Tam / Gerçek Adı: Prof. Dr. Şahin Uçar
Doğum Tarihi: 1949
Doğum Yeri: Sivas
Şahin Uçar kimdir?
1949 yılında Sivas'ın Acıyurt köyünde doğan Prof. Dr. Şahin Uçar, ilk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Yüksek öğrenimini de 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde yaptı. 1973-76 yılları arasında Sivas'ta öğretmenlik yaptı. Klasik tarzda mürettep bir divan olan Şeydâ Divânı'nı öğretmenlik yıllarında Sivas'ta tamamladı. Şeydâ Divânı ve Hat çalışması sebebiyle, 1976'da, Erzurum'da Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde Paleografi ve Epigrafi uzmanı tayin edildi.
1980'de Amerika'ya giderek Princeton Üniversitesi'nde araştırmalar yaptı ve İngilizce öğrendi. 1983'de, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız nezaretinde İslâm Tarihi doktorasını tamamladı. Şahin Uçar, 1993'te Selçuk Üniversitesi'nde Yardımcı Doçent, 1989'da Doçent oldu. Aynı yıl, Ankara Valiliği himayesinde İl Kültür Müdürlüğü sergi salonunda "Hat ve Tezyînât Sergisi" açtı. Bu vesile ile yapılan röportajlarda, bazı hat ve tezhib eserleri gazetelerin kültür sayfalarında basılarak tanıtıldı. 1993'te Profesör olarak Niğde Üniversitesi'ne geçti. Dekan Vekili, Rektör Yardımcısı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü olarak çalıştı. Hâlen Tarih Bölümü Başkanıdır.
1992'de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından tertiplenen "Türkçe'nin I. Uluslararası Şiir Şöleni"ne katıldı. Aynı yıl Tarih Felsefesi Açısından İslâm'da Mülk ve Hilafet isimli eseri ile, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Adamı" ödülünü aldı. 1995'de "Varlığın Mâna ve Mazmûnu" isimli eseri ile ikinci defa aynı ödüle lâyık görüldü. 1995'te Türkmenistan'da yapılan "Türkçe'nin 3. Ulusararası Şiir Şöleni"ne ve 1996'da Kıbrıs'ta yapılan "Türkçe'nin 4. Uluslararası Şiir Şöleni"ne katıldı.
Hat, tezhib, musiki ve şiirle meşgul oldu ve bazı eserleri İstanbul'daki talebelik yıllarında kitap kapağı olarak basıldı. Bazı eserleri, repertuar kurulunca incelenmiş ve besteleri TRT Musiki Repertuarı'na alınmış bulunmaktadır.
--reklam--
Şahin Uçar Kitapları - Eserleri
- Varlığın Anlamı
- İnsanın Yeryüzü Macerası
- Tarih Felsefesi Yazıları
- Dil ve Felsefe
- Kültür Teknoloji ve Sanat Yazıları
- Araplar'ın Anadolu Seferleri
- Divan
- Tarih Felsefesi Meseleleri
- Tarih Felsefesi Açısından Mülk Ve Hilafet
- Sen Şarkını Söyle
- Anadolu'da İslam-Bizans Mücadelesi
- Varlığın Mana Ve Mazmunu
- Malihülya
--reklam--
Şahin Uçar Alıntıları - Sözleri
- Derler ki: dilin mahremi yoktur Kalplerdeki esrarı bilirler... (Divan)
- ...gramer popüler aklın farkedilmeyen, şuursuz, mantığını ifade eder. (Tarih Felsefesi Yazıları)
- Medeni insan evcil hayvan gibidir (İnsanın Yeryüzü Macerası)
- "el-kelâmü sıfatü'l-mütekellim!": söz, söyleyenin sıfatıdır!: (Tarih Felsefesi Yazıları)
- Bayezid-i Bistami buyurmuş ki: "Bu bilgiyi arayarak bulamazsın, ama onu bulanlar da ancak arayanlardır." Yani, marifet-i nefs nasib işidir; vehbidir, kesbi değildir. Aramazsan zaten bulamazsın; ama arasan da, Allah vermezse yine bir şey bulamazsın. Marifet meyvesini tatmayan bilmez, vesselam. (İnsanın Yeryüzü Macerası)
- Lisaniyat lisanın ne olduğunu öğrenmekle başlar. Bir lisanın bilhakkın bilmeksizin o lisan ile yazılmış cümleler yahut fikirler karmaşıktır. cümleler anlaşılmadıkça da kelimeler anlaşılmaz. (Dil ve Felsefe)
- aks eyledi her berg-i çemen içre cemâli yûsüf gibidir gül nitekim lâle züleyhâ (Divan)
- Antik Yunan tefekküründe dahi logos, yani kelâm, "yaratıcı prensip" olarak tefsir edilmiştir. Kelâmın kadim olduğu itikadı ise, cümlenin malumu olsa gerektir. Tarihen ve ilmen dahi malumdur ki, insaniyet Kelâm sayesinde hayvâniyetden kurtulur. Birtakım boşboğazların Kelâm, yani lisan, hakkında bilir bilmez ve laubali bir tarzda konuşup durmaları, mukaddesata tecavüz demektir. Türk münevverleri kelâmın ehemmiyetini hâlâ idrâk edebilmiş degildirler. Kelâm ile oynanmaz; oynanırsa, yani birtakım aklı evvellerin Türkiye'de yaptığı gibi, kendi pesti ve pestenkerani akıllarınca, herkes nizâm-ı kelâma müdahale ederse; “bu Osmanlıcadır, bu terkibdir, Arapçadır tasfiye edelim, öztürkçe kelimeler icad edelim” denirse; işte o zaman, insaniyet tenzil-i rütbe ile hayvaniyet merte besine iner. Maalesef, Türk lisanının başına böyle bir felâket ge ş ve Türkiye'de ne felaket olmuşsa ve olmakta ise, işte böyle haleler yüzündendir: Mâhasal, adam gibi kelâm etmes' ib gimizden, konuşamıyoruz. (Dil ve Felsefe)
- İbn Haldun"Manasına nüfuz edilmediği, tarihî hadiselerin sebepleri anlaşılmadan kaldığı takdirde, tarih hususunda âlim ile cahil müsavidir" hükmünü vermişti. (Tarih Felsefesi Yazıları)
- Üslûb-u beyan ayniyle insan ! (Tarih Felsefesi Yazıları)
- Medeniyetin tabiatı putperesttir. İnsanı dünyaya, nefs-i azizin konforuna bağlayan bir ayartıcıdır. (İnsanın Yeryüzü Macerası)
- Madem ki realiteyi değiştiremiyoruz, o halde biz de, ona bakan gözlerimizi değiştirelim... Bir Bizans Mistiği (Tarih Felsefesi Yazıları)
- Binâenaleyh, zaman şuuru tıpkı nefsin bizzat kendi varlığı hakkındaki şuuru gibi, şüphe edemeyeceğimiz bir “şuur hali” mahiyetindedir ve esasen benliğin varlığı duygusu ile de ilgilidir. Zaman hakkında nihai kararı benlik verir; elbette kendi intiba, tasavvur ve düşünceleri hakkında akıl yürütebilir ve müşahedâtını tenkid edebilir. Ancak, benlik bizzat kendisinin varlığından da şüphe ederse, o noktada susmak gerekir. Binâenaleyh, bu vaziyete göre, “Benlik için zamanın geçişi hissi kendi varlığı kadar kesin bir gerçektir” sonucunu çıkarmak zorundayız. (Dil ve Felsefe)
- ârif ancak aşka eyler i'tibâr çünki aşkdır âlemi ta'rîf eden gönlüm ancağ aşka eyler iktidâ aşkıdır bu câhili ârif eden (Divan)
- Mesela bana "ilim nedir?" diye sorsanız; "Fizikten ibarettir" derim. Çünkü insan zekası sadece cansız maddeyi kavrayabilir; o da ancak bir ölçü dahilinde. İlim gelecek ile ilgilidir. Geleceği bilmeyi hedefler. Şimdi bunu söyler söylemez, aklıma Mevlana'dan bir beyit geldi. " Ez pey-i in alimden zü-fünun Güft Yezdan der kitab la ya'lemun" (Bu fenler sahibi alimler hakkında Allah kitapta (Kur'anda) bilmezler diyor) (İnsanın Yeryüzü Macerası)
- Çaresiz ve yalnızca yenmek için zamanı Bu gece bir kahvede şiirler yazıyorum: Şu yağmurlu gecede sigara dumanından Zamanı süzüyorum: zamanın her anından Çıkıyor bir kafiye-bir hayal ormanından Sisli bir orman gibi sigaramın dumanı Bu ormana mısralar yazıyor… bozuyorum Çaresiz ve yalnızca aşmak için zamanı Zamanın kemirdiği beynimi kazıyorum Yazdığım her mısra bir ızdırap armağanı Dalıp bir an ru’yaya; alıp inci mercanı Ben dumanlar üstüne desenler çiziyorum Ve birden duyuyorum bir Endülüs nağmesi Bir ‘muvaşşah’ söylüyor çöller aşan nefesi Ganni ya Ümmü Külsüm! Kayıp zamanın sesi Rü’yalar görüyorum: Cihanı asumanı, Dolduran çığlıkları tesbihe diziyorum… Endülüs’te bir zaman, Elhamra konağında O Arslanlı Havuz’da, Fıskiyeler Çağında Billur şavkı cariye kızların yanağında Muvaşşah söylenirdi, sevmek için her anı Onları hatırlıyot-zamana kızıyorum. Yaşadığı zamanı beğenen şair olmaz Geçen gün ah, geçmiştir-gelecek belli olmaz Yalnız bu an senindir; o da sana yar olmaz Şiirle aşamazsam ben bu yeri, bu anı O kayıp cennetleri ya niçin yazıyorum? (Sen Şarkını Söyle)
- Schopenhauer'in okuma sanatı hakkında bir makalesinde söylediği sözleri hatırlıyorum. Üstat diyor ki, “Eğer hiçbir zaman orijinal fikirlerin sahibi olmak istemiyorsanız, durmadan okuyun; böylece hep başkalarının fikirleri ile meşgul olursunuz, bizzat kendiniz düşünmeye fırsat bulamazsınız.” Toynbee'nin de bir tavsiyesi var. Ona göre kifayetsizlik duygusunu bir yana bırakıp bir yerde yapılan çalışmaların kâfi olduğuna karar vermeli ve asıl işimiz olan eserimizi yazmaya başlamalıyız. Yoksa Toynbee'nin anlattığı, “çok âlim ve zeki olduğu halde, Bizans tarihi hakkındaki bütün yazılanları okumadan eserini yazmak istemeyen Oxfordlu profesör” gibi, hiç bir zaman eserimizi kaleme almadan ölmek mukadderdir. Okumanın sonu yoktur çünki, bu tavsiyelere uymak lâzım. (Dil ve Felsefe)
- Eflatun'un Mağara Istiaresi gelmiş geçmiş en büyük şiirlerden sayılır: O hadsî istiârenin "Mazmûn"u, bütün felsefe tarihini iki bin yıl işgal etmiştir: "idealar nazariyesi" ondan doğmuştur. (Tarih Felsefesi Yazıları)
- İnsan nedir? Kendime Ben neyim?/ diye soruyorum; ve benlik bana, “Ben benim!” diye cevap veriyor; “ego . sum qui sum”; ben ne isem oyum! Yani, benliğimiz kendi varlığının farkında, Benlik kavramı ile başlıyoruz; çünki benliğimiz “ben benim” derken sadece kendi varlığını ifade etmekle kalmıyor; kendisini varlığın geri kalanından ayırmak ve tecrid etmek suretiyle işe başlayan bu nefsin öyle bir şuuru var ki kendini bilmekle kalmıyor; kendi dışındaki varlığı tarif de ediyor. İnsan, varlık ve zaman, yani felsefenin bütün meseleleri “ben benim” diyen bu benlik anlayışı içinde temerküz ediyor... Zira, varlık bilinebilir ise, ancak onu tanıyan ve bilen bir benlik tarafından bilinebilir. (Dil ve Felsefe)
- Dinleyen söyleyenden ârif gerek demişler; kasd etdiğim ma'nâyı beni dinleyecek olan erbâb-ı irfan benden daha iyi anlar. Ben teeddüb eder, susmayı tercih ederdim; amma konuşmam emr olunduğu için söylemem gerekir. (Divan)
Yorumlar
0 yorum