Doğum Tarihi: 1928
Doğum Yeri: İstanbul, Türkiye
Ölüm Tarihi: 30 Mayıs 2012
Ölüm Yeri: İstanbul, Türkiye
Rekin Teksoy kimdir?
Saint Michael Fransız Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Roma Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Rekin Teksoy, Yön, Sosyal Adalet, Ataç dergilerinde başlayarak çeşitli yayın organında sinema konusunda yazılar yazdı; Ramazan Arkın'ın sahibi olduğu Arkın Yayınevi'nin hazırladığı Sinema Ansiklopedisini ve Cumhuriyet Ansiklopedisininyayın yönetmenliklerini ve yazarlıklarını yaptı. Birçok önemli yazarın eserini Türkçeye çevirdi.
Rosa Lüksemburg adlı oyunu, Küçük Sahne'de uzun süre sahnelenen sanatçının en önemli yapıtlarından biri; Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi adlı kitaptır. Bu yapıt, arka kapağında belirtildiği gibi "Bugüne kadar Türkiye'de yazılmış ve yayınlanmış en kapsamlı sinema kitabı"dır.
Sinematek Derneği yönetiminde görev alıp, bir ara ikinci başkanlık görevinde bulunan Rekin Teksoy, tiyatro-sinema oyuncusu Sevil Candan'la evlenip ayrıldı.
Larousse Gastronomique'in de Türkçe basımının danışmanlar kurulunda yer aldı.
On yılı aşkın süredir TRT 2 televizyonunda sinema ve edebiyat programı yapan ve yirmi yıldır İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Sinema derslerini veren Rekin Teksoy, Decameron'un tam çevirisiyle İtalya Cumhurbaşkanı Kültür Şövalyesi sanı ve İlahi Komedya çevirisi ile İtalyan Senatosu Çeviri Ödülü'nü almıştır.
--reklam--
Rekin Teksoy Kitapları - Eserleri
- Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi
- Rekin Teksoy'un Türk Sineması
- Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi
- Rosa Luxemburg
- Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi
- Rekin Teksoy'un Ansiklopedik Sinema Terimleri Sözlüğü
--reklam--
Rekin Teksoy Alıntıları - Sözleri
- 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanan DP, son seçimlerde oy yitirince, iktidarını sürdürebilmenin yolunu baskıcı yöntemlerde aramaya başladı. Muhalefet liderlerinin, gazetecilerin, aydınların sık sık tutuklanması, toplanma, gösteri ve seyahat özgürlüklerinin kısıtlanması toplumsal muhalefeti artırdı. Meclis'te olağanüstü yetkilerle donatılan bir Tahkikat Komisyonu'nun kurulması ise bardağı taşıran damla oldu. (Rekin Teksoy'un Türk Sineması)
- Oscar Ödülleri binlerce kişilik bir seçiciler kurulu tarafından belirlendiği için, sonuç sinema sanatına katkıda bulunan filmlerden çok, geniş kitlelerin beğenisini yansıtan filmlerin ödüllendirilmesi olur. Bu konuda onlarca örnek verilebilirse de, Hollywood'un yetiştirdiği yaratıcıların belki de en başta geleni Charles Chaplin'in hiçbir filminin en iyi film, en iyi yönetmen ya da En İyi Oyuncu Oscarı'na değer görülmemiş olması, Oscar'ın değerlendirme ölçütleri konusunda en iyi örneği oluşturur. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Yeni göçmenlerden oluşan bu insanların en önemli ortak özelliği, yeni vatanlarının dili İngilizce'yi bilmemeleriydi. Tatil günlerinde gidebilecekleri tek yer mahallenin buluşma yeri saloon'du. Gençler için dans salonları, paten pistleri, bilardo salonları da vardı. 1890'a doğru lunaparklar, basketbol maçları, vodvil tiyatroları da eklendi bu eğlence yerlerine. Ama yeni göçmenlerin dil bilgisi, vodvil tiyatrolarını bile izlemeye yeterli değildi. Bu nedenle, önce Edison'un kinetoskopu, ardından da sinema, İngilizce bilmeyi gerektirmedikleri için, bu kitlenin temel eğlence aracı oldu. Bir başka deyişle, böyle büyük bir seyirci kitlesinin varlığı, sinemanın Amerika'da olağanüstü bir gelişme göstermesinin ana nedenlerinden birini oluşturdu. Sinema, aydınların küçümsediği bir halk eğlencesi olarak gelişti. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- italyan sinemasının en önemli yaratıcı yönetmenlerinden michelangelo antonioni ( 1912-2007) ferara'da dünyaya geldi. bologna'da ekonomi öğrenimi gördükten, cinema dergisinde eleştiriler yayınladıktan, roma'daki centro sperimentale di cinematografia'da okuduktan sonra gece ziyaretçilerinde rene clair'in yardımcılığını yaptı. rossellini (bir pilot dönüyor) ve fellini'nin (beyaz şeyh) filmlerinin senaryo çalışmalarına katıldı. ilk filmi gente del po (po insanları ,1943 ) po vadisindeki yaşamı konu edinen kısa bir film oldu. daha sonra nettezza urbana (çöpçüler, 1948), sette canne un vestito (yedi baston bir ceket, 1949), la villa dei mostri (canavarlar villası, 1949) gibi kısa filmler çeken antonioni, cronaca di un amore (bir aşkın güncesi, 1950) ile ilk kurmaca örneğini verdi. lucia bose ve massimo girotti'nin başrolleri paylaştıkları film, varlıklı, kıskanç bir kocanın karısını özel bir detektife izlettirmesi üzerine kuruludur. yeni gerçekçiliğin duraksadığı bir dönemde çekilen film, toplumsal çözümlemeden ruh bilimsel çözümlemeye yönelişin ilk örneğini oluşturur. yönetmenin uzun planlara dayanan çalışması, özellikle gece sahnelerinde etkileyici sonuçlara ulaşırken, film yozlaşmış burjuva ahlakının bencilliğini vurgular. yönetmen, kendi deyişiyle "ele aldığı kişilerin yaşayışlarını değil, toplumsal olguların bu kişilerin iç dünyası üzerindeki yansımalarını" inceler. milano burjuvazisinin ahlaksal çöküntüyü önleyemeyen bireylerini yansıtabilmek için, kişileri sürekli olarak alıcı ile izleyerek uzun planlar oluşturur. (örneğin filmdeki köprü sahnesinin uzunluğu 87 metredir.) avrupa gençliğinin konumuna eğilen üç bölümlü ı vinci (yenilmişler, 1952), sinema ortamının iç¬ yüzüne eğilen la signora senza camelie (kamelyasız kadın, 1953) ve cesare pavese'nin yalnız kadınlar arasında adlı romanından uyarlanan le amiche (kadınlar arasında, 1955) yönetmenin biçeminin artık belirginleştiği çalışmalardır. yenilmişler, savaş sonrası gençliğinin suça eğilimini vurgularken, yönetmen bu "yitik kuşağı" yetiştiren tarihsel ve toplumsal koşulları vurgulamayı dener. pavese'nin dostlukları, başlamadan biten aşkları, umutsuzluğa dönüşen umutları ve yalnızlıkları aktaran romanını uyarlayan kadınlar arasında ise burjuva ortamının acımasızlığını verirken, yönetmene kadınların iç dünyasına eğilme olanağı sağlar. (film, venedik film festivali'nde gümüş aslan ödülü kazandı.) sevdiği kadın tarafından terk edilen bir işçinin, çeşitli ilişkiler denedikten sonra, sevgilisinin gözleri önünde intihar etmesini konu edinen ıl grido (çığlık, 1957) sanki bir umutsuzluk bildirgesidir. film, bir burjuvaya daha yakışacak iletişimsizlik ve yalnızlık bunalımını bir emekçide inceleme yanlışını içerse de, sinema dili açısından yönetmenin bu filmi izleyen ünlü dörtlemesinin ipuçlarını içerir. po ovasının puslu görüntülerinin sağladığı hüzünlü ortam, pavese'nin italyan edebiyatına getirdiği "yaşama uğraşı" kavramının, yine pavese'nin yaptığı gibi intiharla noktalanmasını kolaylaştırır. erkeğin boşluğa atlaması üzerine kadının attığı upuzun "çığlık" ortak bir yenilginin dışavurumudur.ölüme doğru yapılan bir yolculuk olarak tanımlanabilecek çığlık'ı izleyen l'avventura (macera, 1 960), la notte (gece, 1961), l'eclisse (batan güneş, 1962) ve ıl deserto rosso (kızıl çöl, 1964) yönetmenin olgunluk döneminin dörtlemesini oluşturur. bu filmler kadının, daha geniş bir bakış açısından kadın-erkek ilişkisinin çağdaş toplum içindeki yerini sorgulayarak "duygular dünyasına" eğilir. monica yitti'nin ünlenmesini de sağlayan macera, sicilya dolaylarında ıssız bir adada aniden ortadan kaybolan bir kadının izini süren sevgilisiyle, bir kadın arkadaşı arasındaki duygusal yolculuğu konu edinir. rossellini'nin stromboli ya da italya’da yolculuk gibi filmlerini çağrıştırsa da, macera iletişimsizlik, kırılganlık ve kadının iç dünyası gibi konulara değinir. sicilya görüntülerinin desteklediği film, aza indirilmiş konuşmaları, sinemasal zamanı neredeyse gerçek zamanla örtüştüren çok ağır akışı ve suskunluklarıyla yönetmenin en çetin filmlerinden birini oluşturur. ortadan kaybolan kadının, yozlaşmış ilişkisinden yola çıkarak, yok oluşunun erkeği etkilemeyeceğine inandıağı düşünülebilir. nitekim erkek onu kız arkadaşı ile aldatacak ama bu yeni ilişki erkeğin bir sokak kadını ile yatmasını engellemeyecek ve kadın erkek iliş¬ kisinin kırılganlığı bir kez daha vurgulanacaktır. (cannes film festivali'nde jüri özel ödülü kazanan filmi seyircilerin bir bölümü alkışlarken, bir bölümü de ıslıklamıştı.) marcello mastroianni, jeanne moreau, monica yitti ve bernhard wicki'nin başrolleri oynadıkları gece, evli bir çifti ele alır. ünlü bir yazarla karısının yaşamından, bir cumartesi öğleden sonrasından, pazar gün do¬ğumuna dek uzanan bir kesit verirken, çağdaş burjuvazinin bunalımını yansıtır. yönetmen, geleneksel anlatım kurallarına sırt çevirerek, dramatik içerikten yoksun sıradan günlük olayları uzun uzadıya gözlemleyerek, bu olayların gerisindeki anlamlara değinmeyi amaçlar. (film, bedin film festivali'nde altın ayı ödülü kazandı.) monica yitti ile alain delon'un başrolleri oynadıkları batan güneş, bir kez daha bireyin yazgısının yalnızlık olduğunu ve bu yalnızlığın aşkla dengelenemeyeceğini vurgular. çağdaş insanın kendi elleriyle yarattığı bir dünyada işlevinin ne olduğunu kavrayamayışını gündeme getirir. uzun sessizlikler, geometrik görüntüler ve filmin sonunda güneş tutulmasının (filmin özgün adı güneş tutulması' dır) yansıttığı solgun ışığın etkisiyle hayalete dönüşen ıssız kent sokakları, antonioni'nin anlatımının en başarılı örneklerinden birini oluşturur. (batan güneş, cannes film festivali'nde jüri özel ödülü kazandı.) yönetmenin ilk renkli çalışması kızıl çöl ise evli bir kadının bunalımını ele alır. fabrika bacalarından çıkan dumanların donuklaştırdığı bir kuzey italya kentinde yaşayan evli ve beş altı yaşlarında bir erkek çocuk anası giuliana (monica yitti), kocasında bulamadıklarını, geçici bir sevgilide de bulamaz. canına kıymayı beceremediği bir gecenin sabahında karşılaştığı bir erkekle de arasında dil duvarı olduğunu görünce (adam türkçe konuşmaktadır) kendini kimliğinden soyutlayarak bir robot gibi yaşamayı kabullenir. filmin biçimsel özelliği, yönetmenin renklerle oynayarak, doğal renkler yerine, kişilerin iç dünyalarını da yansıtmayı amaçlayan renkler kullanmasında yatar. böylece sanayileşmenin yok ettiği doğal ortamın yerini yapay bir ortam alırken, bu yapay ortamda yaşamak zorunda kalan bireylerin de her şeye yabancılaştıkları vurgulanır. (kızıl çöl, venedik film festivali'nde altın aslan ödülü alacak ama seyirciden ilgi görmeyecektir.) yapımcı dino de laurentiis'in iran şahından boşanan prenses süreyya'yı sinema oyuncusu yapmak isteğinin ürünü olan ı tre volti'nin (üç yüz, 1965 ) la prefazione (önsöz) başlıklı bölümü antonioni'nin meslek yaşamının en başarısız çalışması sayılır. (filmin, famous lovers / ünlü aşıklar ve latin lovers / latin aşıklar başlıklı öbür bölümlerini mauro bolognini ve franco lndovina yönetti.) bu filmi izleyen blow up (cinayeti gördüm, 1966) ise arjantinli yazar julio cortazar'ın bir öyküsünü sinemaya uyarladı. 1960'lar londra'sını görüntülemeye çalışan genç bir fotoğrafçı, çektiği bir fotoğrafı büyütünce bir cinayetin ipuçlarına tanık olur ya da tanık olduğu izlenimine kapılır. ama cinayetin, belki de düşsel olduğu sonucuna varılır. çünkü fotoğraf büyütüldükçe yeni ayrıntılar ortaya çıkar ve gerçekliğe ulaşmanın olanaksızlığı anlaşılır. algılamaların öznelliğini bir gerilim ortamında vermeyi başaran cinayeti gördüm, yönetmenin seyirciden de büyük ilgi gören ilk filmi oldu. (cinayeti gördüm, cannes film festivali'nde altın palmiye kazandı.) yönetmenin abd' de çektiği ve işlemediği bir cinayetle suçlanan bir öğrencinin ölümle noktalanan serüvenini konu edinen filmi zabriskie point (1970) amerikan sinemasının bireysel başkaldırı, kaçış, ölüme yöneliş gibi öğelerini ustaca kullansa da, yine de avrupalı bir yönetmenin amerikan toplumuna bakışını yansıtır. filmin sonunda havaya uçan villa tüketim toplumunun sonunu vurguladığı gibi, düşünsel bir tükenişe de gönderme yapar. amerikalı eleştirmenlerin filmi tutmamalarını anlayışla karşılamak gerekir. raı televizyonu adına çin izlenimlerini saptayan dört saatlik chung kuo-cina (çin, 1972) belgeselinin ilk bölümü beijing'in eski mahallelerini ve akupunkturla yapılan bir sezaryen doğumu gösterir. ikinci bölümde bir çiftlik, son bölümde ise şanghay ele alınır. film, akrobatların gösterisiyle sona erer. yönetmenin bir sonraki filmi professione reporter (yolcu, 1975) bir başkasının kimliğine bürünen bir gazetecinin (jack nicholson) serüvenini konu edindi. kuzey afrika çöllerinde başlayıp, londra ve münih'ten geçerek ispanya'da ölümle noktalanan bu serüven, bireyin gerçeklikle düzgün bir ilişki kurabilmesinin olanaksızlığına değinir. filmin sonunda gazetecinin bir başkası sanılarak öldürüldüğü otelde noktalanan uzun plan, gerçekliği kavrayamayan bireyin kaçınılmaz sonunu vurgular. jean cocteau'nun iki başlı kartal adlı oyunundan uyarlanan ve yine monica vitti'nin başrolü oynadığı ıl mistero di oberwald (oberwald'ın gizemi, 1980) bir kraliçenin polisten kaçan anarşist bir şairi, ölü kocasına benzetmesi üzerine kuruludur. antonioni'nin gerçekliği yeniden yaratma denemesi sayılabilecek bu filmi izleyen ıdentificazione di una donna (bir kadının tanımlanması, 1981) macera ile başlayan çizgiyi sürdürür. film, çevireceği bir film için kadın oyuncu arayan bir yönetmenin, bulduğu oyuncunun ortadan yok olması üzerine, tiyatro oyuncusu bir kadınla birlikte onu aramaya koyulmasını konu edinir. böylece yönetmen iletişimsizlik ve kendi kimliğini arama gibi, sinema anlayışının temel sorunlarına bir kez daha eğilir. çarpıcı görüntüleri, bi¬çimsel ustalığı ve yönetmenin biçeminin en belirgin örneklerinden birini oluşturması, bir kadının tanımlanması'nın cannes film festivali'nde 35. yıl ödülü'nü almasını sağladı. antonioni'nin, konuşma yeteneğini yitirmesine de yol açan uzun bir hastalığın ardından çektiği al di la delle nuvole (bulutların ötesinde , 1995) bir yönetmenin dört ayrı kentte çektiği dört ayrı aşk öyküsünden oluşur. ilk öykü genç bir kıza aşık bir erkeğin kararsızlığını vurgular. ikinci öyküde yönetmen babasını öldürdüğünü itiraf eden bir kadına ilgi duyar. üçüncü öyküde iki çiftin eşlerinden ayrılmaları bir kadınla bir erkeği yanyana getirir. son öyküde, tanrısal aşkla dünyasal aşk karşılaştırılır. jeanne moreau, john malkovich, marcello mastroianni gibi oyuncuları bir araya getiren bu filmin çekimi sırasında wim wenders'in antonioni'ye yardımcı olduğu biliniyor. (film, venedik film festivali'nde eleştirmenler ödülü kazandı.) 1995 yılında oscar onur ödülü, 1996 yılında da istanbul film festivali'nde onur ödülü verilen michelangelo antonioni, bireyin kendini çevreleyen gerçekliğe yabancılaşmasının, tanıyamadığı, gelişen teknolojinin tanımasını olanaksız kıldığı bir dünyadaki yalnızlığının sinemacısıdır. yönetmenin, geleneksel sinema dilinin kalıplarına, sinemanın seyirlik özelliklerine sırt çevirerek, duygusallıktan arınmış akılcı bir anlatıma yönelmesi ise biçeminin en belirgin özelliğidir. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Nazilerin 1933'te iktidara gelmesi, Fritz Lang'ın ülkesinden ayrılmasına yol açtı. Oysa Goebbels, Lang ile özel bir görüşme yapmış, kendisinin ve Hitler'in Metropolis'i birlikte görüp çok beğendiklerini söylemiş, Lang'dan yeniden düzenlenecek sinema sektörünün başına geçmesini istemişti. Lang, anasının ataları arasında Yahudiler bulunduğu gerekçesiyle öneriyi kabul etmemişti. Özgürlükçü Lang, "yeni düzene" ayak uyduramayacağını bildiğinden, bu konuşmanın hemen ardından ülkesinden ayrılarak, bir yazısında belirttiği gibi "servetini, zengin kitaplığını, değerli tablolarını geride bırakarak, her şeye yenidenbaşlamak üzere" Paris'e gitti. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Sinema gösterileri tıklım tıklımdır artık. Öğrenciler, yazarlar, askerler, sokak kadınları, işçiler, sakallı ve gözlüklü aydınlar hep birlikte film izlerler. Şair Aleksander Blok bile şu dizeleri yazar: "Gece sinemada / Olanlar oldu / Palmiyenin altında / Soylunun biri / Yoksul bir kızı öptü / Kendi düzeyine yükseltti onu". (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- "beyaz perdede gerçekliği yaratmak yerine, duygusal ya da düşünsel tepkilere yol açacak etkiler yaratmalıyız. böylece dış görünüşün önerdiği gerçeklikten çok daha anlamlı bir gerçekliğe ulaşmış oluruz." (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Amerikan yakın tarihinde gerçekten yaşanmış bir olay, Keaton'ın dünyasının kendine özgü mantığıyla, dış dünyanın mantığını bağdaştırır. İnsan doğa ilişkisini yüceltir, makineleşmenin götürdüklerini belirtirken, savaşın anlamsız olmanın da ötesinde, aptallıkla eşdeğer olduğunu vurgular. Savaşın kuralı olmadığını, bir savaşı, Güneylileri büyük bir felaketten kurtaran bir lokomotif sürücüsünün bile kazanabileceğini öne sürer. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- "Gerçekliğe öykünmek kalıcılık getirmez, çünkü gerçeklik değişken ve geçicidir. Kalıcı olan, sanatçının gerçekliğe yaklaşma biçimidir ve bu amaca kısır bir öykünme ile değil, gerçekliği yeniden yaratmakla ulaşılır." Jean Renoir (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Hollywood filmlerinin konularının dünyanın dört bir yanında yaşayan sıradan insanların ilgisini çekebilmesi, bu ilginin önemli bir gerekçesiydi. Bu başarıda, sessiz sinema döneminden başlayarak, filmin üretiminde yapımcının tek seçici olmasının payı büyüktü. Gerçekten de, konuyu, senaryo yazarını, yönetmeni, oyuncuları, teknikerleri seçen, çalışma olanaklarını sağlayan hep yapımcıydı. Ortaya çıkan ürün, çoğu kez bir yaratıcının sanat anlayışının sonucu olmaktan çok, olabildiğince geniş kitlelere ulaşarak bol getiri sağlaması amaçlanan bir maldı. Bu nedenledir ki, Hollywood'a damgasını vuranlar, yönetmenler değil lrving Talberg, Louis B. Mayer, Cari Laemmle, Darryln F. Zanuck gibi yapımcılardı. Başka bir deyişle film de, tıpkı Charles Chaplin'in Asri Zamanlar'ında olduğu gibi, makineleşme çağının üretim zinciri içinde üretilerek tüketime sunulan herhangi bir maldı. Bu üretimde yönetmenlerin genel çizginin dışına taşmaya kalkabilecek isteklerine yer yoktu. Hollywood sineması, belirli türlere dayalı, seyircinin belirli noktalarda tepki göstermesini sağlayan ve temelde aynı konuları ufak tefek değişikliklerle sürekli olarak işleyen, kendine çizdiği sınırların dışına çıkmayan bir sinemaydı. Dünya ölçeğinde ilgi gördüğüne göre de, ticari açıdan hiç kuşkusuz başarılı bir sinemaydı. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Platon'un Devlet adlı yapıtının yedinci kitabında, bambaşka bir amaçla da olsa değindiği "gölgeler" ise sinemanın dayandığı tekniğe ilişkin ilk yazılı belge olmak özelliğini taşır. Platon karanlık bir mağaradaki insanların, arkalarından gelen ışığın etkisiyle karşılarına vuran gölgelerini gördüklerini, gölgelerin de onlarla birlikte hareket ettiğini yazar. Böylece ışığın, hareket eden nesnelerin gölgelerini yansıttığı gerçeğinin Eski Yunan'da da bilindiğini doğrular. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Lubitsch, son filmi That Lady in Ermine'i (Beyaz Kürklü Kadın, 1948) tamamlayamadan öldü. (Filmi Otto Preminger bitirdi). Cenaze töreninden dönerken Billy Wilder, William Wyler'e, "Lubitsch de yok artık" der. Wyler'in yanıtı, "Asıl önemlisi filmleri yok artık" olur. Wyler haklıdır, Orson Welles'in gözünde bir "dev" olan Lubitsch, "damgasını" da kendisiyle birlikte götürmüştür. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Nitekim Lumiere Kardeşler'in operatörlerinden Eugene Promio'nun 1896 yılında lstanbul'a gelerek Haliç'te çekimler yaptığı biliniyor. Promio anılarında, lstanbul'a gelişine ilişkin ilginç açıklamalar yapar: "Osmanlı İmparatorluğu'na yaptığım geziye gelince, kamerayı bu ülkeye sokmada karşılaştığım zorluğa başka hiçbir yerde rastlamadım. Abdülhamit yönetimindekio dönemde, kolla çalıştırılan her aygıt tehlikeli sayılıyordu. İmparatorluğun sınırlarından geçebilmem için Fransız elçisinin araya girmesi ve kimi görevlilerin ellerine sanki yanlışlıkla tutuşturduğum paraları geri almayı unutmam gerekti. Böylece İstanbul, İzmir, Hayfa, Kudüs ve başka kentlerde çalışabildim." (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Sinemanın tarihi Lumiere Kardeşler'le başlar. Ama sinemanın resmi tarihine geçmeden önce, 19. yüzyıl sonunda dünyanın genel durumunu anımsamak doğru olur. Çünkü sinema da, içinde geliştiği çağın koşullarının bir ürünüdür. O yıllarda dünya denince akla önce Avrupa geliyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonu yaklaşırken, İngiltere başbakanı Lord Salisbury'nin 1898'te Londra'da Albert Hall'da yaptığı bir konuşma, dünyanın durumunun bugünkünden pek değişik olmadığını gösteriyor. Lord Salisbury diyor ki: "Yeryüzündeki ulusları, yaşayanlar ve ölenler olarak ikiye ayırabiliriz. Bir yanda büyük güce sahip büyük ülkeler var, bunların gücü her yıl çoğalıyor, zenginlikleri, egemenlik alanları artıyor. Demiryolu aracılığıyla askeri güçlerini bir noktada toplayabiliyor, şimdiye dek görülmemiş büyüklükte ordular kurabiliyorlar. Bilim, bu orduların silahlarını her gün geliştiriyor. Bunların yanı sıra, ölüm halinde olduklarını söyleyebileceğim ülkeler de var." Lord Salisbury'nin büyük bir açık sözlülükle dile getirdiği gerçek, Avrupa'nın sömürgeciliğe ve kapitalizme dayanan dünya egemenliğini vurguluyordu. Darwin'in doğada "güçlü olan yaşar" görüşü, sanki politika alanında da yansımasını buluyordu. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreği başlarken yaşanılan ekonomik bunalımın sona erdiği ileri sürülse de, insanlar altın bulmak amacıyla Kanada'nın Alaska sınırındaki Klondike kasabasına ve Alaska'ya akın ediyordu. Aradan otuz yıl geçtikten sonra, Charles Chaplin Altına Hücum'da benzersiz mizahıyla bu olayı ölümsüzleştirecekti. (Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi)
- Belgesel üretimini destekleyecek kurumların olmayışı, belgesel çalışmaların ancak bireysel çabalar sonucunda gerçekleşebilmesi bu türün Türkiye’de yaygınlaşmasını engellemiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana ülkenin yaşadığı siyasal çalkantıların ne denli zengin bir belgesel kaynağı olduğu dikkate alınırsa, bu olayların belgelenmemiş olmasını ya da belgeselin çok yatkın olduğu militan bir sinema örneğinin ortaya koyulamamasını kaçırılmış önemli bir fırsat olarak değerlendirmek yanlış olmaz. (Rekin Teksoy'un Türk Sineması)
- Devletin sinemayı desteklemediği ülkelerde, sinemanın başlangıcı hep tiyatro ve edebiyat uyarlamalarına dayanmıştır. (Rekin Teksoy'un Türk Sineması)
Yorumlar
0 yorum