Kadim Akademi ile Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Mardin Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği ’Barış konuşmaları, çözüm önerileri’ paneli sabah saatlerinde başladı.

Çözüm sürecine yönelik görüş ve önerilerin masaya yatırılacağı panelde, HDP Milletvekili Altan Tan, AK Parti milletvekili Abdurrahman Kurt, HÜDAPAR Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Yavuz, yazarlar Orhan Miroğlu, Nevzat çiçek, Ferhat Kentel, Seher Akçınar, Hüseyin Şeyhanlıoğlu ve Serdar Yıldırım görüşlerini paylaşıyor.

Erdoba Otelde düzenlenen programın açılış konuşmasını yapan Kadim Akademi Başkanı Doç.Dr.İbrahim Özcoşar, “Barış konuşmaları, Kadim akademinin bir yılı aşkın bir süredir yürüttüğü bir program. Ama bugün ilk kez bir panel formatında ve daha geniş katılımla yapacağız. Barış konuşmalarına başlarken, gelinen noktada bütün bir Ortadoğu coğrafyasını doğrudan ilgilendiren bir probleme, akademisyenlerin teorinin ötesinde somut katkı sunmasını amaçlamıştık.

Önemli bir sebep de Barış sürecinin dar alanda yürütülmemesi gereken bir süreç olduğunu düşünmemizdi. Toplumun tüm katmanlarında barış sürecine katkı sunulacak zeminlerin hazırlanması ve her kesimin bir şekilde bu sürece dahil edilmesi gerekiyor. Süreç sadece siyasi aktörlerin politik zeminlerde yürütebileceği bir süreç değil. Açıkçası siyasetin doğasındaki kayganlık ve hem Türk hem de Kürt siyasetinin oldukça/ abartılı pragmatist yapıları barışın salt politik zeminde sonuca ulaşmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak duruyor. Hatta üzülerek belirtmek gerekiyor ki, STK’lar gibi teoride oldukça sivil görünen yapılar bile, siyasi tarafları barışa zorlayan bir güç olarak süreçte yer almaları gerekirken nerdeyse tamamı politik taraflardan birine angaje olarak aslında ayrışmayı arttıran bir unsur haline gelmiş durumdalar. Ve gelinen noktada, etrafında oturup makul ve mantıklı konuşmaların yapıldığı bir barış masasından çok ne zaman devrileceği merak edilen, ha devrildi ha devrilecek denen bir barış masası var.
Bu masanın devrileceğine dair korku aslında, süreç başladığından beri büyük umutların yanında ara sıra ortaya çıkan muzır tedirginlikler şeklinde kendini gösteriyordu. Ama 6-8 ekim olayları bu küçük tedirginlikleri hem büyük bir korkuya hem de toplumsal rehabiliteyi zorunlu kılan bir travmaya dönüştürdü. Bu olaylar, hemen yanı başımızdaki Irak ve Suriye’de yaşanılan şiddetle birlikte değerlendirildiğinde barışın ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Hiç eğmeden bükmeden açık bir şekilde ifade edeyim 6-8 ekim olaylarıyla yüzyüze geldiğimiz birbirimizi öldürebilme potansiyelimiz barışı hiç olmadığı kadar acil bir ihtiyaca dönüştürdü. Aslında bu potansiyelimizi son yüzyılda birkaç kez tecrübe ettik. Bir tarihçi olarak, son yüzyılda yaşananlar konusunda bilimsel ve akademik anlamda olmasa da kendi iç dünyamda hep boşluklar taşıdım. Ermenilere ve Süryanilere yaptıklarımızı kendi içi alemimde bir yere oturtamıyordum. Mesela 1915’te Diyarbakır’da 56.000 Ermeniden, 6 ay sonra sadece 200 Ermeninin kalmasını duygusal anlamda izah etmekten hep aciz kalmışımdır. Açıkçası yapılanları kendi halkıma yakıştıramama gibi bir çelişki yaşadım hep. Ama 6-8 ekim olayları bu boşlukları doldurdu, şüpheleri giderdi. Kriz zamanlarında birbirimizi yok edebilme potansiyelimiz ortaya çıktı ki, bu aynı zamanda barışın en önemli aşamalarından birinin toplumsal rehabilitasyon olduğunu gösterdi. Yıllardır yaşadıklarımızın zihnimizde kalbimizde vicdanımızdaki etkileri sadece politik zeminlerdeki çalışmalarla giderilecek gibi değil. Bu coğrafyada yaşayan halkların hem birbirileriyle hem her birinin kendi içinde kendisiyle barışmaya ihtiyacı var. Barış konuşmaları da bu amaca matuf olarak toplumun farklı kesimlerini bir araya getirip barışa ve toplumsal rehabiliteye katkı sunmayı amaçlıyor.

Bugünkü oturumların özel bir konusu da var. Şimdiye kadar barış konuşmaları aslında Kürt meselesiyle ilgili tüm alanları kapsıyordu. Ama bugün, aslında süreçte önemli aşamalar kat edildiğinin de bir göstergesi olarak, çözüm önerileri üzerinde yoğunlaşacağız. Ben de çözüme yönelik olarak ıskalandığını düşündüğüm bir iki hususun altını çizmek istiyorum. Meseleyi şimdiye kadar, genellikle ve çok da haklı olarak Türkiye Kürtlerinin hak talepleri bağlamında değerlendirdik. Aslında bir başlangıç olarak bu değerlendirme oldukça anlamlıydı. Son birkaç yılda bu talepler konusunda eksik ve yetersiz de olsa önemli adımlar atıldı. Ve görünen o ki ağır aksak da olsa, kısa orta ve uzun vadede bu hak talepleri bir şekilde karşılanacak. Oldukça iyimser bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ama bu taleplerin karşılanması yönünden Türkiye’de ciddi engeller kaldığını düşünmüyorum. Ama özellikle son bir yılda yaşadıklarımız meselenin bir başka boyutunu daha ortaya koydu. Rojava, Kobani, Şengal vs. gibi olaylar ile gelinen noktada sorunun sadece Kürt Meselesi değil aynı zamanda bir Kürdistan meselesi olduğu anlaşıldı. Yani, Kürtler kendi coğrafyalarında özne olmak istiyorlar ve bu istek her ne kadar modern formlar içinde dile getirilirse getirilsin bir yönüyle de oldukça geleneksel bir talep. Bu talebe yaklaşım ve çözüm önerileri, özne olma talebinin salt modern dönemin milli talebi olarak algılanıp algılanamayacağıyla ilişkili. Eğer milli devletler süreci devam edecekse, eninde sonunda Kürtlerin de bir milli devleti olması gerekecek. İkinci bir ihtimal ise adına Ortadoğu denen bu coğrafyanın hiç de muhafazakar olmayan bir yaklaşımla tarihsel tecrübesi ve kadim geleneğini barışı mümkün kılacak bir araç olarak kullanıp, modern milli devletleri aşan formlar ortaya koyması. Oldukça ütopik bir yaklaşım gibi görünse de en azından üzerinden konuşulması gereken bir teori olarak önümüzde duruyor. Bu teorinin ilk aşaması Türkiye olabilir mi, bunu konuşmak gerekiyor. Kısacası Ortadoğu coğrafyasının geleceğinde en belirleyici meselelerin başında Kürt meselesi ilk sıralarda yer alıyor.

Tüm bu teorilerin ötesinde konuşmamın başına dönerek barış talebinin dillendirilmesi hususunda toplumun etkisini tekrar vurgulamak istiyorum. Toplumun tüm kesimleri bu süreçte, hiçbir siyasi tarafın kendilerini edilgenleştirme/nesneleştirme girişimlerine izin vermeden kendini bir irade olarak ortaya koyup, Barış talebini oldukça güçlü bir şekilde dillendirmek zorunda. Bu süreç sadece Devlet-PKK ya da Ak Parti –HDP’nin siyasi zeminde yürütebileceği bir süreç değildir. Her kürt her türk her arap bu sürecin tarafıdır, tarafı olmalıdır. Barış ancak böyle sağlanabilir. Bugünkü çalışmanın da kendi çapında sürece küçük de olsa katkı sunmasının umuyorum.”dedi.

Daha sonra kürüyse gelen MÜSİAD Mardin Şube Başkanı Mehmet Ali Dündar da yaptıkkarı çalışmanın çözüm sürecine katkı sunmasını umut ettiklerini söyledi. Dündar, son birkaç yıldır büyük ümitlerle sürdürülen barış ve çözüm sürecinin son dönemlerde içine sürüklendiği çıkmazın, toplumun farklı kesimlerinin barış talebini daha güçlü dile getirmesini zorunlu kıldığını anlattı.  Çözüm sürecini tartışmak için burada toplandıklarını hatırlatarak, “Çözüm sürecinin bir sürü bileşeni var. Bu bileşenlerin en önemlisi de Kürt sorunu. Kürt sorununun çözümü için en önemli çatısının olduğunu düşünüyoruz. Şöyle ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşanan sıkıntıların en büyüğü bize göre Kürt sorunudurve bu sorunun çözümü de Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilerlemesi açısından 21. Yüzyılın entegrasyonu açısından önemli bir katkı sunacaktır. Bugün ülkemizde yaşanan çözüm ve barış ikliminin devamı için neler yapılabilir. Bunun provokasyonlardan arındırılması için nasıl tedbirler alınır. Ancak bizim burada şunu net olarak ortaya koymamız lazım. Çözüm süreci bize göre konjonktürel bir süreç değildir. Çözüm sürecinin sürekliliği ve devamı her şeyden önemlidir. Mutlaka bu süreçte aksaklıklar, provokasyonlar olacaktır. Ancak biz Türkiye’de yaşayan haklar olarak ve hatta Türkiye dışında yaşayan ve Türkiye’yle bağlantılı özellikler Kürtler ve Türklerin etkisiyle bu sürecin bu kesintilerden çok az zarar görmesi için çalışmalar yapmamız gerekir diye düşünüyorum. Çünkü konjonktürel olmaması konusunu ben şu açıdan dile getirdim. Konjonktürel değildir diyoruz ancak yanıbaşımızda cereyan eden her türlü olaydan bu süreç etkilenmektedir.” dedi.

Vandalizm’in aşırı ölçüsünü ilk defa gördük
Kobani bahane edilerek yapılan eylemlere değinen Dündar sözlerini şöyle sürdürdü: “6-8 Ekim diye nitelendirdiğimiz o dönemki eylemlerde çözüm sürecine yönelik bir saldırı gibi algılanması ve kamuoyunun bir kesiminde bu sürecin bir sonucu olarak olayların ortaya çıkması algısının ortaya çıkması bu süreci biraz daha zayıflatmış gibi göründü. Kobani eylemlerinde bizim yaşadığımız iklim bize hiç yakışmayan bizleri bazı noktalarda umutsuzluğa iten bir olaylar zinciri olarak yaşandı. Şöyleki bu bölgede buradaki halkın birbirine bu şekilde zulüm etme noktasında getirilmesinin nedeni ve gerekçesini bir türlü algılamakta zorluk çektik. Bölge halkından ilk defa vandalizmin bu şekil aşırı bir ölçüsünü gördük. Bu bölgede ilk defa bu halkın birbirine hiçbir gerekçe göstermeden zarar verme eğilime oturtulduğunu ilk defa yağmayı, talanı ve hırsızlığı gördük. Bizim batı kamuoyuna anlatmakta zorlandığımız noktalardan biri de bu. Can kayıplarımızı biz sürekli yaşadık ki inşallah bu süreç bunların da sonunu getirecektir. Ancak bizlerin işyerlerini yağmalayıp pazarlarda satma noktasında gelmemize sebep olanların şiddetli bir şekilde kınaması gerektiğini düşünüyorum. Sokak eylemlerinin demokratik temelde yapılacağına hiç kimsenin karşı çıkacağını inanmıyoruz. Herkes mutlaka buna saygı gösterecektir. Ancak sokak eylemlerini başlatan insanların da sokağa çıkardığı insanların da yaptıklarından sorumlu olduklarına inanıyoruz. Her ne kadar provokatörlerin bu işe bulaştığı veya başka nedenlerin buna neden olduğunu dile getirse de. Biz bu işi fitilleyen, insanları sokağa, meydana çıkaran insanların sorumluluklarını kabul etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Buradan şu noktaya geliyoruz. Bu süreçte samimiyetin ne kadar önemli olduğunu görmemiz gerekiyor. Mutlaka sürecin devamına yönelik bir çizgi çizmelerini istiyoruz. İç siyasetlerini mutlaka yapacaklardır. Kendi kamuoyuna mesaj vereceklerdir biz buna karşı değiliz. Sivil toplum olarak bizler sürecin şov tarafı dışında gerçekten yaptıkları arasında samimi bir çizgi ve ortam yaratmalarını istiyoruz.”
Açılış konuşmalarından sonra panelin ilk oturumuna geçildi.