Kitap Künyesi
Yazar: Ahmet Yaşar Ocak
Yayın Evi: İletişim Yayınları
İSBN: 9789754707830
Sayfa Sayısı: 312
--reklam--
Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ahmet Yaşar Ocak'ın bu incelemesi, onun "kitabî"-"ortodoks" İslâmiyet dışındaki Müslümanlık anlayışları ve pratikleri hakkındaki araştırma zincirinin önemli halkalarından birini oluşturuyor. Türkler, Türkiye ve İslâm ve Türk Sufîliğine Bakışlar'dan bildiğimiz kuramsal bakışı ayrıntıya indiren bu usta zanaatkâr ürünü çalışma, "Anadolu heterodoksisi" tarihine değerli bir katkı sunuyor. Kitapta, eski Türk inançlarının, şamanizmin, Uzakdoğu ve İran dinlerinin, Hıristiyanlığın, Yahudiliğin, putperestliğin İslâm öncesi dönemde Türk topluluklarını nasıl etkilediği ve İslâm sonrasına hangi motifleri miras bıraktığı üzerinde duruluyor. Dönemler ve dinler boyunca hayat eden kültlere, doğaüstü inanışlara, sağaltma ritüellerine, "hayır" ve "şer" alâmetlerine vb. dikkat çekiliyor. Sözkonusu motiflerin ve tarihsel mirasın izi, önemli Bektaşî menâkıbnâmeleri boyunca sürülüyor: Hacı Bektaş-ı Velî, Hacım Sultan, Abdal Musa, Kaygusuz Baba, Seyyid Ali Sultan, Sultan Şecâüddîn, Osman Baba Menâkıbnâmeleri ve Babaî hareketinin Menâkıbnâme-i Kudsîye'si... Din tarihine sosyal tarihçilik perspektifiyle bakan Ahmet Yaşar Ocak, dinsel kültürleri tarihsel ve toplumsal arkaplanları ve karmaşık etkileşimleri içinde tahlil ederek, bu ülkeyi anlamak açısından vazgeçilmez bir pencere açıyor.
--reklam--
Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri Alıntıları - Sözleri
- Anadolu'ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının, eski Türk Şamanlarının İslâmîleşmiş şekilleri olduğu eskiden beri bilinmektedir.
- İslâm öncesi devirde Türkler ve Moğollar'da kurbanların etleri yenildikten sonra kemikleri kırılıp parçalanmaz, büyük bir itina ile toplanarak ya gömülür ya da yakılırdı. Bu suretle o hayvanın gökte yeniden dirilerek Tanrı'ya ulaşacağına inanılırdı. Kemiklere bir zarar verildiği yahut birkaçı eksik olduğu zaman o hayvanın sakatlanacağı düşünülmekteydi. İşte burdan hareketle Türkler ve Moğollar'da başka bir inancın teşekkül ettiği görülmektedir: Düşmanın tekrar dirilip güçlenmesine engel olmak, öldürüldüğü zaman cesedini dolayısıyla kemiklerini yakmakla mümkün olacaktır. Bu inancın etkisiyle hareket eden Türkler ve Moğollar'ın, büyük düşmanlarının cesetlerini bazan gerekirse mezarlarından çıkararak yaktıklarına dair tarihte misaller bulunmaktadır. Cengiz Han'ın oğlu Tuluy, Merv'de Sultan Sencer'in, Tus'da Harun Reşid'in Gazne'de Gazneli Mahmud'un mezarlarini açtırarak çıkan kemikleri yaktırmıştır. Aynı şekilde Harezmşah Muhammed'in cesedi de, yakılmak üzere Cengiz Han'a gönderilmişti. Roux'ya göre Şah İsmail'in, Dulkadirli beğlerinin, İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin ve Abdulkadir Gîlânînin mezarlarını açtırarak kemiklerini yaktırmasının sebebi de, sanıldığı gibi hakaret kasdı değil, bu şahsiyetlerin mâneviyatından ebediyen bir zarar görmemek inancıdır. Bunu yaparken Şah İsmail, onlardan tamamen kurtulduğu inancıyla hareket ediyordu.
- Otman Baba ise, tabiat kuvvetlerini dilediği şekilde kullanma konusunda daha faal görünüyor. Bir keresinde İstanbul'da At Meydanı'nda otururken, meydanın tam ortasındaki Delikli Taş denilen iri kayayı, havada bulut yokken yıldırım isabet ettirerek parçalamıştı. Bir defasında da, elindeki değneği yere vurur vurmaz gökyüzünde bulutlar toplanmış, âniden şiddetli bir fırtına çıkarak etraf şimşek parıltıları ve gök gürültüleriyle dolmuş ve herkes selde boğulacak hale gelmişti. Otman Baba, bunu kendine fena muamele eden Fatih'e kızarak yapmış, hattâ onun sarayının bir duvarını da yıldırımla harabeye çevirmişti. Otman Baba daima, bulutlara binip yıldırımı elinde kamçı gibi kullandığını söylerdi.
- İnceleme konumuza temel teşkil eden Bektaşî menâkıbnâmeleri, işte bu sebeple bizim için cidden değerli ve eşi bulunmaz birer kaynak olmaktadırlar. Onlar, hitap ettikleri çevrelerin akaid ve ilmihal kitabı (kateşizm) vazifesini görmüşler ve hâlâ da görmektedirler. Her biri İslâm öncesi devirlerden çok tabii bir şekilde süregelen inançları gayet tabii bir üslûp ve sade bir dille görünüşte İslâmî bir kerâmet hikâyesine dönüştürerek okuyucusuna yansıtmaktadır. Bu menkabeler, eğlenmek için okunan, rastgele uydurulmuş masallar değildir; onların gerçek olduğuna inanılarak okunur. Bu yüzden yarı mukaddes metinlerdir.
- Bir defasında, Varna kadısı tarafından tutuklanan müridlerine “Korkman, korkman kim boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alıverici dest-i kudret benim” diye tesellî vermiş ve gerçekten de onları kurtarmıştı. Bir başka seferinde Otman Baba, bütün müridleriyle tutuklanıp İstanbul'a getirilerek Fatih'in emriyle Kılıç Manastırı'na (muhtemelen bugünkü Kalenderhâne Camii) hapsedilmişti. Kadıasker Otman Baba'ya: “Babacığım, Tanrı'yı bilirmüsün?” diye sormuş, o da “Şimdi Tanrı ile söyleşür gelirim” cevabını vermişti. Kadıasker “Gel imdi ol söyleşdiğin Tanrı'yı bana göster” demesi üzerine Otman Baba kendini gösterip şöyle bağırmıştı: “Ya bu söyleyen kimdir?"
- Eski Türkler'deki dağ ve tepe kültüyle alâkalı bu motifler, sade Bektaşî menâkıbnâmelerinde değil, İslâmî devirde kaleme alınan önemli bazı klasik Türk metinlerinde dahi vardır. Meselâ Dede Korkut Kitabı'nda kahramanlar sıkıştıkları zaman veya güç bir durum ortaya çıktığında, âdetâ canlı bir varlığa hitap edermişçesine, dağlara seslenmektedirler. Danişmendname'de, kâfirlerle savaşırken şehit düşen Türkler'in gömüldükleri yerler hep dağ veya tepe başlarıdır. Âşık Kerem, Áşık Garip vs. gibi halk hikâyelerinde, Köroğlu gibi halk destanlarında, dağlara hitap eden seslenişler vardır. Köroğlu sefere çıkacağı zaman dağ başlarına bakar yahut sefer sırasında geçit vermeyen bir dağla karşılaştığında tepedeki evliyâya yalvarır; ancak o zaman dağ geçit verir. İşte bütün bunlar dağ ve tepe kültünün halk metinlerine yansımış tezâhürlerinden başka bir şey değildir.
- Bugün Doğu Türkistan'da hastalık tedavisi için uygulanan Şamanist işlemler İslâmî bir kılıkta devam etmektedir. Altay Şamanlarının âyini, İslâmî dualar, peygamber ve velîlerin isimleri karıştırılarak İslamileştirilmeye çalışılmıştır. Perihan (Farsça “peri çağıran”) denilen bu Müslüman Şamanlar bu yolla kendilerini koruyabilmişlerdir. Günümüzde Anadolu'da da aynı durum söz konusudur. Okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usûllerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler vardır. Halk arasında genellikle hoca diye tanınan bu şahıslar, gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir şey değildirler. Tıpkı Doğu Türkistan'daki meslektaşları gibi, onların da Yıldıznâme ve benzeri, hususi olarak tertiplenmiş, içine âyetler, peygamber isimleri, Allah'ın isimleri karıştırılmış birtakım kitapları vardır. Yazdıkları muskalar da aynı mahiyettedir. Bunlardan başka yine Anadolu'da cindar adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişilerin de, Şamanistler arasında yardımcı ruhları çağırarak hastanın içinden fena ruhları çıkarmaya çalışan veya geleceği öğrenen Şamanlardan farkı olmadığı ortadadır. Yüzlerce yıldan beri İslâmiyet, Anadolu'da dahi Şamanizm'in bu ana fonksiyonunu silip atamamıştır.
- "Umumi sıralama göz önüne alındığında Türk heterodoksisinin unsurlarını teşkil eden İslam öncesi inançların Bektaşi menakıbnâmelerindeki ağırlık noktasının Şamanizm değil, Budizm ile Maniheizm ve daha sonra öteki İran dinlerinin meydana getirdiği grup olduğu açığa çıkmaktadır. Burada özellikke Budizm ve Maniheizm'in önemli yerine işaret etmelidir."
- Hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında çok köklü bir inanç olması sebebiyle Gök Tanrı kültünün etkisi, İslâm sonrası dönemde dahi kendini göstermiştir, islâmiyet'e geçişi belli bir ölçüde kolaylaştırdığı eskiden beri ileri sürülen bu kültün, Islâmî döneme mahsus bazı metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır.
- İşte XIII. yüzyılın ikinci yarısına doğru, Seyyid Ebu'l-Vefa Bağdadî (öl. 1105) tarafından kurulmuş olup Anadolu Türkmen çevrelerinde Baba İlyas-ı Horasanî'nin (öl. 1240) temsil ettiği Vefâîlik tarikatı içinde yeni bir bağdaştırmacı (senkretik) heterodoks akım meydana geldi. Babaî hareketi adıyla niteliyebileceğimiz bu akım, XIV. yüzyılın başlarına kadar yarım yüzyıl boyunca gelişerek Rum Abdalları (Abdâlân-ı Rum) denilen zümreyi meydana getirdi. Ilk Osmanlı hükümdarlarının da desteklerini sağlayan bu zümre mensupları, devletin kuruluş yılları boyunca fetihlerde ve iskân hareketlerinde de önemli işler gördüler." XIV-XV. yüzyıl boyunca, esas itibariyle Yesevî, Hayderî ve Vefâî tarikatları bünyesinde yer alan Kalenderî zümrelerinden bu sonuncusuna mensup bulunan Baba İlyas'ın halifelerinden olup büyük bir ihtimalle aynı zamanda Hayderî de olan Hacı Bektaş-1 Velî (öl. 1271) an'aneleri etrafında toplanarak nihayet yeni bir tarikat şekline dönüşen Babaî akımı, kendine isim babası olarak Hacı Bektaş'ı seçti ve böylece XVI. yüzyılda Bektaşílik adını aldı.
- Koyun Baba burada tam anlamıyla Kalenderîlik erkânı üzere, mücerredlik prensibine uygun bir hayat sürmüştür. Ancak çevredeki ulemâ tarafından hiç de hoş karşılanmadığı anlaşılıyor. Şöhreti Fatih Sultan Mehmed'in kulağına kadar gitmiş, Osmanlı sultanı, Uzun Hasan üzerine giderken Koyun Baba'yı ziyaret etmiştir.
- Koyun Baba'nın türbesi bugün Osmancık'ta bulunmaktadır. Evliya Çelebi XVII. yüzyılda burasını ziyaret etmiş ve Bektaşîler'in “beyne’l-halk mezmûm” olmalarına rağmen, buradaki zâviyede yaşayanların sessiz ve sakin, kendi hallerinde, tıpkı Koyun Baba gibi “koyun ve kuzu gibi meleyen halim ve selim, mücerred, arif-i billah Ehl-i Sünnet ve cemaatden musalli, mütedeyyin âdemler” olduğunu yazar."
- Demir Baba da bütün Kalenderîler gibi durmadan seyahat etmekte, gittiği köylerden kurban toplamakta, bu arada da yine Otman Baba gibi medreselilerle, mollalarla tartışmaya girmekte, şer'î ibadetlere pek sıcak bakmamaktadır. Tıpkı Otman Baba gibi, zaman zaman gazalara da iştirak eden Demir Baba'nın da bir gazi-velî olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
- Yüzyıllar boyu belli bir kültüre sahip olmuş ve onun içinde yoğrulmuş, sonra birtakım sebeplerle başka bir kültüre geçmiş insan topluluklarının, bu geçiş sırasında ve hattâ çok uzun zaman sonra bile, eski kültürle ilgilerini tamamen kesmedikleri, ona ait bazı unsurları olduğu gibi, bazılarını da yeni kültürün kalıplarına uydurarak muhafaza ettikleri bilinen sosyolojik bir vâkıadır. Şüphesiz aynı vâkıa, değişik yer ve zamanlarda İslâm kültürüne girmeye başlayan çeşitli Türk topluluklarında da tekrarlanmıştır. Bu Türk toplulukları, İslâmiyet'i kabul etmeden önce de, muhtelif dinlere girdikleri zaman eski inançlarından yeni dinle çatışmayanlarını olduğu gibi, çatışanlarını ise yeni dinden aldıkları motiflerle besleyerek ona uydurmaya çalışmışlardır. İslâmî dönem için de aynı şey olmuştur.
- F. Köprülü, A. İnan, O. Turan, C. Cahen ve I. Mélikoff gibi âlimlerin çalışmaları da bu gerçeği ortaya çıkarmış, hattâ Orta Asya ve Anadolu'da XIII-XIV. yüzyıllarda bile İslâmlaşmanın tamamlanmadığını göstermişlerdir. Adları geçenler, bu duruma sebep olarak, söz konusu yıllarda devam eden göçler sebebiyle durmadan yenilenen Asya menşe'li eski inançları zikretmişler, bunlar arasında özellikle Şamanizm'e ağırlık vermişlerdir.
--reklam--
Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Alevi Ve Bektaşî inançlarının ritüellerini, Budizm’den Maniheizm’den Şamanizm’den ve bütün Orta Asya inançlarının sosyo kültürel eylemleriyle yoğrularak günümüze kadar gelişinden verdiği örneklerle anlatan harika bir eser. Meseleye dair okuma yapmak niyetinde iseniz doyurucu bir kitapla karşı karşıyasınız. Yakup Abdal’a, Pir sultana, Hacı Bektaşa, Otman Baba’ya Kaygusuz Abdal’a ve Mevlana’ya ve daha nice dervişlerin menkabelerinden alıntılarla inançların aktarılagelişini anlatıyor harika eser. Defalarca okunası hikayeler, efsanevi derviş mucizeleri İran ve Pers edebiyatıyla Şaman ritüellerindeni Göktanrı inanışları okumayı büyülü bir yolculuk halinde hissettiriyor. Bitmesini istemeyeceğiniz her satırın altın çizmekten kendinizi alamayacağınız bir eser. (Kitaptan_kale_)
Alevi - Bektaşi inancının temel olarak İslam öncesi gelenekler ve İslam'ın getirdiği kurallar çerçevesinde birbirine entegre olduğunu söyleyen Ahmet Yaşar Hoca, Türk İslam öncesi akademik çalışma alanında kült isimlerinden birisidir. Bir çok Alevi-Bektaşi menkıbesini tarayarak İslam öncesinden gelen geleneklerin (örneğin Evliya Kültü) günümüzde varlığını sürdürdügünü, halen etkin bir sekilde toplumu etkilediğini belirtmekte. (Göksel Aydın)
ALEVİLİĞİN, İSLAM ÖNCESİ ŞAMAN GELENEKLERİ, TÜRKLERİN İSLAMLA TANIŞMALARI SONRASINDA VE GÜNÜMÜZDEKİ ETKİLEŞİMLERİNİN ÖRNEKLERLE VE MUKAYESELİ OLARAK ANLATILDIĞI ARAŞTIRMA KİTABIDIR (BÜNYAMİN YILDIZ)
--reklam--
Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak - Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ahmet Yaşar Ocak Kimdir?
Yozgat'ta doğan (1945) Ahmet Yaşar Ocak yüksek tahsilini İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesi'nde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı. Ocak, Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevliliği görevini devam ettirmektedir.
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Kitapları - Eserleri
- Babailer İsyanı
- Türkler, Türkiye ve İslam
- Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri
- Türk Sufiliğine Bakışlar
- Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler
- Arı Kovanına Çomak Sokmak
- Kalenderiler
- Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası
- Osmanlı Sufiliğine Bakışlar
- Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü
- Sarı Saltık
- Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Selçuklular Osmanlılar ve İslam
- Osmanlı İmparatorluğu ve İslam
- Veysel Karani ve Üveysilik
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler
- Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Evliya Menakıbnameleri
- Türk Folklorunda Kesik Baş (Tarih-Folklor İlişkisinden Bir Kesit)
- Dede Garkın ve Emirci Sultan
- Yunus Emre
- Benden Sual Ederseniz
- Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Alıntıları - Sözleri
- Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden Çoluk çocuk ev barktan tam geçmeden Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden Şeytan galip, can verende şaştım işte. (Türk Sufiliğine Bakışlar)
- "kendisini Tanrı aşkına adamış, bu yüzden de "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven" O'nun yarattığı insanı da aynı sebeple yücelten, yaşadığı dönemde gördüğü iki yüzlülükleri, bozuk düzenleri, ahlaki yoksunlukları eleştiren, insanlara düzgün insan olmayı öğretmeye çalışan melamet ehli inançlı bir sufî; olduğunu da açıkça göstermektedir. (Yunus Emre)
- Şeyh Bedreddin ve onunla bağlantılı Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları zaman zaman 1240'taki Babai isyaniyla aynı mahiyette görülmüştür... İdeolojilerindeki benzerliğe rağmen, daha detaylı bir analiz yapıldığında, birinin ideolojisi daha çok İslami cila altında İslam öncesi inançlarla karışık bir mehdicilik, diğerininki ise yine mehdici bir karaktere sahip bulunmakla beraber, İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin birleşiminden doğan bir bağdaştırmacılık, telfik'tir. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- "Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez." (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Alevi araştırmacılar çoğu, Aleviliği Hz Ali ile Muaviye'nin hilafet çatışmaları ile başlatırlar. Bunu İlk bakışta doğru gösteren, Aleviliğin ana inanç konusu olan Hz Ali'dir. Oysa bu başlangıç noktası Şiilik için geçerlidir ve çok bilindiği üzere Şiiliğin tarihi gerçekten burada başlar. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Ricaut asıl çarpıcı bilgileri, Mûsirrîn ( Muserins) adıyla zikrettiği zümre hakkında vermektedir ki aynı şekilde Osmanlı kaynaklarına yansıyan bir zümre de budur. " Sır gizleyenler" anlamına gelen bu kelimede kastedilen"sır" yazara bakılırsa, uluhiyet kavramını inkar etmek, yani ateizmdir (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Saçları, sakalları ve bazen bıyıkları ve kaşları kazınmış, belden yukarılari çıplak, sırtlarında bir hayvan postu, boyunlarında aşık kemikleri ve çıngıraklar, bellerinde baltalariyla dolaşan bu dervişler Allah'ın insan bedenine girip insan kılığında göründüğüne, beden öldükten sonra ruhun başka bir bedende yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı. Namaz kilmadiklari, oruç tutmadikları, içki içtikleri, esrar kullandıkları için uğradıkları şehir ve kasabalarda çoğunluğu halkın ve ulemanın kinamalarina ve bazen hakaretlerine muhatap oluyorlar, kırsal bölgelerde ise büyük bir saygıyla karşılanıyor ve evliya muamelesi görüyorlardı... kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor ve fethettikleri topraklarda zaviyeler kurararak yerli Hristiyanlık halk arasında bu Müslümanlık anlayışını yayıyorlardı. Oralardaki efsaneleri, eski aziz menkabelerini, hatta Kitabı Mukaddes hikâyelerini kendilerine adapte ederek yeni menkabeler yaratıyorlardı. Bu, rastgele yapılan bir şey olmayıp, esasında oralarda kendi Müslümanlık anlayışlarını yaymak için kullandıkları bir yöntem idi. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Çok tipik bir örnek olduğu için hep vurguladığım bir vakıa da İrlanda'da Hıristiyanlığın yayılışı sürecidir. Hristiyan misyoner rahipler İrlanda'daki antik mitolojiyi özümseyip Hristiyanlaştırarak bu dinin yayılmasını sağlamışlardır. Bunun en güzel örneği 5. Yüzyılda İrlanda'da faaliyet gösteren Saint Patrick'tir. İşte aynı süreç İslam'ın yayılışı için de geçerlidir. İslam yayılırken coğrafyalardaki sıradan halk hiçbir zaman İslam'ın teorik kurallarının bilincine vararak, teolojisinin inceliklerine vakıf olarak Müslüman olmamıştır. Çünkü bu yüksek seviyede entelektüel bir birikim ister. Dolayısıyla sıradan halk tabii bir şekilde önce kazanacaklarına bakar, İslamı kabul etmenin kendisine sağlayacağı pratik yararlara bakar. Sonra da ilk dikkatini çeken şey eski inançlarını andıran inançlar olup olmadığıdır. Onlara benzer unsurları hemen kabullenir ve onları eski inançları ve mitolojisi ile özdeşleştirir. (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim devrine kadar yalnızca ehl-i küfr'e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran'da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz'a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'ndan sonra Sünni İslam'ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. Bu süreç, Osmanlı imparatorluğu genelinde Sünni İslam'ı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medreselerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliğine ana istikameti veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani'nin eserine Ömer Nesefi'nin yazdığı Şerhu'l Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dinî cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tâbi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Uzun zamandır batının akılcılığı(bilimi,teknolojisi,endüstrisi) tasavvufun irfanına galip gelmektedir. (Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri)
- Kaynaklara bakıldığında, conformist sufi çevrelerinin [...] bir medrese eğitimi almış ve onun öğretisini hem pratik, hem teorik yahut en azından teorik olarak benimseyen ve bu sebeple olabildiği kadar şeriat çerçevesinde kalmaya özen gösteren, daha ziyade şehirli sufilerden oluştuğu görülür. (Osmanlı Sufiliğine Bakışlar)
- Rafizilik veya Kızılbaşlık, İslami ve mistik bir cila altında eski inançlarını koyu bir tutuculukla koruyan konargöçer halk kesimi içinde, kendisini vergiye bağlayıp yerleşik hayata geçirmeye zorlayan Osmanlı yönetimine karşı, bunalımı kullanmak suretiyle tahrik eden Şii propagandasınin etkisiyle oluşan yeni bir oluşumdur. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Hoca fazla sert değildi ama yüzü pek gülmezdi. Erzurum şivesiyle konuşuyordu. Lacivert takım elbise giyerdi, kravatı var mıydı yok muydu onu Tam hatırlayamıyorum. Ama başındaki fötr şapkasını çok iyi hatırlıyorum. Ders verirken şapkasını çıkarıp masanın üstüne koyardı. Ama sertliğine rağmen hoş ve sempatik bir insandı aynı zamanda. Bir keresinde muziplik yapıp ders çıkışında hocaya şapka giymenin günah olup olmadığını sordum. İskilipli Atıf Hoca hadisesini biliyordum ve sorum maksatlıydı. Üstelik hocanın başında da fötr şapkası vardı. Çok kızdı hiç cevap vermeden döndü gitti. Adamcağız ne cevap versin günah dese siz niye giyiyorsunuz diyeceğim, günah değil dese madem öyle Atıf Hoca niye giymeyi reddetti diyeceğim. Hasılı kelam benim yaptığım kabalık ve ukalalık idi ama gençlik işte, bir bakıma fütursuzluk demek değil midir? (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- Sakalımı başımı Bıyığımla kaşımı Hak onara işimi Bu sakalı kırkarım Kaygusuz Abdal (Kalenderiler)
- Kaynaklar bu dönemin tanınmış zındıkları arasında Emevi halifesi II.Velid b. II.Yezid'i (743-744) zikrederler. Ebû'l-Ferec İsfahâni'nin (ö. 967) Kitabu'l-Egani isimli ünlü eserinde, Velid'in daha küçük yaşta mürrebbisi Abdü's-Samed tarafından "zındıklığa" alıştırıldığı, içkiye düşkün olup veliaht iken Kabe'ye bile içki götürdüğü, sefahat âlemlerini halife olduktan sonra da terk etmediği, dini emirleri hafife aldığı ve bunun herkesçe bilindiği ileri sürülür.75 Hatta Ebû Said el-Himyeri'nin naklettiği bir pasajda yer alan manzum arçalar, görünüşe göre aynı zamanda kuvvetli bir şair olan halife Velid'in, Kur'an-ı Kerim'e nazmen meydan okuduğunu gösteriyor. Yine Kitabü'l- gani'deki bir pasaj, halife Velid'in Maniheist inançlar taşıdığını ihsas ediyor. İbnu'l-Esir'in naklettiği bir anekdot ise halife hakkında tamamen değişik şeyler söylüyor; Süyûti de Zehebi'den naklen, her ne kadar içki âlemlerine düşkün ve livataya (homoseksüellik) eğilimli olsa da, halife Velid'in zındık olmadığını belirtiyor. (Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler)
- Anadolu'ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının, eski Türk Şamanlarının İslâmîleşmiş şekilleri olduğu eskiden beri bilinmektedir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Kısaca toparlanacak olursa, bir defa bu tartışmadan, Kalenderliğin, Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama asıl önemli olan şudur: Bu sufi yazarların eserlerini yazdıkları dönemlerde Kalenderliği henüz yüksek bir tasavvufi felsefe ve yaşayış biçimi olarak yaşayanlar bulunduğu gibi, kendilerini bu maske altında gizleyerek hiç bir dini, içtimai ve ahlaki nizam ve kaide tanımayan Kalenderi zümreleri de bulunmaktadır. Sühreverdi'nin yaşadığı devir, aynı zamanda, ileride kendisinden bahsedilecek olan büyük Kalenderi şeyhi Cemalü'd-Din-i Sivi'nin devridir. Bu devir, ayın zamanda Kalenderiler'in Orta Doğu'da iyice yayılıp tanındıkları bir dönemdir. Cami'nin zamani ise, Kalenderi zümrelerinin hemen her tarafı kapladığı çok daha geç bir dönemi yansıtır. İşte her iki yazar da kendi devirlerindeki Kalenderi zümrelerinin durumunu göz önüne alarak belirtilen fikirlerini ileri sürmüşlerdir. (Kalenderiler)
- F. Köprülü, A. İnan, O. Turan, C. Cahen ve I. Mélikoff gibi âlimlerin çalışmaları da bu gerçeği ortaya çıkarmış, hattâ Orta Asya ve Anadolu'da XIII-XIV. yüzyıllarda bile İslâmlaşmanın tamamlanmadığını göstermişlerdir. Adları geçenler, bu duruma sebep olarak, söz konusu yıllarda devam eden göçler sebebiyle durmadan yenilenen Asya menşe'li eski inançları zikretmişler, bunlar arasında özellikle Şamanizm'e ağırlık vermişlerdir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Bektaşi menakıbnamelerinde tenasüh ile ilgili menkabeler, şüphesiz ki sadece bu kaydedilenlerden ibaret değildir. Bunlar, en tipik olanlarından seçilmiştir. Yukarıda nakledilen bu menkabeler, dikkat edilirse, üç ana grupta toplanmaktadır. a) Bir kısmında aynı ruhun Adem Peygamber'den Hz. Muhammed'e kadar, sırasıyla bütün peygamberlerin bedeninde yaşayıp geldiği anlatılmaktadır. Sultan Şucauddin ve Otman Baba'ya dair bir kısım örnekler bu mealdedir. Bu inanç, XV. yüzyılın ilk yarısında Kaygusuz Abdal'dan itibaren, Bektaşi-Alevi şiirinde de sık sık işlenmiştir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Burada son olarak bir de hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarından söz etmek lâzımdır. Bu baskılar bilhassa II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında kendini göstermeye başlamıştır. 1237'de tahta geçen bu genç sultan, rivayetlere göre Gürcü karısının etkisiyle kendini sefahate vermiş ve av partileri, içki meclisleri tertip ederek sorumsuz ve sefih bir yaşantı sürmeye başlamıştır. Devlet işlerinden tamamiyle elini çekerek yetkilerini kendi iktidarı peşinde koşan kurnaz veziri Sâdeddin Köpek'e devrettiğini bütün kaynaklar yazar. Bu vezir ve maiyyetindekiler, memleketi kendi siyasi menfaatleri doğrultusunda idare ediyor, devlet memuriyetlerini ve birtakım yüksek mevkileri rüşvet karşılığında peşkeş çekiyorlardı. Bu otorite boşluğundan ve denetimsizlikten yararlanan mültezimler, halkı yüksek vergilerle eziyorlardı. Bu sûretle birkaç yılda memleketin normal akıp giden sosyal düzeninde bozukluklar başgöstermeye başladı. Bu durum tabiatıyla diğer ahalinin hayatında olduğu gibi Türkmenlerin hayatında da sarsıntılar meydana getirmişti. Fakat Türkmenlerin takip ettikleri hayat tarzı yüzünden bu sarsıntılar onları yerleşik kesimden çok daha fazla etkiliyordu. Çünkü yeterli mer'a ve kışlak bulamamaktan dolayı zaten zorlukla hayatlarını sürdürmekte olan bu insanlar, ödemeye alışmadıkları vergilere çoğu zaman zaten olumsuz bakıyorlardı. Böyle olunca, bir de müsamahasız vergi memurlarının ağır vergi tekliflerinin getirdiği ilâve yük karşısında, iktisaden büsbütün güçsüz duruma düşüyorlardı. Sonuçta hayatlarını sürdüremez hale geldiler. İşte Türkmenleri çileden çıkaracak olan zor noktası burada başlamış olmalıdır. İster istemez yaşayabilmek ve hayatî ihtiyaçlarını giderebilmek için, zaten zaman zaman yaptıkları yağma hareketlerini daha da artırdılar ve sonunda yönetimle ipleri kopardılar. Nitekim bu durum, isyanın başlangıcından itibaren yapılan şiddetli yağmalarla kendini gösterecektir. Görüldüğü gibi, şahsen bizim Babâiler isyanının temel sebepleri olarak değerlendirmekte olup yukarıda açıklamaya çalıştığımız ekonomik, demografik, sosyal ve psikolojik sebepler, aslında birbirinin sebep ve neticesi ve birbirinden ayrılamaz faktörler olarak kabul edilebilir. (Babailer İsyanı)
Yorumlar
0 yorum