Kitap Künyesi

Yazar: Mehmet Ali Birand

Yayın Evi: Karacan Yayınları

İSBN:

Sayfa Sayısı: 320

12 Eylül Saat 4.00 Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

12 Eylül Saat 4.00 Alıntıları - Sözleri

  • Sürekli zamlar geliyor, Türk lirasının dolara karşı değeri durmadan düşüyor ve enflasyon baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Adeta ülkenin tüm ekonomisi vidasından fırlamış ve başıboş bir şekilde bir yerlere doğru gidiyordu. Ülkede tam bir kaos havası hâkimdi…
  • "Faturayı millet öder. Ama millet de kendine fatura ödetenlere vakti gelince şamarı vurur..."
  • "... Sürekli şekilde zorunlu zamlar geliyor, Türk lirasının dolara karşı değeri durmadan düşüyor ve enflasyon baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Âdeta ülkenin tüm ekonomisi vidasından fırlamış ve başıboş bir şekilde bir yerlere doğru gidiyordu. Tam bir kaos havası hâkimdi."
  • "Türk toplumunun tek ortak ve en yaygın eğlence aleti, ancak aynı zamanda büyük talihsizliği olan TV, felaket habercisine dönmüştü. Zaten seyredilecek bir şeyi yoktu. Sadece haberlerine bakıp kapatılıyordu. Birbirinden kötü, Türk toplumunun zekâsı ve kalitesiyle âdeta alay edilir gibi seçilen programlar, özellikle kırsal yörelerde çaresizlikten seyredilirdi."
  • "Şah'ın ordusu her yıl ilkbahar ve sonbaharda sistematik şekilde Kürtleri bombalar, dirençlerini kırmaya çalışırdı. Hatta bu bombardımanlar sırasında durum önceden Türkiye'ye bildirilir ve bir yandan İran uçaklarının yanlışlıkla Türk hudutlarını geçmeleri halinde yaratabilecekleri sakıncalar önlenmeye, öte yandan da Türkiye'nin hudutları kapaması halinde, canlarını kurtarmak için Türkiye'deki akrabalarının yanına sığınacak olanların bu girişimleri engellenmeye çalışılırdı. (Türkiye İran ile hudutlarını etkin biçimde kapayamadığından dolayı, Şa'a yollanan yanıt bazen “önlem alındığı”, bazen de “kapatılamadığı” şeklinde olurdu. Türkiye bombardımanlar döneminde Kürt grupların, hududu geçmesine genellikle göz yumar, ancak gözetimini de artırırdı.) Şah'ın Kürtlere yaptığı baskı mevsimlik bombardımanlarla kalsa yine de iyiydi. Örneğin, herhangi bir Kürt'ün bölgesinden ayrılıp Tahran'da iş araması, bulması, arayıp bulsa dahi çalışması olanaksızdı. İşi veren de alan da kısa sürede cezasını bulurdu. Gaddarcasına bir ezme, bezdirme ve öldürme kampanyası sürdürülürdü. İşte böyle bir ortam içinde sıkışmış Kürtler de yıllar boyunca aralarındaki dayanışmayı ellerinden geldiğince artırmış, doğu veya batı gözetmeksizin nereden bulurlarsa silah alıp güçlenmişlerdi. Bölgede çıkarı olan tüm ülkelerin Kurt unsurunu görmezlikten gelmeleri söz konusu değildi. Aksine, ister Sovyetler Birliği olsun, ister Amerika veya Batı Avrupa olsun, hatta Libya, bu bölgede kendilerinden yana bir KÜRDİSTAN kurulmasına yardım etmek, hiç değilse böyle bir olayın dışında kalmamak isterler. Bu nedenle de Kürt hareketini para veya silahla daima desteklerler. Her birinin de kendi görüşü paralelinde bir Kürt politikası vardır."
  • 1979 kışı, herhalde Türkiye'nin bir daha kolay kolay unutamayacağı bir dönemdi. Dövizsizlikten petrol getirtilemiyor, petrolsüzlükten mazot kaloriferli evler ısıtılamıyor, benzin kuyrukları büyüyor, ulaşım durma noktasına geliyor, fabrika­lar ancak yüzde 30 kapasiteyle çalıştırılabiliyordu. Ülkede, dövize dayalı ürünler de giderek yoklar listesine girmeye başlamıştı. ilaçtan başlayıp, elektrik lambası hatta tuvalet kağıdına kadar, yok yok yok... Bunun yanı sıra, sürekli şekilde zorunlu zamlar geliyor, Türk lirasının dolara karşı değeri dur­madan düşüyor ve enflasyon baş döndürücü bir hızla ilerli­yordu. Adeta ülkenin tüm ekonomisi vidasından fırlamış ve başıboş bir şekilde bir yerlere doğru gidiyordu.Tam bir kaos havası hakimdi.
  • Selimiye'deki toplantıdan sonra da, sanki olası gelişmelerin havasını almış gibi terör yine artıverdi. 14 Aralık günü Florya'da dört Amerikalı birden öldürülü­yor ve sorumluluğu solun en sert örgütlerinden MLSPB yük­leniyor, hemen ertesi gün Beşiktaş'taki bir kahve bombalanıp beş kişi öldürülüyor ve bunun altından sağ çıkıyor, 19 Aralık günü Gümrük ve Tekel Bakanlığı güpegündüz bir grubun saldırısına uğruyor,24 Aralık günüTOB-DER Genel Merkezi sıkıyönetim tarafından kapatılınca, bir yandan Meclis'e bomba konulduğu ihbarıyla TBMM birbirine giriyor, öte yan­dan da ertesi gün Tunceli Savcısı ve MHP Çankaya ilçe Başkanı öldürülüyordu.
  • ... Durumun ne kadar ciddi olduğunu size söylememe gerek yok. Ülkemizdeki yabancı büyükelçilerle konuşuyo­rum, yabancı basını izliyorum ve her yerde kaygıyla karşılaşı­yorum. Alman Sefiri ayrılırken çok acayip bir söz etti ve "Bonn'dan sık sık Türkiye'de iç savaş ne zaman çıkacak, diye soru dolu telgraflar alıyorum" dedi. 11 Aralık tarihli Fransız Le Monde gazetesinde Milletlerarası Kalkınma Şirketi'nin eski Genel Başkanı P.M. Henry'nin "Atatürk'ün sonu" başlıklı yazı­sını bilmem okudunuz mu? ..
  • hep aynı nokta üzerinde duruluyordu: -... Aman hazırlıklı olalım. Eğer bu defa da bu işi düzelte­mez ve rayına oturtamazsak, ileride yeniden müdahale zorunluluğu doğar. Oysa öyle bir şey orraya koyalım ki, bu müdahale Türk Silahlı Kuvetleri'nin son el koyması olsun. Ancak bu "şey" neydi? işte o konudaki görüşler birbirinden çok farklıydı. Komu­tanlardan bazılarına göre, gözle görülen tıkanıklıklar çözüm­lenmeli, örneğin Anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanı'nı seçme yöntemi, anarşi ile ilgili yasalar düzenlenmeli, başta polis olmak üzere dernekler temizlenmeli, devlet kadroların­daki aşırı uçlar ayıklanıp seçime gidilmeliydi. Tam tersini düşünenlerin sayıları da az değildi: - Atatürk ilkeleri çerçevesinde, Türkiyeyi yeniden kur­mak zorundayız. Bunu gerçekleştirebilmek için de, A'dan Z'ye kadar her yere ve her şeye el atmak gerekir. Bunu bir iki yıl sonra yeniden siyasilere bırakıp onların yüzlerine gözlerine bulaştırmaları için yapacaksak ben yokum. Peki nasıl bir Türkiye düşünülüyordu? - Atatürkçü bir Türkiye olmalı. Unutulan Atatürk idealleri yeniden canlandırılmalı. -... Devletçilik elden gidiyor. Neredeyse köylerin elektri­ğini bile özel sektöre satacaklar bunlar. Bu mutlaka önlemeli ve sosyal adalet korunmalı. -... Yoo, 24 Ocak kararları gayet ilginç sonuçlar verecek Bakın bütün dünya alkışlıyor. 24 Ocak ilkesine karşı çıkarsak, bir kuruş kredi alamayız. Terör ile mücadele konusunda ise kesin bir görüş birliği vardı: - Bu iş, demokrasiymiş,'insan haklarıymış böyle şeylerle olmaz. Asarsın on tanesini bak nasıl durur. - Hemen yakalananı anında yargılayıp, suçluysa cezasını verecek mahkemeler oluşturmaktan başka çare yok. - Terörün temelinde sol yatmaktadır. Bu ülkeyi bölebil­mek için Moskova'dan emir alıyorlar. Bu açıkça ortadadır. Sağdakiler o kadar önemli değil. Bir bölümü içtenlikle milli­yetçilik hisleriyle hareket ediyorlar. Solun kafası ezilmelidir. Bu konuşmalar çeşitli düzeylerde, çeşitli yerlerde sürüp gidiyordu.
  • Avrupa ise, Türkiye'yi hiçbir zaman "kendinden" görm­emişti. Türkiye Batı Avrupalılar için "uzaktaki yakın komşu" olmuştu. Olası bir Sovyet saldırısına karşı Türkiye'yi, Rus tanklarını Konya civarında 12 saat kadar durdurabilecek veya yavaşlatacak bir tampon ülke olarak görürdü.
  • ...adeta "hücum" emri verilmişti. Çorum'da 18 kişinin öldürülmesi üzerine 50 tanka bindirilmiş askeri birlikler yola çıkarılırken Fatsa olayları pat­lak veriyordu. Çorum'daki gelişmeleri izlemeye giden Milliyet gazetesi muhabiri, kentin sınırında silahlı komandolar tara­fından durdurulup, kimliği öğrenilince geldiği arabaya tıkılıp kovalanıyor, kent adeta sağın kurtarılmış bölgesi ilan edili­yordu.... Fatsa ise solun kurtarılmış bölgesi oluyor, ardından hem Tunceli hem de Fatsa'daki aramaya suratları maskeli sivil komandoların da katılması, olayların boyutunu ve tepki­leri artırıyordu. ... Durum ancak, sokağa çıkma yasağı konularak önlenebi­liyordu.
  • "30 yıllık devlet tecrübem bana, rejim ne olursa olsun devlet idare edebilmek için mutlaka disiplin ve otoritenin gerektiğini öğretti. Bizim şimdiye kadar kurabildiğimiz koa­lisyonlar, disiplin ve otoriteyi sağlamakta yeterli olamadılar... Sayın Ecevit de, Sayın Demirel de denedi. Bu nedenle istik­rarlı, sürekli bir hükümete bu devletin ihtiyacı büyüktür. İstik­rarın başlıca şartı da, memlekette huzur ve sükunu sağlayabilmektir. Bunun için de terörü geride bırakmaya mecburuz."
  • Türk toplumu da tepkisiz bir hale gelmişti. Kamuoyunun ilgisini ancak olağanüstü cinayetler çeker olmuştu. Diğerleri normal olaylar dizisine sokuluyordu. 1-2 kişi değil, şöyle top­tan 10 kişi öldürülmemiş, bir otobüs durağı veya kahve tara­nıp bombalanmamışsa, gazetelerde pek ilgi bulmuyordu. 24 Ocak kararları terör olaylarını geride bırakırcasına şaş­kınlık yaratmıştı. Hele 4 Ağustos günü doların 80 Türk lirasına çıkması, o güne kadar böyle şeylere alışmamış kamuoyunu aynı gün Çorum'da Alevilerin toplandıkları bir kahvenin tara­nıp sekiz kişinin birden öldürülmesi olayından bile daha fazla meşgul ediyor ve sürekli şekilde "Nereye gidiyor bu işler?" sorusu soruluyordu.
  • - Sayın Başkan, ayıptır. Hükümet obstrüksiyon (engelleme) yapar mı? Ayıp değil mi? Utanmıyorlar mı? - Onun takdiri bize ait değildir efendim. Bu beyan ayıptır. - Sayın Başkan, lafını geri almalı.. Neden utanacağız? - Sen Tam Gün'ü ne bilirsin be, çocuk ... - Peki babacığım ... - Erken tahliye günah olduğuna göre, Müslümanım diye geçinen hangi fert buna amin diyebilir, merak ediyorum. - Katolik papazı gibi konuşuyorsun. - Seninle ... otelinde çok konuştuk. sıralarından boş fıçı gibi sesler geliyor. Lütfen boş fıçıdan çıkan ses gibi ses çıkarmayın. - Sayın Başkan, grubumuza hakaret etmektedir. Boş fıçı demektedir. Lütfen sözünü geri alsın. Kimmiş boş fıçı? - Sayın Başkan, 70. maddeye göre söz istiyorum. - Şuna bakın yahu, bakın nereye çıkıyor .. Şurada ne arıyor bu adamlar? Yerlerine otursunlar. Bakın, çıkmış kürsüde kendi başına yürüyor. - Eşkıya namussuz. - Çok rica ederim efendim. - Sayın ... sizi yerinize davet ediyorum. - Lütfen yerinize oturunuz. - Sandalye gaspıdır, ayıp. kaldır onu. Vursana ağzına bir tane - (Kürsüden bir milletvekili) Bugün bazı gazetelerde çıkan haberlerden bazı gruplar rahatsız. Bir takım kaçakçılık suçlarına ... - Utanmaz adam, yazıklar olsun sana ... - Terbiyesiz adam, sözünü geri al.
  • "Adama sormuşlar; Bil bakalım, bir sandal içinde Ecevit, Demirel, Türkeş ve Erbakan bulunuyor. Birden deniz kabarıyor ve fırtına başlı­yor. Sandal batsa kim kurtulur? Adam hiç düşünmeden cevabı yapıştırmış: - Millet kurtulur."

12 Eylül Saat 4.00 İncelemesi - Şahsi Yorumlar

"Komünistler Moskova'ya!" G.Ü.T.: 1950 doğumlu, çok şükür hayatta ve sağlıklı olan babamın, nadiren yaptığımız siyasî konuşmalarda anlattığı olaylarla, beni hem bilgilendirmek hem de uyarmak istediğini anlıyordum. 1960 darbesini görmüş ancak çocuk olduğu için o zamanki derdi; daha çok misket ütmek, maçta daha çok gol atmak ve kavgalarda dayak yemeden daha çok çocuk dövmek gibi şeylermiş. 15 yıl sonra ise bu kavgaların çıkma sebeplerinin mızıkçılık yapmak, şikâyet etmek ya da küfür etmekten daha ciddi şeylere döneceğini bilmiyormuş oysa ki. Yaklaşık yarım yüzyıl önceki anılarını, hatırladığım ve toparlayabildiğim kadarıyla şöyle anlatıyor: “20'li yaşlardaydım o zamanlar. Askerden yeni geldiğim dönem. Bizim orada (Yozgat/Akdağmadeni) sağ-sol davaları 1970'li yıllarda oluşmaya başladı. Öğrenciler, esnaflar, memurlar hep ayrılmıştı bu görüşlere göre. Millet savunduğu görüşe göre giyiniyordu, saç-sakal-bıyık şeklini o görüşe göre yapıyordu, davranışlarını o görüşe göre ayarlıyordu; görüştüğü, konuştuğu, vakit geçirdiği kişileri de o görüşte olanlardan seçiyordu... Benim düşüncem sağ görüşteydi. Ama ilk zamanlar bir yere üye falan değildim. Sadece o düşünceyi benimsiyordum. Arkadaşlarım sürekli baskı yapıyorlardı: 'Gel aramıza katıl, teşkilat var. Bu komünistler hep beraber, yalnız durmak olmaz...' gibi şeyler söylüyorlardı. Onların baskısıyla girmiş oldum bir gruba. Çarşıda bir apartman dairesini merkezleri yapmışlar. İlk zamanlar ülkenin durumunu, solcuların amaçlarını, bizim ülkümüzü falan filan anlattılar. Sonraları ellerimize broşür veriyorlardı, sabah sabah sağa sola koyun diyorlardı. 'Komünizme yer yok!, Hesap soracağız!' gibi şeyler yazıyordu. Yaşları benden küçükler bana şunu yapacaksın, şunu götüreceksin falan diyorlardı. Birkaç kere dövdüğüm çocuklar oldu bu yüzden. Önceden konuştuğum, muhabbetim olan kişiler karşı görüşten olduğum için benimle konuşmaz oldu. Ama daha önce muhabbetim olmayan kişiler de selam veriyorlardı, hal hatır soruyorlardı. Neymiş, onlardanmışım diye! Bir gün çarşıda yol kenarında 5-6 arkadaş muhabbet ederken önümüzde İstanbul plakalı bir araba durdu. Saçları uzun, otuzlu yaşlarda bir erkek indi arabadan, yanımıza geldi. Birinin dükkanını sordu, nerede diye. Biz tabi sorusunu hiç umursamadan hemen başladık adama diklenmeye: "Hayırdır ne bu karı gibi saçlar? Burada böyle gezemezsin lan!.." gibi şeyler söyledik. Adamı tehdit edip, korkuttuk. Zorla saçlarını kestik yolun ortasında. Yapmayın gençler, yanlış yapıyorsunuz falan dedi ama kimse dinlemedi tabi. Saçlarını kesen de bendim. Adamı gönderdikten sonra ıçım cız etti ama geçmişti artık. O olaydan bir müddet sonra, bir gün sabah erkenden, ilçenin giriş yoluna yazı yazacaksınız diye beni de iki kişiyle beraber gönderdiler. Bir kağıt verdiler elimize; 'Komünistler Moskova'ya!' yazıyor. Altında da büyük harflerle 'G.Ü.T.' Yola bunu yazacakmışız. Gün doğmaya yakındı. Yazıyı yazdık bitirdik. Bir kamyoncu durdu, böyle tam ülkücü bıyığı var ama. İri kıyım biri: "Gençler bu slogan iyi güzel de, o G.Ü.T. ne oluyor?" dedi. Ben de; "Sana ne lan, bas git yoluna. Ne oluyorsa oluyor." dedim. Bir şaşırdı önce sonra güldü. "Tamam aslanım kızma, ben de sizdenim. Ama merak ettim G.Ü.T'yi." dedi ve gülerek gitti. Aklıma takıldı benim de. Çünkü söylememişlerdi ne anlama geldiğini. Sordum yanımdakilere bu G.Ü.T ne oluyor, niye söylemediler diye. O da açılımının 'Genç Ülkücüler Teşkilatı' olduğunu söyledi. Attım fırçayı elimden, ben gelmiyorum bundan sonra dedim. Adamlar bir şey yazdırıyor ne olduğunu söylemiyorlar, dedim. Bahane arıyordum zaten, bu da fırsat oldu, bıraktım gitmeyi. Bir kaç gün sonra bir baktım karşıt görüşlüler yazdığımız yazıdaki G.Ü.T'nin Ü'sünü Ö'ye çevirmiş. Olacağı buydu zaten. Birkaç gün baskı yaptılar geri dönmem için, ısrar ettiler. Kabul etmeyince tehdit etmeye başladılar. Bir-iki sefer de dükkanın (elektrikçi) camını kırınca, bir kaç tanesini bulduğum yerde dövdüm, zaten hep tanıdık kişiler, ilçe küçük olunca. Ben de onları tehdit ettim. Ondan sonra bir daha gelmediler zaten. Ne siyaset için ne de iş için. Sonraki yıllar daha berbat geçmeye başladı. Sağ-sol çatışması iyice arttı. Hem Türkiye'de hem ilçede. Başka siyasî gruplar da vardı ama onlar bizim ilçede pek etkili değildi. Bir de illa ikisinden birine bağlı olacaksın. Her zaman birbiriyle kavga eden her iki grup da tarafsız kalana baskı yapıyordu. Ben kavgacı biri olduğum için benden çekiniyorlardı ama yine birkaç defa dükkanın camını kırdıkları oldu. 1973 ya da 1974 yılında okulların açılmasına yakın zamanda yeni atanan bir öğretmen gelmiş. İlçeye girer girmez diğer esnaf arkadaşlara görev yapacağı okulu sormuş. Biraz sohbet etmişler, ben de yanlarına gidince sohbete dahil oldum. Benim yaşlarda genç biriydi. Giyiminden falan sağcı-solcu olduğu anlaşılmıyordu. Hangi görüşe sahip olduğunu sordum. Hiçbirine taraf olmadığını, görüşünün olmadığını söyledi. Defalarca uyardık: "Burada görüşlerden birine bağlı olmayana iki taraf da yüklenir. Hele görüşü olmayanı durdurmazlar." dedik. Dinlemedi. 1 ay falan anca dayandı. İki taraf da tehdit etmiş. Bir gün sağcılar dövmüş, bir gün solcular. Ondan sonra da okulu bırakıp gitti. Zaman geçtikçe şiddet daha çoğalmaya başladı. Sopalı kavgalar, bıçaklı olmaya başladı, sonra silahlar. Önce herkes, karşıdakinin bir iki yerini morartınca bırakıyordu. Sonra yaralamaya, öldürmeye kadar çıktı. Amcan da (babamdan 5 yaş küçük) sol görüşü savunmasın mı... Onlarla vakit geçirmeye, onlar gibi giyinmeye falan başladı. Evde tartışıp duruyorduk, neredeyse kavga edecektik. Benden korkuyordu ama görüşüne eleştirel birşey söyleyeyim hemen aslan kesiliyordu. Bir gün sağcılar amcanı köprünün orada tek yakalamışlar. Birkaç küfürleşmeden sonra biraz dövmüşler. Sonra bacaklarından tutup dereye doğru sarkıtmışlar. Yükseklik de 5-6 metre var. Sonra içlerinden beni tanıyan biri, benim kardeşim olduğunu, aşağı atarlarsa benim onları yaşatmayacağımı söyleyince bırakmışlar. Tabi olayı öğrendikten sonra dayak yemekten kurtulamadılar. Başka bir gün de amcanın kafasına odunla vurmuşlar, yarılmıştı kafası. O kadar dayak yemesine rağmen solcuları bırakmadı. Kalabalık kavgalara giriyordu, onlar da sağcılardan tek yakaladıklarını dövüyordu. Bizim evde de tartışmalar eksik olmuyordu, deden de sakin biri olduğu için önüne geçemiyordu bu durumun. Bir gün amcan ilçeden kesinlikle gitmek istediğini, olaylardan bıktığını söyledi. İstanbul'a gidip bir iş bulup çalışacağını, olaylardan da uzak duracağını söyledi. Deden beni de yanında gönderdi, böylece kısa sürede İstanbul'a gittik. Amcana neden birden bu kararı verdiğini sorduğumda; solcuların, bir gün eline silah verdiklerini ve bir not tutuşturduklarını söyledi. "Notta da senin adın yazıyordu. " dedi. O da bunu görünce hemen, apar topar kaçmak, gitmek istemiş. Silahı da geri vermemişti herhalde. İşte böyle zamanlardı oğlum. Kardeşi kardeşe vurdurturlardı. İstanbul'da avukatlık bir işim olmuştu. Olaylar devam ediyordu her yerde. Tanıdığım hemşehrim, bildiği iyi bir avukat olduğunu söyledi. Beraber yanına gittik. Odasına girip yüzünü görünce, bir yerden tanıdık geldi. 40 yaşlarında, saçı-sakalı uzun biriydi. Ben bu adamı nereden tanıyorum diye dikkatli dikkatli yüzüne bakıyordum. Adam da bana bakıyordu, sonradan gülmeye başladı. Ben meraklı meraklı bir yerden tanışıp tanışmadığımızı sordum. Adam; "Yaklaşık 6 yıl önce arkadaşlarınla beraber bana hakaret edip, tehdit etmiştiniz. Karı gibisin diyerek zorla saçımı kesmiştin, hatırlamadın mı?" dedi. Mosmor mu oldum desem, kıpkırmızı mı, bembeyaz mı? Özür diledim, çocukluk, cahillik ettiğimizi söyledim , affetmesini istedim. Sorunumu anlatmaya yüzüm yoktu. Bir çayını içtikten sonra müsadesini istedim ve ısrarlarına rağmen hemşehrimi yanında bırakarak çıktım. Bu olaydan 1 ya da 2 yıl sonra da askeri darbe olmuştu.” Babamın bu anılarına neden olan olayları belgelerle, kronolojik olarak ve gazetecilik üslubuyla anlatan ve sonunda gelen askeri darbenin ayrıntılarını aktaran bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Ülkemizde şimdiye kadar hiç bitmeyen siyasî, ekonomik, etnik, politik, askerî, coğrafik... sorunların ve olayların küçük bir kesitini sunuyor bu kitap. Şu anda da birkaçını yaşadığımız bu sorunların ileriki yıllarda yok olmasını dilerim. Eğer nasip olur da önce bir eşim ve ardından da çocuklarım olursa, çocuklarıma ülkemdeki ve kendimdeki güzel olayları ve anıları anlatmak isterim. Ne dersiniz, sizce olur mu böyle bir şey? (「 Serhat Şahiner 」)

. Mehmet Ali Birand'ı severim. Aslında fikirlerimiz zıttır kendisi ile ama yinede beğendiğim bir yazar, iyi bir gazeteci, azimli bir araştırmacıdır. Açıkçası Türkiye demokrasi tarihine dair fikrilerimin temeli sayın Birand'tan geliyor. İzlemeyenlere kendisinin belgesellerini de öneririm. Kendisi ve kitaplarını sevmeme karşın bu kitabına ise nedense pek ısınamadım. Kendisinin kitap/12-eylul-turkiyenin-miladi--3294 kitabını daha çok beğenmiştim, 12 Eylül üzerine o kitabını tavsiye ederim. (Behzat Aktura)

12 Eylül müdahalesi ve sonrasında Türkiye'nin temel yapısının yeniden düzenlenmesi.Batı dünyasının yapılan askeri darbeyi desteklemesi, askerlerin nasıl bir Türkiye kurmak istedikleri ve 12 Eylül darbesinde yaşananlar. Dönemi anlatan en iyi kitaplardan . (Hasan Fuat Bayrak)

Kitabın Yazarı Mehmet Ali Birand Kimdir?

Mehmet Ali Birand (d. 9 Aralık 1941; Beyoğlu, İstanbul - ö. 17 Ocak 2013, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, köşe yazarı, haber sunucusu, televizyon yapımcısı.

İlk yılları

Mürvet ve İzzet Birand'ın oğlu olan 9 Aralık 1941 gecesi Alman Hastanesi'nde dünyaya geldi. Birand'ın kökeni Elazığ'ın Palu ilçesine dayanmaktadır ve Kürt kökenlidir. Birand, iki yaşındayken babasını kalp krizi nedeniyle kaybetti. İlkokulu Erenköy Zihnipaşa'da tamamladı ve 1955'te Galatasaray Lisesi'nde okumaya başladı. Bu okula, Dışişleri Bakanlığında "küçük bir diplomat" olan dayısının maddi yardımlarıyla gitti. Liseyi 1962'te bitirdi. İstanbul Üniversitesi Filoloji Fakültesinde Fransızca bölümüne girerek eğitimini sürdürdü fakat maddi sorunlardan dolayı devam edemedi.

Kariyeri

Mesleğe 1964 yılının Temmuz ayında Abdi İpekçi'nin vasıtasıyla Milliyet gazetesinde başladı. 1971'de evlendikten sonra 500 dolar maaşla Brüksel'de Milliyet için çalışmaya başladı ve burada yirmi yıl çalıştı. 1974 Kıbrıs Harekatı'nın meydana gelmesiyle sürekli Washington, Atina, Strasbourg'a (Avrupa Konseyi için) gider oldu. Abdi İpekçi'den sonra kısa bir dönem Milliyet'in genel yayın yönetmenliğini yaptı.

1985 yılında TRT 1'de 32. Gün adlı bir aylık haber programı yapmaya başladı. Programda uluslararası ilişkileri ele aldı ve yabancı devlet adamlarını konuk etti. Birand, programı, Avrupa televizyonlarında gördüklerini örnek alarak ve izlediklerinden esinlenerek yaptı. 32. Gün'ün beğenilmesiyle Birand, oldukça tanındı. Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat, Ali Kırca, Deniz Arman, Cüneyt Özdemir, Rıdvan Akar, Musa Çözen, Talip Korkmaz, Sacit Baydar başta olmak üzere birçok muhabir, kameraman ve teknisyen program için çalıştı.

1986 yılında Sovyetler Birliği yetkililerini ve Milliyet'i ikna edip, Moskova'da da büro açtı. 1988'de Lübnan'ın Beka vadisindeki PKK kampında Abdullah Öcalan ile röportaj yaptı. Bu röportaj, Türkiye'de Öcalan ile yapılan ilk röportajdı ve basılması sonrası Milliyet gazetesi toplatıldı ve yayımlanması yasaklandı. Daha sonraki yıllarda çeşitli belgeseller çekti.

1991 yılının Haziran ayında Birand, ailesiyle birlikte Türkiye'ye geri döndü. İstanbul'a yerleştikten sonra Milliyet'ten Sabah'a geçti ve 32. Gün programını TRT'den Show TV'ye taşıdı. Fakat 28 Şubat sonrası Sabah'tan kovuldu ve Show TV'deki programı da durduruldu. 1997'de Aydın Doğan, kendisine CNN Türk'ün kuruluşunda görev verdi ve bu dönem, Posta gazetesinde yazmaya başladı. CNN Türk'te Manşet adlı günlük siyasi bir talk show yaptı. 2005'te Kanal D Ana Haber Bülteni'nin Genel Yayın Yönetmeni ve bültenin anchor'u oldu. Ocak 2009 hem CNN Türk'ü, hem de Kanal D'nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendi.

Tartışmalar

Adı, 1996-1997 yıllarında 28 Şubat sürecinde "andıç" adlı belgede geçti. TRT için 32. Gün programını hazırladığı dönemde sahtecilik ve dolandırıcılık iddiası ile hakkında açılan kamu davasından yargılandı ve hüküm giydi. Olayı ortaya çıkaran TRT Teftiş Kurulu raporunda Birand'ın kurumu uğrattığı zarar: 2 milyon Belçika Frangı, 4 milyon 650 bin İtalyan Lireti, 104.100 Fransız Frangı, 34.600 ABD Doları, 28.400 İngiliz Sterlini, 35.360 Avusturya Şilini, 1.558 Alman Markı, 310 İsviçre Frangı olarak belirlenmiştir. Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesi'nin Esas 1994/1315 sayılı kararıyla TRT`yi dolandırmaktan 11 ay 20 gün hapis cezası almıştır. Cezası Yargıtay tarafından da onanan Birand, TRT'nin zararını geri ödemiş ve aldığı hapis cezası paraya çevirilmiştir. Hakkında aynı suçtan açılan ikinci bir davada, mahkemece suçu sabit görülmekle birlikte zaman aşımı nedeniyle dava düşmüştür.

Kişisel hayatı ve ölümü

Milliyet'te çalışırken karşılaştığı Cemre ile evlendi ve evli çift, evlilik sonrası Brüksel'e giderek burada yirmi yıl yaşadı. Çiftin Umur Ali adında bir oğlu oldu. Birand ayrıca Fransızca ve İngilizce bilmekteydi ve aynı zamanda Belçika vatandaşıydı.

Bir süre önce pankreas kanserine yakalanan Mehmet Ali Birand, hastalığı ile ilgili bir seri ameliyat geçirmiş ve kemoterapi görmüştü. Tedavisinin bir parçası olarak safra kesesindeki stentlerin değiştirilmesi için gittiği İstanbul Amerikan Hastanesi'nde yapılan ameliyat sonrasında 17 Ocak 2013 tarihinde yoğun bakımda hayatını yitirmiştir. Sabah saatlerinde medya tarafından verilen ölüm haberi, oğlu ve tedavi gördüğü hastane tarafından yalanlanmış ve Birand'ın yoğun bakım altında olduğu açıklanmıştır. Ancak oğlu Umur Birand saat 19.00'a doğru yaptığı basın açıklaması ile Birand'ın, 18.29 sıralarında vefat ettiğini açıklamıştır.

Mehmet Ali Birand Kitapları - Eserleri

  • Demirkırat
  • 12 Mart/İhtilalin Pençesinde Demokrasi
  • The Özal: Bir Davanın Öyküsü
  • Son Darbe: 28 Şubat
  • 12 Mart
  • 12 Eylül Türkiyenin Miladı

  • 12 Eylül Saat 4.00
  • Emret Komutanım
  • Apo ve PKK
  • 30 Sıcak Gün
  • Diyet
  • 32. Gün
  • Türkiye’nin Ortak Pazar Macerası

  • 32.gün 10 yılın perde arkası
  • 31 Temmuz 1959’dan 17 Aralık 2004’eTürkiye’nin Büyük Avrupa Kavgası
  • Türkiye'nin Avrupa Macerası 1959-1999
  • Bir Pazar Hikayesi

Mehmet Ali Birand Alıntıları - Sözleri

  • Hiçbir şey dünkü gazete kadar eski olamaz ! (32. Gün)
  • İnsanların olduğu gibi toplumların da tarihlerinde dönüm noktaları vardır.Bu dönüm noktaları bazen sessizce, kendiliğinden çalar kapıyı, bazen de korkunç bir gök gürlemesi gibi patlar. (Demirkırat)
  • Darağacındakiler hayata asılırlar. Asanlar ölüme gömülürler. (12 Mart)
  • Kürt sorununun sadece güvenlik önlemleriyle çözümlenemeyeceğini en iyi bilenlerin başında da yine askerler gelmektedir. Ancak onlara bir görev verilmiştir. PKK terörünü durdurmaları istenmektedir. Türk subayı, düzenli bir ordunun halktan belirli bir destek alan gerilla ile başa çıkma­sının imkansız derecede güç olduğunu bilmektedir. Ancak artık geri çe­kilmesine de imkan yoktur. Ordunun sinirliliği işte bundan kaynaklanıyor. Bir yandan, verilen emri yerine getirmesi gerekli. Aksi halde prestiji yok olacak. Türk toplumunun gözündeki yeri sarsılacak. Öte yandan, ne eğitimi ne de düzeni verilen görevle bağdaşmakta ... (Apo ve PKK)
  • Şevket Kazan (RP kocaeli milletvekili): Erbakan Hoca’nın bir ifadesi var: “Bizim İnanlarımız var, diğer partilerin seçmenleri var.” (Son Darbe: 28 Şubat)
  • 1966 yılının 19 Mayıs törenlerinde her şeyden çok genç kızların mini şortları konuşuldu. Tutucu çevreler, kızların şortla gösteri yapmasına karşı çıkıyordu. Aslında şortların boyları öncedeki yıllardakinin aynıydı. Ne uzamış ne kısalmıştı. Törenlerde de hiçbir değişiklik yoktu. Değişen, ülkedeki dinci güçlerin seslerini yükseltmeye başlamalarıydı. (12 Mart)

  • “Bir ihtilalci müzakereye girdiği andan itibaren kaybetmiştir. Kendi iç dünyasında evvela anlaşmazlığa düşmüştür. Kendi kafasında kargaşaya düşen bir lider, sağlam karar veremez.” (12 Mart/İhtilalin Pençesinde Demokrasi)
  • ..Belçikalıların ne denli büyük bir yanlış yaptıklarını anladım . Bize İranlı müslüman diye gönderdikleri adamın adı Yezidyan dı ve su katılmamış bir Ermeni’ydi. (32. Gün)
  • - Mesud Barzani ile ilişkileri nasıl bir çizgi gösterdi? lrak'a küçük bir grup olarak gelmişlerdi. Sonradan büyüdüler... Me­sud Barzani ile de 1986 sonunda ilişkilerini kestiler. 1987'de tamamen bitti. Barzani, PKK'yı sözlerinde durmamakla suçladı. Apo da Barzani'yi Türkiye ile gizli müzakereye girmekle suçladı. Mesud'un PKK'yı topraklarından çıkarma yönünde söz verdiğini ileri sürdü. Buna karşı da Türk­lerin Barzani'ye saldırmayacağı sözü verdiğini ileri sürdü. Mesud bunun üzerine, PKK'nın topraklarından çıkması emrini verdi. Bütün parti üyelerine köylülere de, PKK'nın hiçbir üyesine yardım etmemeleri, köylerine almamalarını söyledi. (Apo ve PKK)
  • "Şah'ın ordusu her yıl ilkbahar ve sonbaharda sistematik şekilde Kürtleri bombalar, dirençlerini kırmaya çalışırdı. Hatta bu bombardımanlar sırasında durum önceden Türkiye'ye bildirilir ve bir yandan İran uçaklarının yanlışlıkla Türk hudutlarını geçmeleri halinde yaratabilecekleri sakıncalar önlenmeye, öte yandan da Türkiye'nin hudutları kapaması halinde, canlarını kurtarmak için Türkiye'deki akrabalarının yanına sığınacak olanların bu girişimleri engellenmeye çalışılırdı. (Türkiye İran ile hudutlarını etkin biçimde kapayamadığından dolayı, Şa'a yollanan yanıt bazen “önlem alındığı”, bazen de “kapatılamadığı” şeklinde olurdu. Türkiye bombardımanlar döneminde Kürt grupların, hududu geçmesine genellikle göz yumar, ancak gözetimini de artırırdı.) Şah'ın Kürtlere yaptığı baskı mevsimlik bombardımanlarla kalsa yine de iyiydi. Örneğin, herhangi bir Kürt'ün bölgesinden ayrılıp Tahran'da iş araması, bulması, arayıp bulsa dahi çalışması olanaksızdı. İşi veren de alan da kısa sürede cezasını bulurdu. Gaddarcasına bir ezme, bezdirme ve öldürme kampanyası sürdürülürdü. İşte böyle bir ortam içinde sıkışmış Kürtler de yıllar boyunca aralarındaki dayanışmayı ellerinden geldiğince artırmış, doğu veya batı gözetmeksizin nereden bulurlarsa silah alıp güçlenmişlerdi. Bölgede çıkarı olan tüm ülkelerin Kurt unsurunu görmezlikten gelmeleri söz konusu değildi. Aksine, ister Sovyetler Birliği olsun, ister Amerika veya Batı Avrupa olsun, hatta Libya, bu bölgede kendilerinden yana bir KÜRDİSTAN kurulmasına yardım etmek, hiç değilse böyle bir olayın dışında kalmamak isterler. Bu nedenle de Kürt hareketini para veya silahla daima desteklerler. Her birinin de kendi görüşü paralelinde bir Kürt politikası vardır." (12 Eylül Saat 4.00)
  • Bir gün, Kara - Hava - Denizci subayların bulundukları bir toplantıda sohbet ediyorduk. Karacı bir dostumuz gelişmeler hakkında ve Türkiye ile ilgili görüşlerini açıklıyordu. Denizci dostumuz -sonradan çok da iyi arkadaş olduklarını öğrendim- durdu ve «...Oğlum, sen yanlış vapura binmişsin.» dedi. Önce hiçbir şey anlamadım, merak edip sorunca bunun bir deyim olduğunu ve Ada'ya (O zaman Deniz Harp Okulu Heybeliada'daydı.) giden vapura bineceğine, Çengelköy'e (Kuleli Askeri Lisesi'nin bulunduğu yer.) giden vapura bindiğini, yanlış kuvvet seçtiğini söylermiş... Denizciler için, beğendikleri, sevdikleri Karacıya en büyük övgü buymuş. Karacı subay arkadaşlarını fazla katı ve tutucu bulurlar. Disiplin anlayışları da biraz farklıdır. (Emret Komutanım)
  • Çin yanlıları, Türkiye İşçi Köylü Parti'sinde örgütlüydü. Yasal olan bu partinin genel başkanı Doğu Perinçek'ti. TİKP, günlük Aydınlık gazetesini yayımlıyordu. Bu gruba Çin yanlısı denilmesinin nedeni de Mao Zedung'un görüşlerine duydukları saygıydı. Yine aynı şekilde Kamboçya'da Kızıl Khmerleri sosyalist bir hareket olarak tanımlıyorlafı. Aydınlık gazetesinde yapılan yayınlar nedeniyle diğer sol gruplar TİKP'lileri "ihbarcı" olarak niteliyordu. (12 Eylül Türkiyenin Miladı)
  • Yabancıların karşılaştıkları en büyük güçlük dil oluyor. Ancak özel kursları izledikten sonra, anlayabilecek duruma giriyorlar. Zaten öğretmenler de bu handikapı düşünerek gerektiğinde fazla yüklenmiyorlar ve yardımcı oluyorlar. Yabancılar bazı derslere sokulmuyor. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çok can alıcı konularının tartışıldığı «gizli» sayılan bilgilerin konuşulduğu dersler sadece Türk subaylarına açık oluyor. Bu uygulama bize özgü değil. Örneğin, İngiliz veya Amerikan Askeri Akademilerinde de, Türk subayları bazı derslere gizlilik nedeniyle alınmaz. Güney Korelilerle, Pakistanlıların Türk Akademisinden mezun olmaktan dolayı ülkelerinde bir üstünlükleri oluyor. Türkiye'de eğitim görmüş olmak onlara bir başkalık kazandırıyor. Amerikalıların subay yollamaları ise, daha fazla o genç adamın Türkiye üzerinde uzmanlaşması amacından kaynaklanıyor. Karargahlarında komutanları tarafından seçilip, önce Türkçe kurslarda hazırlanan Amerikalılar, Akademinin uzunca bir süredir gedikli müşterileri arasına giriyorlar. Genelde de, bir süre sonra Türkiye'de görevlendiriliyorlar. JUSMATT'da olsun, bizdeki Amerikan tesislerinde olsun, kazandıkları Türkçe ve daha da önemlisi Akademideki arkadaşlıkları, kendilerine önemli bir avantaj sağlıyor. (Emret Komutanım)

  • "30 yıllık devlet tecrübem bana, rejim ne olursa olsun devlet idare edebilmek için mutlaka disiplin ve otoritenin gerektiğini öğretti. Bizim şimdiye kadar kurabildiğimiz koa­lisyonlar, disiplin ve otoriteyi sağlamakta yeterli olamadılar... Sayın Ecevit de, Sayın Demirel de denedi. Bu nedenle istik­rarlı, sürekli bir hükümete bu devletin ihtiyacı büyüktür. İstik­rarın başlıca şartı da, memlekette huzur ve sükunu sağlayabilmektir. Bunun için de terörü geride bırakmaya mecburuz." (12 Eylül Saat 4.00)
  • Demirel' e gore, hukumet Amerika tarafindan dusurulmustu. Erbakan' a gore, "Kukreyen Musluman Turkiye' yi istemeyenler, hukumeti sabote etmisti." Turkes' e gore, "Titreyip kendine gelecek olan buyuk Turkiye' den korkan dis gucler ve onlarin icerdeki yardakcilarinin isiydi" bu sonuc. Hic biri " Acaba biz ne tur hata ettik?" diyemedi. Neyin "Diyet" ini odediklerinin olsun farkina varamadilar... (Diyet)
  • "Efendim Özal bir havalara girmişti. Hem komünist, hem sosyal demokrat, hem sağcı her şey oluyordu. Nereden oy gelecekse oyum diyordu. Ben de kızıyordum bu ne biçim particilik diye, her şeye benim diyor. Oy gelecek şeye benim diyor diye kızıyordum açık oturumda." (12 Eylül Türkiyenin Miladı)
  • (...) en ağır sözleri söyleyenler daha sonra Sayın Çiller'in kabinesinde bakan oldular. Türk siyasetinin böyle ilginç anlarını, sahnelerini yaşadık o dönemde. (Son Darbe: 28 Şubat)
  • 12 Mart rejimi bir kasırga gibiydi. O kasırga solu ezdi geçti. Ülkede sol görüşlü olanlara karşı büyük bir tutuklama ve gözaltı kampanyası başladı. İşkenceli sorgular insanları dehşete düşürdü. (12 Eylül Türkiyenin Miladı)
  • Sivil toplum olarak bizler her şeyden önce, Türkiye'nin ve Demokrasinin gerçek sahibi olduğumuza inanmak ve ona göre hareket etmek zorundayız. Zaman zaman bazı sivil kesitler zora geldikçe müdahale bekler, hatta kışkırtır ve davetiye çıkartırsa, bu kısır döngüden kurtulamayız. Adeta askeri müdahaleye alışmış, altından kalkamadığı sorunlar çıktığında «Asker gelip düzeltsin» yaklaşımıyla hareket etmek ülkemize ilerde çok pahalıya mal olacaktır. Dikkat edilecek olursa, askeri müdahalelerin tümü, sivil kesimin bıraktığı büyük boşluğun ordu tarafından doldurulması ile gerçekleşmiştir. Siyasi alanda içinden çıkılamayacak kilitlenmeler de olsa, büyük ekonomik ve sosyal çalkantılar da çıksa, 12 Eylül öncesi durumun tam aksine, çözümün askeri müdahaleden değil, demokratik sistem içinde Büyük Millet Meclisi'nden geçmesi gerektiğini bilmemiz ve benimsememiz gerekmektedir. (Emret Komutanım)
  • ...adeta "hücum" emri verilmişti. Çorum'da 18 kişinin öldürülmesi üzerine 50 tanka bindirilmiş askeri birlikler yola çıkarılırken Fatsa olayları pat­lak veriyordu. Çorum'daki gelişmeleri izlemeye giden Milliyet gazetesi muhabiri, kentin sınırında silahlı komandolar tara­fından durdurulup, kimliği öğrenilince geldiği arabaya tıkılıp kovalanıyor, kent adeta sağın kurtarılmış bölgesi ilan edili­yordu.... Fatsa ise solun kurtarılmış bölgesi oluyor, ardından hem Tunceli hem de Fatsa'daki aramaya suratları maskeli sivil komandoların da katılması, olayların boyutunu ve tepki­leri artırıyordu. ... Durum ancak, sokağa çıkma yasağı konularak önlenebi­liyordu. (12 Eylül Saat 4.00)