Kitap Künyesi
Yazar: Halil Cibran
Yayın Evi: Kaknüs Yayınları
İSBN: 9789756963661
Sayfa Sayısı: 208
Aşk Mektupları Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
"Bana, Siz bir sanatçı ve şairsiniz, ve bir şair ve sanatçı olmaktan dolayı da memnun olmalısınız diyorsunuz. Ama ben, ne bir sanatçı, ne de bir şairim... Günlerimi ve gecelerimi resim çizmek ve yazı yazmakla geçirdim, ama ben (yani Benliğim) ne günlerimde ne de gecelerimde bulunmakta. Ben bir pusum... her şeyi örten, ancak hiçbir zaman bir araya getirmeyen bir pus.. Yağmur suyu haline dönmeyen bir pus... Ben bir pusum; ve pus benim yalnızlığım, tek başıma oluşumdur, ve bunların içinde açlığım ve susuzluğumdur. Ancak, benim talihsizliğim, bu pusun, bulutların içinde dolaşan başka bir pusla tanışma ve ondan, Sen yalnız değilsin, ben de buradayım ve senin kim olduğunu biliyorum sözlerini işitme ihtiyacında oluşu gibi bir şey..."
Cibranın eserlerini severek okuyanlar, bu kitaptaki, bir tür oto-portre niteliğindeki mektuplar aracılığıyla, onu daha da yakından tanıyacaklar...
Aşk Mektupları Alıntıları - Sözleri
- İlginçtir ki; en yakınımızda olanlar hayatımızı en çok karıştıranlar ve en çok karışanlardır...
- Yaşamda hiçbir şey insanın Benliğine, “Bozguna uğradın,” demesi kadar zor olmaz.
- ... eğer anlaması ruhumun köleleşmesine neden olacaksa beni kimsenin anlamasını istemem.
- Kimse kimseyi unutmuyor ama asla karşı tarafın istediği biçimde hatırlamıyor.
- kalbimin müziğinin ölçüsü ve ritmi, başkalarınınkine hiç uymadı.
- • Mektubunuz bana "binlerce ilkbaharın ve binlerce sonbaharın anısını" geri getirdi.
- Hikayen eksikse tamamlaman için mutlaka fırsatın olur ama eksik olan sensen hikayen hep yarım kalır.
- Hikayen eksikse tamamlaman için mutlaka fırsatın olur ama eksik olan sensen hikayen hep yarım kalır.
- ben seni anlıyorum sen de bana anlayışından bir nebze sun lütfen
- Bazı konularda akıllıca davranmadığımı biliyorum. Bazen aklın bile yetersiz kaldığı, aklın karşısında taşa döndüğü bir şeyler yok mu içimizde?
- "Hayat güzelim, güzel bir şarkıdır; bazılarımız sadece tek nota çıkarabilirken diğerleri bir senfoni çalabilir."
- "Herkes yalnız ve tek başına. Her birimiz birer muammayız."
- Ben seni anlıyorum sen de bana anlayışından bir nebze sun lütfen.
- Dinle tatlı küçüğüm, bundan sonra her kavgamızda ve her anlaşmazlıkta herkes kendi yoluna gitmemeli. Tartışıp gülene kadar aynı çatı altında kalmalıyız yahut tartışmada sıkılıp gider belki bizden.
- Mektup yazmak ayrı ölümsüz bir duyguya tercüman olmak ayrı bir şey...
Aşk Mektupları İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Hürriyet gazetesinin bir makalesinde rastlamıştım bu kitaba. Halil Cibran ve May'in aşkı o kadar güzel anlatılmış ki dayanamadım bu kitabı kütüphaneme ekledim. Okuyacaklara tavsiyem altınpost yayıncılıktan okumayın. Yazım hataları dolu. İnsanı mest eden kelimelerle Halil Cibran aşkını anlatmış. Milena'ya Mektuplar veyahut Böyle Söyledi Zerdüşt tadında bir eser. May çok güzelmiş. Cennetten bir meyve gibi. (Tamer)
Aşk Mektupları: Siz bilmezsiniz Halil Cibran ve Mey Ziyade’nin hikâyesinin ne kadar acı ve elem taşıdığını! Sizin görmediğiniz, bilmediğiniz bir zaman diliminde Halil, Lübnan’dan bindiği bir geminin güvertesinde yeni bir ülkeye yelken açmıştı. Umutla doluydu, hayatın bundan sonra daha güzel olacağına inanıyordu. Ben limandan ona el sallıyor ve gitmemesi gerektiğini yine de tekrarlıyordum, o uzaklaşan gülümseyişiyle bana veda ederken. Amerika’nın ne zaman bir insanı ruhundan cesedine doğru doyurduğuna dair rivayetler duymuşsam aklıma hep Halil gelir ve “Yalandır, inanmayın. Öyle bir şey olsa Halil o topraklarda ciğerini ve umutlarını yitirmez, hayatını kaybetmezdi.” derim. Bu büyük bir yalandı ve benim de yalana tahammülüm yoktu. Amerika herkesi yuttuğu gibi Halil’i de yutmuştu. Hem de tüm yeteneğine, başarısına, azmine ve aşkına rağmen. Dediğim gibi, naif çocuktu Halil. Bir parça da şairliğin getirdiği bir melankoli hali vardı kendisinde. Burada bir kıza tutulmuştu da kendine neler etmişti anlatsam inanmazsınız. Ama Amerika’ya gittikten sonra olanlar olmuştu Halil’e. Resim yapmakta mahir olan Halil, kalemi eline aldığı zaman insanın kemiğinden etine doğru bir acıyı duymasını sağlayacak kuvvette şiirler yazardı. Şairlik, ressamlık ve filozofluk, o narin vücutta iç içe girmiş gibiydi. O zayıf bünyeyle bu kadar yükü kaldırması muhtemel değildi zaten. Yeni umutlar için gittiği Amerika’da her yenilgiden sonra tekrar ayağa kalkmasını bilmişti. Umudunu yitirmiyordu. Ben buradaydım, Lübnan’da. Arkada kalmanın, giden birisini geriden düşlemenin ve özlemenin zorluğunu bastırmaya çalışıyordum. Kız kardeşi ve birkaç aile üyesi ardı ardına veremden hayata erken veda ediyordu. Her veda ediş Halil’i biraz daha yoruyor, biraz daha yıpratıyordu. Ama onu esas yoran aynı zamanda da umutlandıran, hayata bağlayan şey başkaydı. Aşk Başlıyor Önce yazılarla tanıştığı yine buralı, Lübnanlı Mey Ziyade’ye âşık olmuştu. Hiç unutmuyorum 1912 yılıydı ve bana içine bir mektubun alacağından kat be kat fazla umut iliştirdiği bir mektup yollamıştı. Bu acı aşk hikâyesinin o günlerde başladığını anlamıştım. Henüz Mey Hanımı görmediğini ama yazılarından onun ne kadar güzel ve iyi bir kadın olduğunu söylüyordu. Bu mektuplaşmalar Halil’in aile fertleri gibi veremden öldüğü 1931 yılına kadar neredeyse tam 20 yıl sürmüştü. Ve Halil, her gün bir öncekinden daha umut dolu mektuplar yazıyordu Mey Ziyade’ye. Başlangıç aşamasında bu mektuplar edebi yazışma niteliğindeydi. 20. yüzyıl Arap Edebiyatı dünyasının iki önemli ismi; fikirlerini, beğeni ve eleştirilerini mektuplar aracılığıyla birbirlerine sunuyorlardı. Ancak sonradan yavaş yavaş yazışmaların içeriği hem de karşılıklı olarak takdirden sıkı bir dostluğa sonrasında da aşka dönüştü. Sizler de Halil Cibran’ın Mey Ziyade’ye yazdığı o mektupları okursanız bu dediğim dönüşümü göreceksiniz. Önce edebi eleştiriler, ardından dostluk sohbetleri ve sonrasında aşka dönüşen bu yolculuğun izlerini mektuplardan takip ederken içiniz de acıyacak. Zira Halil Cibran dediğiniz adam içli ve duygulu bir şairdir. Kimi zaman mektuplarını şiir yazar gibi kaleme alıp hayatının aşkına sesleniyor. Şimdilerde Halil’in veremli ciğerini daha da yaralayarak kaleme aldığı bu mektuplar için birilerinin çıkıp taşıdığı edebi değerden ve biyografik ayrıntılardan dem vurması işin detayı bile değildir. Bu mektuplar olsa olsa her gün Lübnan diye inleyen acılı bir kalbin sevdiği kadına, kalemini kendi kanına bulayarak yazdığı çığlıklardır. Acının edebiyatını yaparmış edebiyatçılar, bunu geç de olsa öğrenin. Yoksa yazdığı satırlarda yer alan “şark ruhunun zenginlikleri” dediğinin şey kuru kuruya tahlilden başka bir şey değildir. Zira o satırların sahibi olan Halil Cibran birileri edebi tahlil yapacak diye yazmadı, kanayan yaraları kabuk bağlasın da içerden kanamaya devam etsin diye yazdı. En azından bana söylediği şeyler bunlardı. Bu mektuplar okuyucunun eline ulaştığında o kadar çok rivayet dile getirildi ki şaşırıp kaldım. Mesela, anlatılanlara bakarsanız Elvis Presley Halil Cibran’ın mektuplarını okuyup bitirdiğinin ertesi günü intihar etmiş. Belki de sadece bu yüzden bazıları Halil’in hastalıklı bir ölüm tarifi olduğunu söylüyor. Halil, insanın hayatın bütün sırlarını çözdüğün zaman ölümü arzulayacağını söylerdi. Çünkü ona göre ölüm de hayatın sırlarından birisiydi. Ölüm için böyle düşünen bir adamın tanımlarının ve tariflerinin hastalıklı olarak algılanması, sadece onun anlaşılmadığını gösterir bence. Ama insandan bahsediyoruz işte, istediği zaman kolay konuşan ve kolay tanımlamalar yapan bir varlıktan. Hiçbir Zaman Bu Kadar Acı Çekmemiştim Halil öldüğünde, onun ölüm haberini alan Mey, yakın bir akrabasına mektup yazarak yaşadığı acıyı nasıl kelimelere dökmüştü bir de onun tahlilini yapsalar ya edebiyat tenkitçileri! “Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu çektiğim kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım…” (Dr. Joseph Ziyade’ye) Bu mektuplarda Halil benliğin tüm özellikleri içinde en kötüsünün karamsarlık olduğunu söylüyordu. Eğer kişi kendisine “Sen yenildin.” diyorsa Halil’e göre bundan daha zor bir şey yoktu. Bir keresinde Mey Hanım’a yazdığı bir mektupta karamsarlık için “Sesi olmayan, sessiz bir histir.” demişti. 1898 yılında daha 15 yaşındayken çekildiği bir fotoğrafa bakarak Halil’in bu sözlerini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben onu, hep bu silik fotoğraftaki sessiz ve umutlu haliyle hatırlıyorum. Sessizliği ve incinmiş bir hali üzerinde taşıyan bu elemli adam bir tek kendini Mey Ziyade’ye böyle açıyordu. Yaralarını onunla kapatmaya çalışırken aslında kendisinde yeni yaralar açıyordu ama bunun farkında değildi. Amerika’da kendine yaptığı stüdyoda çalışıp resimler yaparken kalabalığın arasında kalmaktan şikâyet ediyor, bu kalabalık arasında yaşadığı yalnızlık acısının ve zulmün kimseler tarafından görülmediğinden dert yanıyordu. Huzuru arayan şair dostum bunu Mey Ziyade’de bulmayı denemişti. Mey Hanım’ın evlenmesi bile bu mektupların önünü kesememişti. Birbiri ardına gelen ve giden mektuplar onları ruh olarak birbirine yaklaştırıyordu. Ben Kestirme Yollara Başvuran Birisi Değilim Halil, Mey’i hiç görmedi. Mey, onun için hep peçesi yüzünde bir kadın olarak kaldı. Sadece rüyalarında gördüğü mey Halil’de kâh gerçeklik oldu kâh hayal. 1920 yılının son günlerinde 3 Kasım’da Mey hanıma yazdığı bir mektupta Halil içini kaplayan bir umutla soru soruyordu ona “Benim haçımı bir günlüğüne taşır mısın?” Lübnan’ın kavurucu sıcağında defalarca sorduğu bir soruydu bu. Ben, bunun aramızda bir nevi şifre olduğunu düşünüp yıllarca kimseye sormamış, söylememiştim. Peki, Halil bu soruyu Mey’e sordu diye kızdım mı? İlk anda belki kızmış ya da kırılmış olabilirim. Ama Halil için Mey’in ne anlama geldiğini anlayınca kırıklığım, kırgınlığım yerini tebessüme bırakmıştı. Neticede Halil benden kilometrelerce uzakta ve yalnızdı. Yabancı insanlar arasında yabancı olmanın, kendi insanları arasında yabancı olmaktan daha kolay olduğunu da biliyordu. Bir keresinde her şeyi güç yollardan bulmamasını ona salık verince bana şunu söylemişti “Ben kestirme yollara başvuran birisi değilim; delilikte ve kederde bile takip edilecek bir yol olmalıdır.” Yusuf, Mutlu musun? Halil, her haliyle, duruşuyla farklıydı. Yusuf Howayek’e Bostan’dan -1911 yılıydı sanıyorum- bir mektup göndermişti. Yusuf mektubu okumuştu ve son cümlesini sayıklayıp duruyordu. “Ne oluyor sana Yusuf? Kendi kendine mi konuşuyorsun?” dediğimde bana da bu cümleleri söyledi. Ve sonraki birkaç gün ben de o cümleleri sayıkladım, kim bilir belki Halil bana da söylüyordur diye: “Nasılsın Yusuf? Her gün yürüdüğün yolların her iki tarafında da karşılaştığın insandan hayaletlerin arasında mutlu musun?” Evet, Yusuf da ben de mutlu değildim. Tıpkı Mey, saçlarını kestirince bunu Halil’e yazdığında onun mutsuz olması gibi, biz de mutlu değildik. O zaman Mey’e de “Demek saçlarınızı kestirdiniz. O siyah dalgalı perçemleri kestirdiniz. Ne diyebilirim ki? Bütün makaslar ayıplanmalıysa ne diyebilirim ki?” demişti. Sahte Medeniyet Mukaddes olan şeylere, ellerini önce ateşle yıkamadan dokunanlardan olmayan bu adam 10 Nisan 1931 yılında umutlarla gittiği New York’ta öldü. Bir keresinde Mihail Nuayme’ye 1922 yılında Boston’dan yazdığı bir mektupta “Bu sahte medeniyetin ruhlarımızı bağlayan ipleri kopma derecesinde sıkılmış durumda. Bunlar kopmadan çıkıp gitmemiz lâzım.” diyordu. Yine 1922 yılında Mihail’e New York’tan bir mektup daha yollamıştı ve şehri düzenbaz olarak tanımlamıştı. Diyordu ki “Bu düzenbaz şehre vardığımdan beri, dünyevî muammalarla dolu bir cehennemin içinde yaşadığımı hissetmekteyim.” Halil, her zaman dönmek, o lanetli ülkeden ve medeniyetten çıkıp gitmek istiyordu. Aklında da hep Lübnan vardı. Ama olmadı, o medeniyet herkese yaptığını yaptı ve Halil’i de yuttu. Vefatından sonra vasiyeti gereği onu ülkesine getirdiler ve doğduğu topraklara verdik bu eski dorumuzu, arkadaşımızı. Şimdi sizler onun mektuplarını okurken tüm bu anlattıklarımı hafızanızın bir kenarına not edin ve Halil’i yeniden düşünün. Ressamlığını, şairliğini, düşünce adamlığını göz önüne alın ama ülkesini, doğu topraklarına olan özlemini, Mey Hanımda bulduğu gerçekleri unutmadan bunu yapın. (Davut BAYRAKLI)
Sevdiği kadından, sevdiği şehirden, sevdiği hayattan uzakta yaşayan bi adam ve sevdiklerine karşı duygularını mektuplara, şiirlere döküşünün hayat bulan halidir bu kitap. (Kod adı : Kabadayı)
Kitabın Yazarı Halil Cibran Kimdir?
Cibran, 1883 yılında Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı'nda Maruni bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi ve kardeşleriyle 1895'de ABD'ye göç etti. Annesi terzi olarak çalışırken Boston şehrinde bir okula başladı. Cibran'ın yaratıcılığını fark eden öğretmeni Cibran'ı fotoğrafçı ve yayıncı F. Holland Day'le tanıştırdı. Gibran, Beyrut'taki Collège de la Sagesse'e kaydolmak için on beş yaşında ailesi tarafından memleketine geri gönderildi.
1904'te, Cibran'ın çizimleri ilk kez Boston'daki Day's stüdyosunda sergilendi ve Arapça ilk kitabı 1905'te New York'ta yayımlandı. Cibran, yeni tanıştığı hayırsever Mary Haskell'in mali yardımıyla 1908'den 1910'a kadar Paris'te sanat okudu. Oradayken, Jön Türk Devrimi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda isyanı destekleyen Suriyeli siyasi düşünürlerle tanıştı; Gibran'ın aynı fikirleri ve aynı zamanda antiklerikalizmi dile getiren bazı yazıları, sonunda Osmanlı yetkilileri tarafından yasaklanacaktı.
Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir.
Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır.
Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan Nebi adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. El Mustafa adındaki bir kahinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar kitabın kendisini oluşturmaktadır. Cibran'ın bu kitapta El Mustafa isimli şahsa verdiği bu isimle peygamber Hz. Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler vardır. Fakat kitaptaki metinler çoğunlukla Matta'ya göre İncil'in 5. bölümünde yer alan İsa'nın Dağdaki Vaaz'ıyla içerik ve üslup açısından benzerlik ve paralellik gösterir. Yazarın İnsanoğlu İsa adlı kitabındaki çalışmalar da dikkate alınırsa El Mustafa'nın Meryemoğlu İsa Mesih olabileceği iddiaları daha da güç kazanmaktadır. Ermişin Bahçesi Halil Cibran'ın Ermiş kitabının devamı niteliğindedir. Türkçeye çevirisi R.Tanju Sirmen tarafından yapılmıştır. Yayın yılı 1999.
Halil Cibran Kitapları - Eserleri
- Ermiş
- Fırtınalar
- Ermişin Bahçesi
- Asi Ruhlar
- Kum ve Köpük
- Aforizmalar
- Vadinin Perileri
- Rüzgar Gülü
- Gönlün Sırları
- Bilgelik Kitabı
- Bütün Eserleri - 2
- Bütün Eserleri - 1
- İnsanlık Yalnızlığında Oturur
- Umutsuz Aşık
- Bilgelik ve Erdem
- Bir Gözyaşı ve Bir Tebessüm
- Mezarlar Ne Söyler?
- Haberci
- Aşk Mektupları
- Meczup
- Bir Ozanın Ölümü Onun Yaşamıdır
- Gezgin
- Kendimle Konuşmalar
- İnsanoğlu İsa
- Lazarus ve Sevgilisi
- Dost Mektupları
- Sevgili Ermiş
- Kabuklar ve Özler
- Yeryüzü Tanrıları
- Cibran Neden Evine Gidemedi?
- Ermiş - Gezgin
- Gece ile Sabah Arasında
- Usta'nın Sesi
- Derin Akıl ve Derin Yürek
- Bütün Eserleri
- Öz
- Kırık Kanatlar
- Musiki
- Sus Kalbim
- Ben Bir Sisim
- Kum ve Köpük - Avare
- Şeytan
- Seçme Eserleri
- Medcezir
- Cibran'ca 3: Şeytan - Deli
- Kafir Halil
- Reenkarnasyon Öyküleri
- Gavur Halil - Deli
- Felsefi Öyküler
- Halil Cibran Seti
- Bütün Şiirler ve Şiirsel Yazılar
- Şairin Ölümü Hayatıdır
- من به خوشبختی شما اهمیت می دهم
- Vadinin Perileri
Halil Cibran Alıntıları - Sözleri
- Binlerce ifadeye ev sahipliği yapan bir yüz de gördüm, kalıptan çıkmış gibi tek bir ifade barındıran yüz de. (Meczup)
- Biz çok ekeriz, biçtiğimiz ise hiçtir . (Vadinin Perileri)
- "Yalnızlığımın ötesinde başka bir yalnızlık var içimde ve orada oturan için benim tek başınalığım kalabalık bir pazar yeridir ve sessizliğim seslerin bir karmaşasıdır." (İnsanlık Yalnızlığında Oturur)
- Bunlar kelimelere dökülenlerdi. Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı. Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı… (Ermiş - Gezgin)
- Fırtınalar ve karlar çiçekleri öldürebilir fakat çiçek tohumlarını öldüremezler. (Mezarlar Ne Söyler?)
- - Nereye ilkbaharım, nereye? (İnsanoğlu İsa)
- Dün, hayat dairesinde kararsızca dalgalanan bir zerreymişim gibi gelirdi bana. Oysa bugün, çok iyi biliyorum ki o dairenin kendisiyim. Ve düzenli zerreleriyle hayat, bütünüyle bende devinmektedir. (Ben Bir Sisim)
- Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir? (Derin Akıl ve Derin Yürek)
- “Bir kadını anlayabilecek veya bir dahiyi açıklayabilecek veya bilimin sırrını çözümleyebilecek biri işte o kişidir, güzel bir düşten uyanıp, bir kahvaltı sofrasına oturan.” (Kum ve Köpük)
- "Acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir." (Bilgelik Kitabı)
- Delillerimi dinleyin. Acımayın, fakat adaletli olun. Çünkü şefkat zayıf günahkarlar içindir. Adaletse masum insanların isteğidir. (Gavur Halil - Deli)
- Bu, ölümün pençeleri arasındayken hayata döndüğünü hisseden bir insanın, ümitsizliğe düştükten sonra ümitlenen kişinin bakışıydı. (Kafir Halil)
- Bizler bu dünyaya aşağılık birer sürgün olarak gelmedik. Aksine hayatın güzelliklerini, gizemlerini öğrenmek, ölümsüz evrensel ruha ibadet etmek ve bedenlerimizin sırlarını araştırmak için cahil birer çocuk olarak geldik. (Mezarlar Ne Söyler?)
- "Her birimizin bir yerlerde mutlaka dinlenecek bir yerleri olmalı, sevgili Mary. Benim ruhumun dinlenme yeri, içinde senin üzerine edindiğim bilginin yaşadığı güzel bir koruluk." (Sevgili Ermiş)
- Cehalet ise bir zencinin teninden daha siyahtır. Sizler,zulüm ve zorbalığa tamamen teslim olmuşsunuz. (Asi Ruhlar)
- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.. (Halil Cibran Seti)
- "Hatırlamada mesafeler yoktur; sadece farkında olmadan ne sesinin ne de gözlerinin daraltacağı bir uçurum vardır." (Bütün Eserleri - 1)
- Bilmez misin ki ruhun, hayalinde aşamayacağı hiçbir uzaklık yoktur? Ve bu uzaklığı aştığın zaman ruh bir uyuma kavuşur. (Ermişin Bahçesi)
- *İnsanın hayal gücü ile hedefledikleri arasında bir uçurum vardır. Ve bu uçurum ancak tutkuyla aşılabilir. (Bütün Eserleri - 1)
- " Ne kadar yaşam eder bu para! " (Rüzgar Gülü)
Yorumlar
0 yorum