dünyanın başka yerlerinde de harikulade iyimser bir hava vardıo ;bu büyümeyi hangi durdurabilir, kendi ivmesinden güç alarak büyüyen bu hareketi kim engelleyebilirdi?Avrupa hiç bu kadar güçlü, bu kadar zengin, bu kadar olmamış,daha da iyi bir geleceğe hiç bu kadar inanmamıştı.... (Barışa Son Veren Savaş)
- Kürt Bölgesine asla gitmemiş olan Amerikalı uzman ise sevmiyordu Kürtleri: "Bir bakıma Kürtler, Kuzey Amerika kızılderililerini hatırlatıyor," diyordu: "Huyları pek ateşli, gücenik, intikamcı, entrikacı ve kalleşler. İyi asker, ama kötü lider olurlar. Hasisler, çok benciller, hiç utanç duymadan dilenirler ve hırsızlığa eğilimleri çok fazla." (Barış Yapanlar)
- 1902 yılında luzern 'de uluslarası savaş ve barış müzesi kuruldu (Barışa Son Veren Savaş)
- Bir Romalı için, imparatorluk sınırlarının ötesinde yaşayan halklar, yaşam tarzları imparatorluk sakinlerinin yaşam tarzına hiç benzemeyen derbeder ve azgın ''barbarlar''dı. ''Barbar'' terimi, aşırı kültürel ve dilsel önyargıyla yüklüydü: Geç 4. yüzyıl şairi Prudentius, ''Dört bacaklı bir yaratık iki bacaklı bir yaratıktan ya da dilsiz bir kız konuşma yetisine sahip bir erkekten ne kadar farklıysa, bir barbar da bir Romalıdan o kadar farklıdır'', diyordu. Her şeyden önce, Salvian'dan öğrendiğimiz gibi, aradaki uçurum eğitimle ilgiliydi. Sınır kentli Trierli Hıristiyan bir rahip olan Salvian'a göre 406'da Germen dili konuşanlar ve başkaları Ren sınırını geçip Roma toprağı içinde kendilerine yurt kurduktan sonra yerlerinden olanlardı. 5. yüzyılın ortalarında yazarken, göçmenleri ''Roma öğreniminden, aslında her türlü uygar insan eğitiminden yoksun'' ve ''her türlü bilgiden ve edebiyattan habersiz'' olarak nitelendiriyordu. Eğitim -Batı'da yazılan ve konuşulan biçimiyle Latin diline, Doğu'da Yunancaya hâkimiyet- Roma'nın siyasal ve egemenliğinin temelini oluşturan bütünsel kültürel biçimlenmeyi gerektirmekteydi. İmparatorluk bakış açısından Yunanca ve Latince, cahile ve eğitimsize saygı duymayan üstün bir toplumun sınırını çizmekteydi. Romalı ile ''barbar'' arasındaki ayrım, eğitime dayandığı için ırksal değil kültüreldir ve bu nedenle hiçbir zaman geçilmez bir sınır oluşturmadı. Roma seçkinlerinin kafalarındaki kalıbın bir parçası olmak dışında, bu önyargıyı fazla ciddiye almamalıyız. Siyasal sınırların yoğun etkileşim ve kültürel geçişim bölgeleri olarak işlev görmelerine dikkat etmek daha verimli olur; bu bölgeler, sınırların ötesinden gelenlerin Latinceyle ve Yunancayla karşılaşıp, ya geç Roma dünyasının içinde erimelerini ya da yazma tekniklerini alıp, kendi amaçları için kullanmalarını olanaklı kıldı. Belirli halkların önderleri, imparatorla diplomatik bağlar kurabiliyor ve bir grup olarak tebaalarını bağlayan antlaşmalar yapabiliyordu. Hunların önderi Atilla (ö.454) da dahil, bazı savaş beyleri, kâtiplerin ve tercümanların yardımıyla imparatorluk yetkilileriyle mektuplaşarak yandaşlarının durumunu görüşmek için Roma'ya özgü yazılı, diplomatik iletişim biçimlerinden yararlandılar. Bireyler de imparatorlukta ticaret yaparak ya da askerlik yaparak kişisel terfi yolu buldular. Atilla'ya giden Yunan elçi Priskos, Atilla'nın yönetimi altındaki çeşitli halkların konuştuğu ''barbar'' dillere ek olarak, ''Batı Romalılarla ticaret yapanların Latince'' konuştuklarını belirtmiş. Kuşkusuz, çok sayıda asker ve tüccar meslek yaşamlarının seyri içinde en azından basit pratik yazma becerileri kazanmıştır. Bunun bireylerin mesleki yaşamlarına nasıl katkıda bulunduğunu değerlendirmek mümkün olmasa da, savaşla, yazmayla ve ticaretle ilgisi Latince sözcüklerin Kelt ve Germen dillerine girmesi ve benimsenmesi, kültürel etkileşimin açık bir işaretidir. [Julia M. H. Smith - Roma'dan Sonra Avrupa] (Roma'dan Sonra Avrupa)
- 1918 Eylül'de Bulgaristan'ın çöküşü, batıdan İstanbul'a gelen yolu açarken, İngiliz ve Hintli askerler de güneyden ve doğudan bastırmaya başladılar. Akdeniz'in doğu ucunda Müttefiklerin savaş gemileri korkutucu sayılardaydı. Tek soluk alınabilecek yer, imparatorluğun kuzey doğu sınırları, yani eski Rus İmparatorluğu'nun çökmekte olduğu sınırdı, ama Osmanlılar bundan bile yararlanamayacak kadar zayıftı. İmparatorlukları zaten savaştan önce parçalanmıştı, şimdi de kar gibi erimekteydi. Arap bölgeleri elden gitmiş, Mezopotamya'dan Filistin'e, Suriye'den Arap yarımadasına kadar çok geniş topraklar elden çıkmıştı. Karadeniz'in doğu ucunda, eski tebaa halklar -Ermeniler, Gürcüler, Azeriler, Kürtler- Rusya sınırı üzerinde kendi yeni devletlerini kurma mücadelesi içindeydi. (Barış Yapanlar)
- 1900 sonrasında Almanya 'ya duyulan ortak korku nedeniyle Fransa' yla Büyük Britanya arasında yeni ve beklenmedik bir dostluk - dostluk anlaşması - ortaya çıkıyor, eski düşmanlık üstesinden gelme ihtiyacı hissediliyor. 7.Edward, 1903 yılında Pariste yaptığı çok başarılı ziyaretle Fransız kamuoyunu kazanmayı bilmişti. (Barışa Son Veren Savaş)
- 1036 ile 1038 arasında, elli yaşındaki Canossalı Boniface evleneceği kızı, on sekiz yaşındaki Beatrix'i almak için Alpler'i geçtiğinde, atlarına gümüş nal taktırdı. Yolda düşsün ve ahali toplasın diye, bilerek nalları gevşek taktırdı. Bu şekilde, ahali onun kim olduğunu anlayabilirdi. Statüyü göstermek için hiçbir fırsat kaçırılmazdı. [Julia M. H. Smith - Roma'dan Sonra Avrupa] (Roma'dan Sonra Avrupa)
- Türkiye için hazırlanan anlaşmada Kürdistan'ın durumu havada bırakılmıştı. Ya Türkiye içinde özerk bir bölge, ya büyük güçlerden birinin koruması altında manda, ya da tam bağımsızlık olacaktı. Sınırlar da kesin değildi. Bir inceleme heyeti gidip bilgi getirecekti. (İngilizler kendi istedikleri bölgelerin yeni Irak devleti sınırlan içinde olmasını sağlamışlardı.) Muğlak bir vaat vardı: Eğer Kürtler kendilerinin bağımsızlığa hazır olduğu konusunda Milletler Cemiyeti'ni ikna edebilirlerse ve bağımsızlığı gerçekten çok istiyorlarsa, günün birinde Irak'taki yakınlarıyla biraraya gelebilirlerdi. Bunlar ve diğer koşullar hakkındaki bilgiler, 1920 ilkbaharındaki San Remo Konferansı sonrasında sızmaya başlayınca, Türkler arasındaki tepkinin nasıl olacağı zaten çok belliydi. Curzon'un Ankara'ya yolladığı temsilcinin anlattığına göre, Türkler bu haberlere her yerde kahkahalarla gülmüş, askeri hazırlıklar birdenbire büyük ölçüde artmıştı. Ankara'da milliyetçi hükümet, hem bu koşulları, hem de sultanın hükümetini reddetti. İstanbul'dan milliyetçiler dereler gibi Ankara'ya doğru akıyor, Atatürk'ün kuvvetlerine katılıyordu. (Barış Yapanlar)
- 850 civarında, Langres Kontu Hungerius'un karısı hem sağır hem dilsiz bir kız çocuğu doğurdu. Ona 'bir ucube, yabani bir hayvan gibi, hizmetçi kızlardan birinin kölesinden daha menfurmuş gibi' davranan ebeveynleri çocuğu reddetti. Kız bir şekilde hayatta kaldı ve yetişkin olduğunda, Chablis'teki St.Martin Mabedine gitmenin bir yolunu buldu. Burada aziz ona seslendi: ''Genovefa, kızım, korkma.'' Ağzından ve kulaklarından kan boşalınca, iyileşti. Daha önce hiç konuşma işitmemişti, Genovefa onun adı mıydı? Kısa süre sonra, erkek kardeşlerinin hizmetçisi olan kız, tesadüfen mabedi ziyaret etti ve kadını tanıdı. Hizmetçi onu ''Hanımefendim Genovefa'' olarak selamladı, mucizeyi kabullendi. Sakatlıkları tedavi edilen Genovefa insanlığa geri döndü. Erken ortaçağın diğer yazarları için olduğu gibi, bu mucizeyi tasvir eden keşişe göre de konuşma yetisi insanları hayvanlardan ayırıyordu. Dil, insanoğluna verilmiş ilahi bir hediyeydi. Ama Hıristiyanların Yahudilerden devraldıkları köken mitinin bir bölümünde, yeryüzünün bütün halkları başlangıçta aynı dili konuşuyordu. Bu masal, harika Babil Kulesi'ni inşa edenlerin, başarılarından duydukları gurura nasıl yeni düştüklerini anlatır. Tanrı onları cezalandırmak için, ''[birbirlerinin] dillerinde muvaffak olmasınlar... birinin dediğini diğeri anlamasın diye, yeryüzünde yaşayanlara farklı diller tayin etti.'' Kitap mitinin bu Anglosakson çevirmeninin gözünde, herkesin kendi dilini konuştuğu aşikârdı. Sevilla Piskoposu Isidorus (599-636) gibi bazı başkalarıysa pek emin değildi. O dillerin insanlardan önce geldiğinden emindi, ama tam olarak nasıl ilişkilendiklerine karar verememişti. ''Başlangıçta ne kadar insan varsa o kadar dil vardı, ama daha sonra insanların sayısı dillerden fazla oldu, çünkü bir dilden çok sayıda insan çıktı.'' Bu, dilin insanla akışkan, değişken ilişkisinin örtük bir kabülüydü. Isidorus'un sezgisi kesinlikle doğruydu. Bir halk ya da siyasal topluluğa bir dilin karşılık düştüğü yolundaki 19. yüzyıla ait yanlış anlayışı bir kenara bırakmalıyız. Kendisini tek bir halk ya da ulus gibi gören herhangi bir ortaçağ grubunun içinde dilsel tekbiçimlilik olduğu fikri de hatalıdır. Erken ortaçağda dillerin insanlarla ilişkisi bu gibi basit formüllere indirgenemeyecek kadar karmaşıktı. Göreceğimiz gibi diller siyasal sınırlarda başlamaz ve durmaz.Siyasal bağlılıkları hesaba katmayan çeşitli biçimlerde üst üste binerler. Dahası, diller her zaman bariz iç lehçe farklılıklarıyla nitelenirdi ve sürekli evriliyorlardı. Doğal olarak, dönemimiz bittikten sonra da dil değişimi uzun süre devam etti; bu yüzden burada gözden geçirilen değişimlerin çok daha uzun bir hikâyenin bir parçası olduğunu unutmamalıyız. [Julia M. H. Smith - Roma'dan Sonra Avrupa] (Roma'dan Sonra Avrupa)
- Yaralı Rus ayısı öfkesini kendi yöneticilerine çeviriyor 1905 yılında ülke neredeyse ihtilale sürüklenirken, bir yandan da Uzakdogu'da japonya karsininda bozguna uğramıştı. Car Nikolay 'in rejimi yıkılmadı, hatta bazı reforamlar yaptı, ama yeni yeni bir savaş ikinci bir ihtilal 1917' de eski silip süpürmek üzereydi (Barışa Son Veren Savaş)
- Büyük Avrupa kentlerinde birine her gidisinizde şaşırdınız, keyif aldığınizi hissedersiz. (Barışa Son Veren Savaş)
- İngiliz imparatorluğuyla iki bağımsız Afrikaner (ya da Boer) cumhuriyeti arasında 1899-1902'de gerçekten savaşta, dünyanın sempatisi genellikle Afrikanerlerden yanaydı. Lord Kitchener, Afrikanerleri direnci kırmak için çiftliklerini ve hayvanlarını yok ederek kadınlarıyla çocukları kamplarina kapatan gaddar politikalar uygulaması nedeniyle özelikle uluslarası kinamlarin hedefi olmaktaydi. (Barışa Son Veren Savaş)
- Kürtler çeşitli hükümetlerin yönetimi altında kalmışlardı. Bir kısmı Atatürk hükümetinin, bir kısmı İran'daki Rıza Şah'ın, bir kısmı da Irak'ta Faysal'ın hükümetlerinin yönetimindeydi ve bu hükümetlerin üçünün de Kürt özerkliğine tahammülü yoktu. İngilizler Irak'ta bir süre Kürt bölgelerine ayrı bir yönetim getirme fikriyle oyalandılar. Kürtlerin Arap yönetimi altında kalmaktan hoşlanmadığını gözlemlemişlerdi ve bu doğruydu. Ama sonunda İngilizler hiçbir şey yapmamayı seçtiler. Irak 1932 yılında bağımsız olurken Kürtlere herhangi bir şey vaat edilmedi. Türkiye'de Atatürk ve milliyetçiler, daha önce tüm Müslümanları biraraya toplama fikrini vurgularken bundan uzaklaştılar, laik bir Türk devletine yöneldiler. Halifeliği kaldırmaları Kürt'leri huzursuz ve mutsuz etti. Eğitim ve yönetim dili Türkçe olacaktı. 1923 ile 1991 arasında Kürtler tanınmıyordu bile. 1927'de Türk dışişleri bakanı, İngiliz büyükelçisine güvence verirken, Kürtlerin "Kızılderili ve Hindular" (kendi deyimi) gibi ortadan kalkacaklarını, eğer milliyetçiliğe meylederlerse Türkiye'nin onları da, Ermenilere ve Rumlara yaptığı gibi ülkeden atacağını söyledi. Kürtler kaderlerine hiçbir zaman sessizce razı olmadılar. Paris Konferansı sırasında da ısrarcı bir güce sahip olan Kürt milliyetçiliği, baskı altında geçen yıllar içinde daha da güçlendi. Paris'te kendilerine verilen vaatler ve Sevr Anlaşması'nın şartları, Kürtlerin yüreğinde her zaman bir anı ve bir umut olarak kaldı. 1919 yılının yaz mevsiminde, bir dizi Kürt ayaklanmasının ilkinde, isyancıların lideri koluna bir Kuran'ı bantla tuttururken, Müttefiklerin vaatlerinin ve Wilson'un On Dört İlke'sinden birinin kopyalarını da yapıştırmıştı. O maddede Türk olmayan milletlere verilecek özerklikten söz edilmekteydi. (Barış Yapanlar)
Yorumlar
0 yorum