Kitap Künyesi
Yazar: İdris Küçükömer
Yayın Evi: Profil Yayıncılık
İSBN: 9789759962258
Sayfa Sayısı: 256
--reklam--
Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
'Türkiye'de sağ sol, sol da sağdır. Türkiye'nin "solcuları" gericidir. Türkiye'nin ilericileri "sağ" cenahta görülen geniş İslamcı halk kitleleridir.'
İlk kez yayınlandığı 1969 yılında bütün siyasi kavramları altüst eden ve şok etkisi yaratan Düzenin Yabancılaşması, ilerici-gerici, sağ-sol denkleminin yerlerini değiştirmişti. İdris Küçükömer'e göre Türkiye'nin solcuları gericiydi ve halkı yönetilecek koyun olarak görüyordu. Türkiye'nin ilericileri ise sağ cenahta görülen muhafazakâr, geniş İslamcı halk kitleleriydi.
Küçükömer dönemin aydınlarının aksine 1960 anayasasını ve Milli Güvenlik Kurulu'nu antidemokratik buluyordu. Kurtuluş Savaşı antiemperyalist değildi, sadece bir Türk-Yunan savaşıydı. Kimsenin söylemeye bile cesaret edemediği fikirlerinden dolayı İdris Küçükömer maalesef büyük bir ambargoya maruz kaldı, yok sayıldı.
Aradan geçen 40 yıla rağmen fikirleri hâlâ ilk günkü tazeliğini koruyan ve tartışılan Küçükömer ciddi bir övgüyü hak ediyor. Düzenin Yabancılaşması Türkiye'nin meselelerine kafa yoran herkesin okuması ve üzerinde düşünmesi gereken bir başyapıt.
--reklam--
Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması Alıntıları - Sözleri
- CHP’nin yurt sorunlarını çözmekte, sözünü çok ettiği bir de metot anlayışı vardır: Pragmatik metot. Bu ad, Anglosakson dünyasından ithal edilmişti. Fakat bürokrat tutuma uyan bir biçimde ele alınmaktadır. Ve şöyle denilmektedir: “Biz yurdun ihtiyacında olduğu şeyleri arayacağız ve gerekeni gerektiğinde o zaman yapacağız”. Burada mesele, pragmatik metodun tenkidi değil, bürokratın kuşkulu, denge arayan tutumudur. Yani gerektiğinde sosyalistleri öldüreceksin, süreceksin, gerektiğinde uluslararası sosyalist kongrelere katılmak isteyeceksin (İttihat ve Terakki’de olduğu gibi); gerektiğinde denge için yukarı kademelerdeki bazı bürokratlara komünist partisi dahi kurduracaksın (1920); sırasında liberal, sırasında devletçi, vs. olacaksın. Köy Enstitüleri’ni kuracaksın, sonra yıkacaksın ve zamanı gelince tekrar savunacaksın. Yabancı sermayeyi kabul edeceksin sonra karşısına çıkacaksın, sonra konsorsiyumu kabul edeceksin. Bugün azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerle ilişkileri ve meseleleri üzerinde oldukça aydınlık bir durum olduğu halde, devrimci denilen CHP’nin devrimci bir teorisi yoktur. Bu olmadan, meselelerimizi çözmek için pragmatik metodu esas almakla nereye varllabilir? Türkiye’de hâlâ karacahilin mutlak miktarı artarken, hâlâ evlerde yakıt olarak %20 civarında tezek kullanılırken, hala karasaban miktarı artarken (İkinci 5 Yıllık Plan), hala her yıl kızamık gibi bir hastalıktan 10-15 bin çocuk ölürken pragmatik metotla nereye gideceksiniz? Batılılaşma adına nereye geldik?
- Tarihi oyunu anlayanlar, yerlerini tayin ettikçe ve oyundan sıyrıldıkça, tarih ırmağının düzgün değilse bile duru ve ileri akması olanakları doğacaktır.
- Ama ne var ki, Mustafa Kemal’in de düzenleyebileceği ve düzenleyemeyeceği şeyler vardır: Fethi Bey arkadaşları ile parti teşkilatı için seyahate çıkar. Ve daha ilk merhalede, her şey allak bullak olur. Mesela ilk merhale olan İzmir’de, “Fethi Bey geliyor” diye yer yerinden oynar. Daha sekiz yıl önce başta Mustafa Kemal’in kumandasında düşmandan kurtarılan İzmir’de halk dalga dalga Fethi Bey’in, neredeyse ayaklarına kapanır, haykırırlar: ----Kurtar bizi, kurtar! Hatta bu karışıklıkta bir polis kurşunu ile vurulan bir yavruyu kucağına alan yaşlı bir baba, bu kurbanı getirir, Fethi Bey’in ayaklarına serer: -Bu ilk kurbanımız, ama daha kurbanlar lazımsa vereceğiz, fakat bizi kurtar! diye inler. Meydanda gözyaşı selleri çağlar. Her tarafta birtakım resimler yırtılır, parçalanır.. Halbuki Fethi Bey, halk için bilinmeyen bir adamdır. Ve sonra, kim, kimi, kimden kurtaracaktı? Bu İzmir, daha sekiz yıl evvel, düşman işgalinden kurtarılmadı mı? Ve bu şehri kurtaranlar, şimdi bu halkın: -Bizi onlardan kurtar, dedikleri değiller mi? O halde sekiz sene içinde ne oldu? Bu gözyaşları, bu kurbanlar niçin?
- Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl adlı ilginç kitabında, kendisinin yer aldığı Devrim denilen hareket içinde bürokratların yalnızlığını itiraf etmektedir. Karaosmanoğlu, eğer devrimci bir-iki lidere bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu belirtmiştir. 'Devrimleri Koruma' sloganı da aslında bu yalnızlık korkusundan ortaya çıkmıştı. Devrim denilen şeyler kime karşı korunacaktı? Neden devrimlerin korunması gençliğe bırakılmıştı? Halk nerede idi, köylü efendimiz nerede idi? Devrimler, kimler için korunacaktı? Bu sorular şimdi ısrarla sorulmalıdır bence.
- 1908 Meşrutiyeti ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, imparatorluğa hâkim olmuştu. Devlet cemiyetin eline geçmişti. Fakat Osmanlı Devleti’ni ele geçirmek, toplumu ele geçirmek değildi. Oysa onlar toplumu, daha doğrusu halkı elde edeceklerine, devleti elde etmek istemekteydiler ve bu yoldan elde edilen ya da kapılan devlet, kurtarılabilir sanılıyordu. Devletin toplumda (hiç değilse bazı sınıflarla) organik bütünlüğü olmaksızın kuvvetli olamayacağını, kurtulamayacağını göremeyen Osmanlı bürokratı, devlet gücünün temelini de anlayamayacaktı. Türkiye’nin politik eliti böyleydi ve hep böyle kaldı. Sıçranarak elde edilen iktidar nispi bir yalnızlığa mahkümdu. Fakat geçici de olsa sıçranarak iktidar kapılabiliyordu da.
- Türkiye'nin solcuları gericidir. Üretim güçlerinin gelişmesinden yana değillerdir, tek merkezli, yukardan aşağı otoriter bir örgütlenmenin savunucusudurlar. Halkı yönetilecek sürü olarak görürler.
- (...) Millî savunmalar da Amerika standartlarına uydurulmaya çalışılınca ne olacaktı? Orduların giyiminden silahına kadar yapılan harcamalarla Amerikan tulumbaları, devamlı olarak Amerika lehine çalışacaktı. Eğitim sistemi de sözünü ettiğimiz tulumbanın bir parçası olarak onunla tamamlaştırılacaktı. Bütün bunlar kapitalizmin işleyişini bilenler için görülmesi güç şeyler değildi. Fakat Türkiye’de bunları anlatma ortamının yaratılmasına, CHP bürokratları engel oldular. Anlatmaya çalışan bir azınlığın ise canına okundu. Evet, Kurtuluş Savaşı’na rağmen, neden tekrar bağımlı hale geldiğimizin açıkça iddia edildiği bir duruma geldik dayandık?
--reklam--
Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Düzenin Yabancılaşması ve Hangi Kesim Sağ, Hangi Kesim Sol?: 1960’lı yıllarda entelektüellerin gündemini meşgul eden en önemli tartışma konusu, ‘toplumsal yapı’ ve özellikle Osmanlı’nın üretim biçimi üzerine meselelerdi. 1961 Anayasa’sının sağladığı göreli demokratik ortam, sosyalizmin öne çıkmasını ve devrim stratejileri açısından Osmanlı’nın toplumsal yapısının nasıl tanımlanması gerektiğini ve bu çerçevede, feodalite-Asya tipi üretim tarzı dikotomisinin, entelektüellerin temel ilgi alanı haline gelmesini sağlıyordu. İktisatçı ve sosyolog kimliğiyle öne çıkan İdris Küçükömer, 1969 yılında yayımladığı Düzenin Yabancılaşması isimli kitabıyla tartışmaya katılarak, Osmanlı toplumsal yapısının Asya tipi üretim tarzına daha yakın olduğunu savunuyordu. Sencer Divitçioğlu ve Selahattin Hilav’la birlikte aynı tezi savunmakla beraber, Osmanlı’dan beri süregelen ve Cumhuriyet’e de intikal eden siyasal yapıya dair oldukça farklı ve şaşırtıcı tezler ileri sürüyordu. Bu tezlerin en önemlisi ise Türkiye’de esasen ‘solcu’ olarak adlandırılan partilerin ya da oluşumların ‘sağcı’, ‘sağcı’ olarak tanımlanan partilerin ise ‘solcu’ olduklarını iddia etmesiydi. Küçükömer 1969 yılında yayımladığı Düzenin yabancılaşması adlı kitabında ileri sürdüğü tezine göre, ‘Yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı Halk cephesine dayanan: Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadı, Hürriyet ve İtilaf, İkinci Grup(Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde) ,Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve devamında gelebilecek parti ya da akımlar ‘sol yan’ ı oluşturuyordu. Buna mukabil bilinenin aksine, Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden: Jön Türklerin Terakki ve İttihat kanadı, İttihat ve Terakki(önce cemiyet sonra fırka), Birinci Grup(Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde), C.H.Fırkası(Partisi), C.H.P-M.B. K.(Milli Birlik Komitesi), C.H.P( Ortanın Solu) ve devamında gelen parti ya da gruplar ise ‘sağ yan’ı oluşturuyordu. Küçükömer’in tezi dönemine göre oldukça kışkırtıcıydı ve bilinen ezberleri tersine çeviriyordu. Sol yan olarak tanımlanan kesimin temel özelliği halka dayanması ve halktan kopuk olmamasıydı. Sağ yan olarak ifade edilen kesimin temel özeliği ise devleti kurtarmaktı ve bu cenah Batıcı-laik bürokratik geleneğin temsilcileriydiler. Küçükömer, halktan kopuk ve halka yabancılaşmış bir partinin (CHP), iddia edildiği gibi solcu olamayacağını, bilakis devleti kurtarma ve bürokrasiye dayanma gibi temel özelikleri itibariyle ancak sağcı olabileceğini iddia ediyordu. Bugünkü entelektüel çevrelerde de Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması kitabı hala tartışılıyor ve güncelliğini koruyor. Üstelik entelektüel çevrelerdeki tartışmalardan ayrı olarak, güncel siyasi kutuplaşmalara ve cari siyasete bakıldığında Küçükömer’in tezlerinin güncelliğini koruduğu görülüyor. Sol bir parti olduğunu sürekli olarak ileri süren CHP’nin, halen halka uzak oluşu ve belirli çevreler dışında geniş halk kesimlerinden oy alamaması, seçkinlerin ve halka uzak Batıcı-laiklerin partisi olduğu iddiasının ajitatif bir iddia olmadığını güçlendiriyor. Buna mukabil Küçükömer’in ‘sağ yan’ diye tanımladığı gelenekten gelen ve ‘Doğucu-İslamcı halk cephesine dayanan’ Adalet ve Kalkınma Partisi halkın yarıya yakın bir kısmının teveccühüne mazhar olmuş görünüyor. Bu çerçevede Küçükömer’in tezlerinin en azından belirli bir gerçekçiliğinin olduğu ve Türkiye toplumunun temel politik konumlanış itibariyle(küçük partileri saymazsak) 1960’lı yıllardan bu yana pek değişmediğini söyleyebiliriz. İdris Küçükömer’in gerçekçi analizlerinin en önemlilerinden birisi de, 1961 Anayasa’sına kuşkuyla bakması ve gerici ve antidemokratik bir anayasa olarak nitelemesidir. Siyasal iktidarların icraatlarının denetlenmesi amacıyla Anayasa Mahkemesi gibi dengeli demokrasiyi amaçlayan kurumların kurulması, sendikaların, üniversitelerin daha özerk bir yapıya kavuşturulması vb reformlarla göreli demokratik bir düzen oluşturulsa bile askeri vesayet kurumsallaştırıldığı için, 1961 Anayasa’sının antidemokratik niteliği öne çıkmaktadır. Seçilmiş bir siyasal iktidarın askeri darbeyle devrilmiş olması demokrasini özüne aykırıdır. Dönemin siyasal iktidarı olan Adalet Partisi’nin antidemokratik bir yöne doğru savrulduğu teslim edilse bile askeri darbeyle devrilmiş olması kabul edilemez. Küçükömer,1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu’nun antidemokratik niteliğini özellikle vurgular. Sivil iradeyi askeri güce mecbur kılan ve askeri vesayeti kurumsallaştıran 1960 İhtilali’nin OYAK gibi kuruluşlarla yürürlükteki düzene uyumlu hale geldiğini belirtir. İdris Küçükömer’in üzerinde durulmayı hak eden başka bir önemli iddiası da, Türk halkının demokratik yaşamı seçebilmesinin önünde genetik engeller olabileceği yönündedir. Yüzyıllar boyu ‘tebaa ve kul’ olarak yaşamış ve merkezi devlete tabi olmuş insanlarla demokratik bir düzenin tesisi edilebilmesinin oldukça zor olacağını imler. Üstelik ‘sivil toplum’dan yoksun olunmasının da demokratik düzen yolunda büyük bir eksiklik olduğunu vurgular. Ceberut devlet karşısında vatandaşı koruyacak ve denge unsuru olabilecek sivil toplumun yokluğunun büyük bir handikap olduğunu vurgular. İdris Küçükömer kışkırtıcı tezlerini ileri sürerken, üretim güçlerinin gelişmesini sağlayan kesimlerin gerçek anlamda ilerici olabileceğini belirtiyordu. Tarihin itici gücünü üretim güçlerinin gelişmesi sağlayan toplumsal kesimlerin oluşturduğunu iddia ediyordu. Bu anlamda bürokratik vesayeti temsil eden ve devleti koruma dürtüsüyle hareket eden kesimlerin gerçek anlamda gerici olduğunu vurguluyordu. Günümüze bakıldığında, Marxist bakış açısı reel sosyalizmin iflasından sonra terk edildiği için, üretim güçleri kavramı geçerliliğini yitirmiştir. Bu anlama gelmek üzere, ülkeyi büyük bir şantiyeye çeviren, duble yollar yapan ve tek başına hükümet etmenin avantajlarını kullanan siyasal iktidar ülkeyi kalkındırdığı iddiasıyla halk nazarında büyük bir destek bulmaktadır. Buna mukabil demokrasi ve insan hakları bağlamında ülkenin hiç de aydınlık günlere doğru ilerlemediği bilakis her geçen gün antidemokratik niteliği gittikçe artan siyasal iktidarın tasarruflarına maruz kalındığı gözükmektedir. Liberal siyasi düşünceyi savunan entelektüeller, siyasal iktidarın gidişatı hakkında 2011 yılına kadar neredeyse İdris Küçükömer’in tezleriyle birebir örtüşen düşüncelere sahiplerdi. 2011 yılından sonra, iktidarın muhalefet cephesini tamamen sindirmeye yönelik adımlarından sonra ‘Doğucu-İslamcı’ kesimin gerçek anlamda demokrasiyi istemediklerini anlamaya başladılar. Demokrasinin araç olarak telakki edildiğini idrak eden liberal kesim artık iktidarı kıyasıya eleştiriyor. Dolayısıyla İslamcı kesimin mutlak anlamda ilerici olduğunu iddia etmek artık neredeyse imkânsızdır. Muhalefete en küçük tahammülü bile olmayan, basını, entelektüelleri sindiren ve iktidar olmayı ikbal peşinde koşmak olarak telakki eden İslamcı cephe Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almıştır ve artık ayak bağıdır. Sonuç itibariyle Küçükömer’in CHP ve geleneğine dair iddiaları büyük ölçüde geçerliliğini korurken, İslamcı kesime dair iddiaları ise geçerliliğini yitirmiştir. CHP geleneğinin gerçek anlamda solcu olmadığı devletçi reflekslerinin günümüzde hala devam ettiğinden anlaşılmaktadır. İslamcı kesime dair düşünceleri ise, bu kesimin gittikçe otoriterleşen ve toplum üzerinde muhafazakâr tahakküm kurmak istemesinden bahisle artık yanlışlanmıştır. Buna rağmen Küçükömer’in tarihsel çözümlemeleri ve Türkiye tarihini gerçekçi bir biçimde okuması nedeniyle değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. İktisatçı ve sosyolog gözüyle yaptığı çözümlemeler, kışkırtıcı tezi nedeniyle yüzeysel değerlendirilse de, daha detaylı okumalarda ufuk açıcı yorumları sosyal bilimcileri aydınlatacaktır (Hasan Hüseyin AKKAŞ)
Bilenler bilir, zaman zaman okuduğum kitaplar hakkında birkaç kelam eder, öyle paylaşırım. Lakin öyle kitaplar vardır ki her satırı altı çizilesi, her paragrafı üzerinde derin derin düşünülesidir. Gerek tespitleri, gerekse de analizleriyle düşün dünyanıza yeni bir yön verir. Belki de çoğunu bildiğiniz halde, zihninizde dağınık bir şekilde depolanmış bilgilerinize çekidüzen getirir. İşte bu da onlardan biri. 1935 Giresun doğumlu, iktisat profesörü, yakın tarihin ekonomik, sosyal ve siyasi meselelerine dair eserler kaleme alan İdris Küçükömer, önce Batılı kapitalist düzenin nasıl kurulduğunu, temel dinamikleri tamamen farklı olan doğuda nasıl algılanıp, taklit edilmeye çalışıldığını anlatıyor aslında. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, "Batılılaşma" anlamında düzenin nasıl yabancılaştırıldığının derin bir analizi... Günümüz siyaset anlayışının zihin kodlarını da bulabileceğiniz bu hacmi küçük ama tesiri büyük çalışmayı gözardı etmeyin derim. Keyifli okumalar. (Sıtkı Öztürk)
- "Feodal düzende toprak hakimiyeti, kapitalist düzende sermayenin hakimiyetine dönüşmüştür." - "Üretim ilişkileri, yeni bir gücün ortaya çıkmasını devamlı olarak engelleyebilmektedir." Çünkü toplumda egemen olan ekonomik güce sahip bu güç (otonomi) hukuki, askeri, siyasi vs. kurumları şekillendirerek bunlar aracılığıyla çıkar sağlayıp rakiplerinin önünü kesebilir. (politik otonomi) - Cumhuriyetin baskısından halkın kendisini savunacağı tek cephe, İslamcı cephe, içe dönük ve kapalı olmaya itilmiştir. - Osmanlı'nın Batı'dan aldığı her yenilikte, kapitalizmin ve kapitalist yaşam tarzının izleri vardı. Kız kulesindeki sepetin içindeki yılan gibi. (Tuncay Günaydın)
--reklam--
Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması PDF indirme linki var mı?
--reklam--
İdris Küçükömer - Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı İdris Küçükömer Kimdir?
Türk iktisatçı ve düşünür. Türkiye'de sağ ve sol kavramlarının ters oturduğunu, CHP'nin aslında sağ bir parti olduğunu iddia etmesi ile ünlenmiştir.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğrenim gördü. Aynı fakültede doktorasını tamamladı, daha sonra da doçent oldu. Fakülte kurulunun profesörlüğe yükseltilmesi için aldığı karar,üniversite senatosunca onaylanmadı. Bunun üzerine Danıştay'da açtığı davayı kazanmasına karşın, profesörlüğüne ilişkin kararname 10 Yıllık bir gecikme ile ancak 1976'da yürürlüğe girdi.
1960 sonrasındaYön'de yazdığı yazılarla tanındı. NAt Dergisi'ndeki yazıları tartışma yarattı.Milliyet gazetesindeki açık oturumlarda dönemin yerleşik yargılarını sorguladı. Sonra 1973'de on yıllık bir suskunluğa büründü ve daha sonra Yeni Gündem yazılarıyla tekrar ortaya çıktı.
Küçükömer'in ileri sürdüğü en önemli görüş, Türkiye’de devletin despotik niteliğinin sivil toplumun gelişmesi önünde duran en büyük engellerden biri olduğudur. Başta Sencer Divitçioğlu ve Selahattin Hilav olmak üzere bazı aydınlarla birlikte Türkiye'nin toplumsal tarihine ilişkin çözümlemelerinde Asya Tip Üretim Tarzı (ATÜT) kuramını gündeme getiren Küçükömer, Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) yönetim ve bilim kurullarında görev aldı. Birçok yapıtı bulunan İdris Küçükömer ölümünden kısa bir süre önce Sosyal Demokrasi Partisi'ne üye olmuştu.
--reklam--
İdris Küçükömer Kitapları - Eserleri
- Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması
- Cuntacılıktan Sivil Topluma
- İdris Küçükömer'le Türkiye Üstüne Tartışmalar
- Halk Demokrasi İstiyor mu?
- Sivil Toplum Yazıları
- Anılar ve Düşünceler
--reklam--
İdris Küçükömer Alıntıları - Sözleri
- 1961 baharında Maliye Bakanlığında bir MBK üyesi uzmanlar,subaylar önünde,dış ticaretle ilgili tedbirler üzerinde konuşuluyor du.Tavsiye edilen tedbirler için zamanın Ticaret Bakanı Baydur;'' ''Bu tedbirleri bizde almak isteriz fakat tüccarlar kuvvetlidir.biz bu tedbirleri alırsak, onlar cemal paşaya giderler ve tedbirlere engel olurlar''demişti. Kısacası, sosyal sistemimize gerçekte hakim olanlar 27 mayısçıları da değişik yollardan kontrole girmişlerdi. (Cuntacılıktan Sivil Topluma)
- Türkiye kusurların fazilet diye yutturulduğu bir ülkedir. (Cuntacılıktan Sivil Topluma)
- 1908 Meşrutiyeti ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, imparatorluğa hâkim olmuştu. Devlet cemiyetin eline geçmişti. Fakat Osmanlı Devleti’ni ele geçirmek, toplumu ele geçirmek değildi. Oysa onlar toplumu, daha doğrusu halkı elde edeceklerine, devleti elde etmek istemekteydiler ve bu yoldan elde edilen ya da kapılan devlet, kurtarılabilir sanılıyordu. Devletin toplumda (hiç değilse bazı sınıflarla) organik bütünlüğü olmaksızın kuvvetli olamayacağını, kurtulamayacağını göremeyen Osmanlı bürokratı, devlet gücünün temelini de anlayamayacaktı. Türkiye’nin politik eliti böyleydi ve hep böyle kaldı. Sıçranarak elde edilen iktidar nispi bir yalnızlığa mahkümdu. Fakat geçici de olsa sıçranarak iktidar kapılabiliyordu da. (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- Ben de derim ki, Menderesin asılmasında, sosyal sistem içinde önemli rol oynayan ithalat ve ihracat tacirlerinin bu rollerini tekrarlamamaları için, bu kaçakçı kesim devletleştirilmelidir. Devletleştirme, dış borçları azaltacagi gibi,uluslararası sömürülmenin büyük kapısını da kapatacaktır. (Cuntacılıktan Sivil Topluma)
- Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl adlı ilginç kitabında, kendisinin yer aldığı Devrim denilen hareket içinde bürokratların yalnızlığını itiraf etmektedir. Karaosmanoğlu, eğer devrimci bir-iki lidere bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu belirtmiştir. 'Devrimleri Koruma' sloganı da aslında bu yalnızlık korkusundan ortaya çıkmıştı. Devrim denilen şeyler kime karşı korunacaktı? Neden devrimlerin korunması gençliğe bırakılmıştı? Halk nerede idi, köylü efendimiz nerede idi? Devrimler, kimler için korunacaktı? Bu sorular şimdi ısrarla sorulmalıdır bence. (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- Türkiye'nin solcuları gericidir. Üretim güçlerinin gelişmesinden yana değillerdir, tek merkezli, yukardan aşağı otoriter bir örgütlenmenin savunucusudurlar. Halkı yönetilecek sürü olarak görürler. (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- Mevcut sisteme dokunmayan politika muhafazakardır; sistemde imtiyaz ve tekelleri temizlemek isteyen politika liberaldir;sistemde daha şumüllü değişiklik amacı güden ise sosyalisttir (Cuntacılıktan Sivil Topluma)
- CHP’nin yurt sorunlarını çözmekte, sözünü çok ettiği bir de metot anlayışı vardır: Pragmatik metot. Bu ad, Anglosakson dünyasından ithal edilmişti. Fakat bürokrat tutuma uyan bir biçimde ele alınmaktadır. Ve şöyle denilmektedir: “Biz yurdun ihtiyacında olduğu şeyleri arayacağız ve gerekeni gerektiğinde o zaman yapacağız”. Burada mesele, pragmatik metodun tenkidi değil, bürokratın kuşkulu, denge arayan tutumudur. Yani gerektiğinde sosyalistleri öldüreceksin, süreceksin, gerektiğinde uluslararası sosyalist kongrelere katılmak isteyeceksin (İttihat ve Terakki’de olduğu gibi); gerektiğinde denge için yukarı kademelerdeki bazı bürokratlara komünist partisi dahi kurduracaksın (1920); sırasında liberal, sırasında devletçi, vs. olacaksın. Köy Enstitüleri’ni kuracaksın, sonra yıkacaksın ve zamanı gelince tekrar savunacaksın. Yabancı sermayeyi kabul edeceksin sonra karşısına çıkacaksın, sonra konsorsiyumu kabul edeceksin. Bugün azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerle ilişkileri ve meseleleri üzerinde oldukça aydınlık bir durum olduğu halde, devrimci denilen CHP’nin devrimci bir teorisi yoktur. Bu olmadan, meselelerimizi çözmek için pragmatik metodu esas almakla nereye varllabilir? Türkiye’de hâlâ karacahilin mutlak miktarı artarken, hâlâ evlerde yakıt olarak %20 civarında tezek kullanılırken, hala karasaban miktarı artarken (İkinci 5 Yıllık Plan), hala her yıl kızamık gibi bir hastalıktan 10-15 bin çocuk ölürken pragmatik metotla nereye gideceksiniz? Batılılaşma adına nereye geldik? (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- Tarihi oyunu anlayanlar, yerlerini tayin ettikçe ve oyundan sıyrıldıkça, tarih ırmağının düzgün değilse bile duru ve ileri akması olanakları doğacaktır. (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- (...) Millî savunmalar da Amerika standartlarına uydurulmaya çalışılınca ne olacaktı? Orduların giyiminden silahına kadar yapılan harcamalarla Amerikan tulumbaları, devamlı olarak Amerika lehine çalışacaktı. Eğitim sistemi de sözünü ettiğimiz tulumbanın bir parçası olarak onunla tamamlaştırılacaktı. Bütün bunlar kapitalizmin işleyişini bilenler için görülmesi güç şeyler değildi. Fakat Türkiye’de bunları anlatma ortamının yaratılmasına, CHP bürokratları engel oldular. Anlatmaya çalışan bir azınlığın ise canına okundu. Evet, Kurtuluş Savaşı’na rağmen, neden tekrar bağımlı hale geldiğimizin açıkça iddia edildiği bir duruma geldik dayandık? (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
- Ama ne var ki, Mustafa Kemal’in de düzenleyebileceği ve düzenleyemeyeceği şeyler vardır: Fethi Bey arkadaşları ile parti teşkilatı için seyahate çıkar. Ve daha ilk merhalede, her şey allak bullak olur. Mesela ilk merhale olan İzmir’de, “Fethi Bey geliyor” diye yer yerinden oynar. Daha sekiz yıl önce başta Mustafa Kemal’in kumandasında düşmandan kurtarılan İzmir’de halk dalga dalga Fethi Bey’in, neredeyse ayaklarına kapanır, haykırırlar: ----Kurtar bizi, kurtar! Hatta bu karışıklıkta bir polis kurşunu ile vurulan bir yavruyu kucağına alan yaşlı bir baba, bu kurbanı getirir, Fethi Bey’in ayaklarına serer: -Bu ilk kurbanımız, ama daha kurbanlar lazımsa vereceğiz, fakat bizi kurtar! diye inler. Meydanda gözyaşı selleri çağlar. Her tarafta birtakım resimler yırtılır, parçalanır.. Halbuki Fethi Bey, halk için bilinmeyen bir adamdır. Ve sonra, kim, kimi, kimden kurtaracaktı? Bu İzmir, daha sekiz yıl evvel, düşman işgalinden kurtarılmadı mı? Ve bu şehri kurtaranlar, şimdi bu halkın: -Bizi onlardan kurtar, dedikleri değiller mi? O halde sekiz sene içinde ne oldu? Bu gözyaşları, bu kurbanlar niçin? (Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması)
Yorumlar
0 yorum