Kitap Künyesi
Yazar: Mustafa Öztürk
Yayın Evi: Ankara Okulu Yayınları
İSBN: 9789944162494
Sayfa Sayısı: 270
--reklam--
Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Tarihsel tecrübede neler olup bittiği meselesi bir tarafa, klasik tefsir kaynaklarında resmedilen kadın imgesine modern çağın zihniyet kalıpları içerisinde makul ve makbul bir yer bulmak pek mümkün görünmemektedir. Bu sebeple ya tefsir kaynaklarındaki muhtevayı kendi tarihlerinde okuyup anlamaya çalışmak ya da apolojiye sığınmak gerekmektedir. Bir üçüncü seçenek ise klasik tefsirlerdeki izahatı üreten zihniyeti benimsemektir. Ne var ki böyle bir yaklaşım, geleneği bir bakıma tarih-üstüleştirmek, hatta fetişleştirmektir. Bize göre ilk seçenek daha isabetlidir.
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın Alıntıları - Sözleri
- Kur’an’daki hukukun bildik anlamda hukuktan çok daha fazla bir şey olduğunu, her şeyden önce Kur’an hukukunun zecri ve cebrî yaptırımlardan öte, ahlâkî ve İnsanî duyarlılıkları vurguladığını, vicdana çağrı yapmak suretiyle insanın ham, kaba, yoz tarafını törpülemeye çalıştığını söylemek mümkündür.
- Dinin özüne ilişkin değerler ve hükümlerin geçerliliğini mürûr-i zaman yıpratmaz. Örfe dayalı hükümler ise zaman içerisinde hem aşınır hem de kuşaktan kuşağa değişip dönüşür.
- Şeriat işte bu sabit dinin müesses hale gelmesi , hukuk ve siyasete girmesi , toplum teorisi haline gelmesidir.Şeriat, vahiy ve peygamber aracılığıyla toplumun somut sorunlarını sabit din(ed -din) açısından çözer. Fakat şeriatın çözüm kabiliyeti , bütün zamanlar için nihai , ebedi ve evrensel ölçekte değil zamana ve mekana ,toplumsal yapıya,insanların etnik,antropolojik,demografik,sosyolojik yapısına bağlıdır .
- ... Kur'an'ın İslam öncesiyle ilgili atıflarını genelleştirerek anlayıp yorumlamak, -kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesinden söz eden ayetlerin yorumunda olduğu gibi-, en azından tarihî vakıaya aykırılık gibi ciddi bir hataya yol açar.
- Abdullah b. Mes'üd'un rivayetine göre Rasülullah, "Kadınlarınızı [dış dünyayla irtibat sağlamayı mümkün kılan, penceresi sokağa bakan] manzaralı odalarda/mekanlarda oturtmayın ve onlara yazı yazmayı öğretmeyin." buyurmuş, böylece erkekleri bu konuda uyarıp sakındırmıştır. Çünkü kadınların manzaralı odalarda/mekanlarda oturtulmasında erkeklere muttali olma durumu söz konusudur. Böyle bir durumda kadınlan [namahremden] koruma ve gizleme tedbiri yoktur. Çünkü kadınlar manzaralı odalarda/mekanlarda iskan edildiğinde, kimi zaman erkekleri görür, bundan dolayı fitne ve bela zuhur edebilir. Ayrıca kadınlar erkekten yaratılmıştır. Bu yüzden kadın cinsi erkeğe çok düşkündür. Erkek ise şehvetli yaratılmış, kadın da erkeğin kendisinde sükün bulduğu bir varlık kılınmıştır. Bu sebeple, erkek de kadın da birbiri için risklidir; ateşle barut gibidir. Kadınlara yazı yazmayı öğretme hususunda da böyle bir fitne, hatta daha tehlikeli bir fitne söz konusudur.
- Klasik tefsirlerin çoğunda kadın, zevce olarak erkeğin dûnunda ve aynı zamanda onun emri altında yaşamaya mahkûm/mecbur bir varlık olarak telakki edilirken, annelik söz konusu olduğunda, tabiri caizse bir anda ağız değiştirilmiş, daha açıkçası kadının aklen ve dinen noksan bir şeytan işbirlikçisi olduğu unutularak, anne ve annelik yere göğe sığdırılamamıştır. Diğer bir deyişle, müfessirlerin çoğu kadını cinsiyet (sex) ya da genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikler açısından ötekileştirip itibarsızlaştırırken, annelik rolüyle ilgili toplumsal cinsiyet (gender) bağlamında yüceltmişlerdir.
- Cinsiyet söz konusu olduğunda kadını noksanlık, fettanlık, şeytanlık gibi sıfatlarla tavsif edip annelik söz konusu olduğunda adeta meleklik mertebesine yükseltmek ironik bir durumdur.
- Unutmamak gerekir ki Kur’an Hz.Peygamber de dâhil olmak üzere bütün herkese hitap etmekte, ancak herkes ilahi hitabın gereklerini Hz.Peygamber gibi yerine getir(e)memektedir.Madem ki Allah ‘ın sözü tutulacaktır; öyleyse kendi öznelliğimizle bizatihi sözün kendisini “çağdaş Kur’an üretme” pahasına te’vil ve tatbike çalışmaktan ziyade,onun en güzel te’vili/ teevvülü (pratik yorumu) olan nebevi sünnete bakmak ve bunu esas almak daha akıllıcadır.Nebevi sünnetteki uygulamaya bakıldığında , “Adam olan , karısını dövmez”sonucuna ulaşılır.
- Din ile şeriat arasındaki mahiyet farkını şöyle bir örnekle tavzih etmek mûmkündür: Mirası adil şekilde paylaştırmak dindir: fakat paylaştırma oranları şeriattır. Adam ôldûrmenin, hırsızlığın, zinanın günah olarak nitelendirilmesi dindir, fakat bu günahlara/suçlara ne tür cezalar takdir edileceği şeriattır.
- eşitlikten maksat , insan ve birey olmaktan kaynaklanan hak, imkân ve fırsatlara erişimde gerek kadınlarla erkekler , gerekse kız çocuklarıyla erkek çocukları arasında daha adaletli , daha dengeli ve daha demokratik bir yapı oluşturulmasıdır.
- Şüphesiz kadın, erkeğe nispetle daha naif ve nazik, daha hassas ve kırılgan bir tabiata sahiptir. Ancak bunlar birer kusur ve eksiklik değil, yaratılış özellikleridir. Hatta kadını kadın yapan, onu cins-i latif kılan hususiyetlerdir. Ne var ki kadının doğasıyla ilgili bu özellikler bazı ayetlerin tefsirinde birer nakisa(eksiklik) olarak zikredilmiştir. Mesela Fahreddin er-Razi, Allah'ın kudret ve lütfunun bir göstergesi olarak insanların erkek-dişi olarak çift yaratıldığı ve çift yaratmadaki maksadın iki karşıt cinsin birbiriyle huzur ve dinginlik bulması şeklinde açıklandığı Rum:21'nci ayetin tefsirinde, "Bu ayet kadınların yaratılışının tıpkı hayvanlar, bitkiler ve sair faydalı şeylerin yaratılmasıyla aynı olduğunun delilidir. Dahası bu ayet, "Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı."(Bakara:29) mealindeki ayetle aynı manaya işaret eder. Bu demektir ki kadınlar kulluk ve mükellefiyet için yaratılmamıştır. " şeklinde bir ifade serdettikten sonra şunları eklemiştir: "Kadınların yaratılması biz erkeklere lütfedilen bir nimettir. Onlar biz erkekler için yaratılmıştır. Kadınların bizim için yaratılması ve mükellef kılınması, onlara biz erkeklerin mükellefiyeti gibi bir mükellefiyet yüklendiğine değil , [Allah'ın] bize yönelik nimetini tamamına erdirmeyi göstermeye yöneliktir. Bu hem nakil/ nass , hem hüküm/ hikmet hem de mana/ illet açısından böyledir. Nakli delili, bu ve benzeri mealdeki ayetlerdir. Hükme /hikmete gelince, kadın cinsi erkeğin mükellef kılındığı birçok şeyle mükellef kılınmamıştır. Bu konudaki illet de şudur: Kadın , yaratılış itibariyle zayıf, cılız ve aynı zamanda ahmaktır. Bu yüzden kadın çocuğa benzer. Çocuk mükellef tutulmaz. Binaenaleyh , kadının mükellefiyete ehil olmaması gerekir. Ancak şu da var ki onlar mükellef kılınmasaydı Allah'ın biz erkeklere yönelik nimeti tamamlanmış olmazdı. Sonuçta mükellef kılındılar ki her bir kadın azaptan korksun ve kocasına itaat edip haramdan sakınsın . Kadınlar bu şekilde mükellef kılınmasaydı kesinlikle fesat zuhur ederdi." Orta Çağ Avrupasındaki "Kadının ruhu var mı yok mu?" tartışmasına damgasını vuran zihniyeti hatırlatan bu ilginç yorumun özeti şudur: Kadın aslında bir insan değil, tek başına gerçek insanı temsil eden erkeğin istifadesi için yaratılmış olan hayvanlar, bitkiler ve sair faydalı şeyler gibi bir metadan ibarettir. Kadının görece mükellefiyeti ise erkeklerin bu metadan ağız tadıyla faydalanması içindir. Bazı klasik tefsirlerde, müşrik Arapların kız çocuk sahibi olmaktan nefret ettiklerini, bununla birlikte erkek çocukları kendilerine, hor-hakir görüp insan yerine koymadıkları kız çocuklarını da Allah'a layık görmekten utanıp sıkılmadıklarını anlatan Zuhruf:15 - 17'nci ayetlerin ardından gelen ve gerçekte müşrik zihniyeti tasvir eden, "Demek şimdi ben, süs-püs içinde büyütülecek/ büyüyecek, büyüdüğü zaman da kendini savunmaktan bile aciz olacak bir kız çocuk sahibi oldum! diye söylenir durur. " mealindeki ayette kız çocuğuna atfedilen özellikler müfessirlerin çoğunluğu tarafından Allah'ın tavsifi olarak kabul edilmiş ve dolayısıyla bu ayet de erkeğin faik(üstün), kadının dun(aşağıda olan) olduğu kabulüne mesnet kılınmıştır. Mesela Fahreddin er- Razi bu ayetin tefsirinde şunları zikretmiştir: “Ayetteki "süs-püs içinde büyütülecek/büyüyecek" (eve men yüneeşşeü fi'l-hilyeti) ifadesinde , kızların/kadınların eksikliğine dikkat çekilmek istenmiştir. Zira süs-püs içinde büyütülen kimse, zatı itibariyle eksik olur. Çünkü onun zatında böyle bir eksiklik olmasaydı, süslerle kendini tezyin etmeye ihtiyaç duymazdı. Allah kızların/ kadınların noksan hallerini bir diğer şekilde beyan etmek üzere , "Kendini savunmaktan aciz" buyurmuştur. Bu ilahi beyanda kastedilen mana, kız/kadın cinsinin münakaşa ve münazaraya girmek durumunda kaldığında kendi meram ve maksadını ifade edemeyip acze düşmesidir. Bu acziyetin sebebi, kız/kadın cinsinin dil becerisine sahip olmaması, aklının kıt ve aynı zamanda tabiatı gereği aptal/ ahmak olmasıdır. Bu yüzden, "Kadın , hüccetini ortaya koymak isteğiyle konuştuğunda, çoğu zaman kendi aleyhine hüccet olacak şeyleri söyler. " denilir. İşte bütün bunlar, kadının tam manasıyla eksik olduğunu gösterir. Hal böyleyken , kızları Allah'a izafe edip O'nun çocukları olduğunu söylemek akıl karı mıdır?!” Fahreddin er-Razi'ye göre Allah'a -haşa- bir çocuk izafe etmek söz konusu olsa, o çocuğun erkek olması gerekir. Çünkü erkek, kadından mutlak üstündür. Yok eğer biz kalkıp, "Allah kız çocukları kendisine evlat edindi , erkek çocukları da kullarına verdi." dersek, bu söz, "Kulun durumu Allah'ın durumundan daha üstün ve mükemmeldir. " anlamına gelir. Ancak böyle bir düşünce aklın bedahetiyle merduttur. Öte yandan, bu ayet süslenmenin kadınlar için mubah, erkekler için haram olduğuna delalet eder. Çünkü Allah süslenmeyi ayıp ve noksanlığı mucip bir hususiyet olarak göstermiştir. Erkeğin süslenip püslenmeye çalışması, kendini rezil-rüsva etmesiyle eşdeğerdir. Oysa rezillik Müslüman erkek için haramdır. Çünkü Rasullullah , "Mü'minin kendisini rezil-rüsva etmesi caiz değildir. " buyurmuştur. Erkeğin süsü , Allah'a taat yolunda sabretmek ve takva ziynetiyle süslenmektir. Kısaca, halk arasında "Kadından Müslüman olmaz; bilakis kadın Müslümana lazımdır." sözüyle birebir örtüşen bu anlayış diğer birçok müfessir tarafından da benimsenmiştir. İbn Adil (ö.880/ 1476'dan sonra) ve Hatib eş-Şirbini (ö.977/ 1570) gibi bazı müfessirler Zuhrüf 18'nci ayetin tefsirinde, Fahreddin er-Razi'nin görüşlerini özetleyerek nakletmiş , Beyzavi, İbn Cüzey, Nesefi, Ebü Hayyan , Ebüssuüd , İbn Acibe, Alüsi gibi diğer birçok müfessir ise kadının akıl ve/ veya fikir noksanlığından söz etmişlerdir. Sonuçta müfessirlerin hemen hepsi söz konusu ayette kadına atfedilen süs-püs içinde yetişme ve kendini savunmadan acze düşme ifadelerini Allah'a izafe ederek kadının bizzat Allah tarafından eksik bir varlık olarak görüldüğü neticesine ulaşmış ve bu eksikliği de akıl , fikir noksanlığına bağlamıştır. Halbuki siyak-sibak dikkate alındığında, ayette kadına atfedilen özelliklerin Allah tarafından değil, kız çocuk sahibi olduğunu duyunca öfkelenip yutkunan müşriğe ait olduğu ve/veya müşriklerin kızlar/kadınlar hakkındaki tasavvurunun ifade olunduğu fark edilir. Ayrıca “evemen yüneşşeü fi' l-hilyeti” ifadesinde kızların/ kadınların değil , müşrikler tarafından süslenen putların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim İbn Zeyd ve Dahhak gibi bazı müfessirlerin yorumu da bu yöndedir.
- Kisaca, derece kelimesi hem erkeğin kadından üstün olmasını iktiza eder hem de kocanın karısı üzerindeki hakkının kadının koca üzerindeki hakkından daha zorunlu olduğuna işaret eder. Bunun içindir ki Rasülullah, "Ben bir kimseye Allah'tan başkasına secde etmeyi emredecek olsaydım, kesinlikle kadına kocasına secde etmesini emrederdim." buyurmuştu
- Cahiliye devrinde erkekler küçük kızlarla evlenmeyi tercih ederlerdi. Kızlar genellikle 12 yaşına basmadan evlendirilir ve ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dahil edilirdi, çocuk doğurmadan ölürse kocasına başsağlığı dilenmezdi.
- Hristiyan gelenekteki kadın telakkisine gelince, Pavlus'a göre erkek kadın için değil kadın erkek için yaratılmıştır. Bu yüzden kadınlar kocalarına mutlak sadakat ve bağlılık göstermek durumundadır. Mesih nasıl kilisenin başı ise erkek de kadının başıdır. Kadının kurtuluşa ermesi annelik görevini hakkıyla ifa etmesi çocuk doğurup çocuklarını imanı yetiştirmesi ile mümkündür. Kadın bir şey öğrenmek isterse kocasından sorup öğrenmelidir. Aslında kadının en iyi öğrenme yolu sükut ve itaattir. Bir kadın evinden 3 kez çıkmalıdır. Vaftiz edildiği, evlendiği ve öldüğü gün.
- Her gün sabah ibadetinde "Rabbim beni kadın yaratmadığı niçin sana şükürler olsun." duasının okunduğu Yahudi gelenekte de kadının rolü kadim dönemlerden beri mevcut olan ataerkil toplum yapısına uygun biçimde şekillenmiş ve sosyal fonksiyonlar cinsiyete göre tesis edilmiştir. Bu gelenekte kadının bir görevi ve varlık sebebi çocuk doğurmak ve yuvaya bakmaktır. (Tekvin:3/16) Kadının anne olarak çok özel bir yeri vardır ve ona mutlaka saygı gösterilmelidir. Yahudi din bilginlerine ait literatürdeki ifadelere göre kadının ibadetteki rolü ikinci derecededir. Kadın din görevlisi olamaz. Kadın Tevrat tetkiki yapamaz. Kadınların eğitimi faydadan çok zarar müncer olur. Kadınlar cemaatten sayılmaz ve cemaat ile ibadete katılamaz. Kadınların şahitliği muteber değildir. Çünkü Kadın cinsi aklen ve dinen eksiktir. Bununla birlikte son derece fettan, kurnaz, geveze, kıskanç, kavgacı ve baştan çıkarıcıdır. Bu yüzden kadınlarla bir arada bulunulmalı, sokaklarda onlarla konuşulmamalıdır. kadınlar ev merkezi yaşamalı ve kendilerini yabancı erkeklerden saklamalıdır.
--reklam--
Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kadının Ontolojik Varoluşunun Hezimeti: Kadın her dönemde farklı mecralarda farklı şekillerde her yönüyle tartışılmış ve toplumlar kadını ikinci sınıf olarak görmüşlerdir.Muhtemel bir neden de Adem'in kaburga kemiğinden vucut bulduğu kabul edilen Havva'nın şeytan-yılan-kadın üçlemesinin bir parçası olarak görülmesinin getirdiği kollektif bilinçdışının tezahürüdür. -Kadın erkeğin bir parçasıdır. -Kadın aklı yarım olandır -Kadın evin hizmetkarıdır -Kadın erkeğin cinsel ihtiyacını karşılayan bir metadır -Kadın,kadın olarak en aşağı mahlukat iken; anne olarak en yüce mahlukat olabilme arasında ironik bir ikilem yaşayandır. -Kadın,kadın olarak zina ederken 100 sopa ile cezalandırılırken aynı eylemin sonucu olarak gebe kalıp anne olduğunda cenneti ayaklarının altına alan kişidir. ..... (isa varsak)
--reklam--
Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Mustafa Öztürk - Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Mustafa Öztürk Kimdir?
1965’te Giresun/Keşap/Kaşaltı Köyü’nde doğdu. 1983’te Giresun İmam-Hatip-Lisesi’nden, 1987’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987-1999 yılları arasında İçel/Mersin ve Giresun’da öğretmen olarak görev yaptı. 1998’de Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam BilimleriTefsir Anabilim Dalı’nda “Muvaffakuddîn el-Kevâşî: Hayatı, Eserleri ve Tefsirdeki Metodu” isimli teziyle yüksek lisansını tamamladı. 1999’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne araştırma görevlisi olarak atandı. 2001’de Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 2002’de Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tefsir Anabilim Dalı’nda “Tefsirde Bâtınîlik ve Bâtınî Te’vil Geleneği” isimli teziyle doktorasını tamamladı ve bu çalışması Kitâbiyât Yayınları tarafından “Kur’an ve Aşırı Yorum” adıyla yayımlandı. 2003 yılındaÇukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim dalına yardımcı doçent olarak atandı. 2005’te “Kur’an’ın Mu’tezilî Yorumu: Ebû Müslim el-İsfahânî Örneği” isimli çalışmasıyla doçent, 2011’de profesör oldu. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı ve Temel İslam Bilimleri bölüm başkanı olarak görev yaptı. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.
--reklam--
Mustafa Öztürk Kitapları - Eserleri
- Kıssaların Dili
- Kur'an-ı Kerim Meali
- Kur'an'ı Kendi Tarihinde Okumak
- Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın
- Kur'an ve Tarihsellik Üzerine
- Kur’an Tarihi
- Cumhuriyet Türkiyesi'nde Meal ve Tefsirin Serencamı
- Meal Kültürümüz
- Kur'an ve Yaratılış
- Kur'an Kıssalarının Mahiyeti
- Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık
- Kur’an, Vahiy, Nüzul
- Kur´an ve Tefsir Kültürümüz
- Tefsirin Halleri
- Söyleşiler, Polemikler
- Kur'an'ın Mutezili Yorumu
- Kur'an Dili ve Retoriği
- Kur'an ve Aşırı Yorum
- Kur’an’a Çağdaş Yaklaşımlar
- Tefsir Geleneğinde Anlam-Yorum, Nüzul-Siret İlişkisi
- Kur'an, Tefsir ve Usul Üzerine
- Tefsirde Ehl-i Sünnet - Şia Polemikleri
- Karar Yazıları
- Osmanlı Tefsir Mirası
- Din Sermayesinden İktidar Devşirmek: Fetö
- Tefsir Tarihi Araştırmaları
- Riba ve Faiz - Nedir, Ne Değildir?
- Mucize Nedir, Ne Değildir?
- İlahi Hitabın Tefsiri-1
- İlahi Hitabın Tefsiri 2
- Siyaset, İtikad, Din
- Nüzul Sırasına Göre Kuran-ı Kerim Meali Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri
- Cihad Nedir Ne Değildir?
--reklam--
Mustafa Öztürk Alıntıları - Sözleri
- Bu yoruma göre nefis, şehvetten uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşır ve onun rızasına erer. Şehvete düşkünlüğü ölçüsünde ise, ona ilahi gazap isabet eder. (Kur'an ve Aşırı Yorum)
- Hal böyleyken, İslam geleneğinde vahyin geliş şekilleri hususunda yaygın kabul gören anlatım Hz.Peygamber ile Kuran arasındaki ilişkinin mekanik ve dışsal bir tablosunu sunmaktadır. Şöyle ki Cebrail mektup dağıtan bir postacı gibi geliyor ve Allah'ın mesajlarını Hz.Peygambere iletiyor. Oysa Kuran melekle ilgili olarak Hz.Peygamberin kalbine nüzuldan söz ediyor. İşte buna binaen Kuran yanlışlıklardan kesinkes uzak olması itibariyle tamamen Allah'ın kelamıdır fakat gerek Hz.Peygamberin kalbine indirilmesi gerek onun dilinden sadır olup tebliğ edilmesi hasebiyle de tamamen Hz.Peygamberin kelamıdır. (Fazlur Rahman-İslami Yenilenme Makaleler) Bize göre Fazlur Rahman'ın vahiyle ilgili bu görüşleri sıkıntılı hatta kendi içinde tutarsızdır... (Kur'an ve Tarihsellik Üzerine)
- Sonraki bölümlerde daha etraflı biçimde ele alınacağı üzere bazı ayetlerde kıssalarla ilgili olarak zikredilen bil hak lafzı da "maksat ve gayeye matuf" manasındadır. Bu lafızdaki "ha" harfi, mülabeset, yani gaye ve hedefle alakalı ya da gaye ve hedefe matuf/mukterin olmak anlamı taşır. Bu itibarla, bil hak lafzı kıssanın tarihi gerçekliğe sahip olup olmaması meselesinden ziyade, esaslı bir gaye ve amaca yönelik olmasını, tabir caizse kıssanın hikmet ve adalet amacıyla aktarılmasını ifade eder. Made5/27-31. ayetlere konu olan Habil-Kabil kıssasının hemen başındaki ‘’vetlü aleyhim nebe’ebneyademe bil hak’’ ifadesinde kastedilen mana, "Adem'in iki oğluyla ilgili şu hadiseyi, oyun ve eğlence olsun diye değil, esaslı bir gayeye mebni olarak anlat" şeklindedir. İbn Aşur bu ifadenin "Habil-Kabil kıssasını İsrailloğulları kıssacılarının ekledikleri unsurlardan arındırılmış olarak anlatmak" manasına gelme ihtimalinden de söz etmiştir27Bunun yanında, söz konusu ifade, "Bu kıssayı doğru ve aynı zamanda önceki ümmetlere ait kitaplardaki anlatıma uygun biçimde anlat" veya "Gerçek nebi ve doğru sözlü biri olarak bu kıssayı anlat" şeklinde de izah edilmiştir. Netice itibariyle, "bi'l-hak" lafzından hareketle Kur'an'daki tüm kıssaların tarihi gerçekliğe sahip olduğunu ileri sürmek pek ikna edici görünmemektedir. Mamafih, özellikle geçmiş peygamberler ve toplumlarla ilgili kıssaların tarihiliğinden kuşku duymak da yersiz ve gereksizdir. Ancak burada söz konusu olan tarihilik yalın tarihi bilgi aktarımına karşılık gelmemektedir. Kıssaların sevkinde tarihi boşlukların doldurulması ya da tarihi açıdan yanlış bilinen hususların tashih edilmesi gibi bir hedef söz konusu değildir. Kaldı ki daha önce işaret edildiği üzere bazı kıssalarda kronolojik uyumsuzluklar vakidir. Diğer taraftan, ilk hitap çevresindeki insanlar Kur'an kıssalarını dinlediklerinde bunların tarihi olup olmadığı meselesiyle alakadar olmuş değildir. Çünkü onların şifahi kültürlerinde çok önemli bir yer tutan kıssa ve kıssacılık geleneğinde tarihilik ve gayr-i tarihilik gibi meseleler teferruat kabilindedir. Bunun böyle olduğu kas (kıssacı) kelimesinin geleneksel anlam ve kullanımından bile tespit edilebilir. Kur'an'ın nazil olduğu kültürel muhitteki insanlar arasında dolaşan pek çok efsane bulunduğu bilinmektedir. Bunların belki bir kısmı tarihi gerçekliği olmayan efsanelerdi; fakat azımsanamayacak bir kısmını da gerçek tarihi şahsiyetlerin rol oynadığı senaryolar teşkil etmekteydi. Bu ikinci tür kıssaların kaynaklığını büyük ölçüde Ehl-i Kitab'ın deruhte ettiği söylenebilir. Eski Ahit'teki tarihi anlatıların, beşeri katkılarla süslenen ve olağanüstü kılınan son şekillerini Kur'an'ın ilk hitap çevresindeki tarih edebiyatını yansıtan İsrailliyat ürünlerinde bulmak mümkündür. (Kur'an Kıssalarının Mahiyeti)
- Bilindiği gibi Kur'an'daki en temel dinî öğreti ,vâcibü'l-vücüd olan Allah'ın mutlak birliğini ifade eden tevhid inancıdır.Kur'an, Allah'ın varlığının insan tarafından benimsenmesini sağduyu ya da selim fıtratın gereği saydığı gibi, O'nun birliğini de (tevhîd) aynı mahiyette kabul edilmiştir.Ancak O'nun birliğini ifade eden ayetler , varlığını belirten ayetlerden fazladır.Buna istinaden denebilir ki,"tanrının birliği sonucuna ulaşmak,bu sonuca hem inanç ve düşünce hem de ibadet ve duygularda sâdık kalmak,O'nun varlığını benimsemek zordur. Çünkü tanrının varlığı daha ziyade aklın fonksiyonunu ilgilendirdiği halde, birliği aklın yarısına iradenin eğitimine ve duygusal hayatın geliştirilmesine bağlıdır.(Bekir Topaloğlu,"Allah"DİA (Kur'an'ın Mutezili Yorumu)
- Kur'an'ın nazil olduğu dönemde Ehl-i kitap arasında Allah'ın övgüsüne mazhar olmuş kimseler bulunduğuna göre, aynı insanların mevcudiyetinden bugün de söz etmek neden mümkün olmasın? Keza, küfrü gerektiren teslis inancından uzak duran Hıristiyan veya muvahhid Yahudiler, niçin dün olduğu gibi bugün de var olmasın? (Kur'an'ı Kendi Tarihinde Okumak)
- Zira İslam akıl, ilim ve beşer fıtratına uygunluk, bireylerin ruhlarını arındırma ve kamu yararının gelişimini sağlama gibi temel ilkeler üzerine bina edilmiştir. (Kıssaların Dili)
- Bugün artık, "Din nedir?" ya "Din diye öğrendiğimiz şeylerin ne kadarı gerçekten dindir?" gibi esasli soruların tartışmaya açılması ve bu konuya ciddi biçimde kafa yorulması gerekir. Aksi halde, selefin siyasetini akâid zannetme geleneğini ilelebet sürdürmemiz kaçınılmaz olduğu gibi, İslam teolojisinin deizm ve ateizm gibi yeni furyalar karşısında tutunamayacak olması da mukadderdir. (Siyaset, İtikad, Din)
- Hz. Peygamber "Allah'ın talim ve teyidi olmasaydı ben Kuran'ı dile getiremezdim" inancındadır. Ancak Kur'an sonuçta Hz. Peygamberin diliyle formüle edilmiş bir kelamdır... (Kur’an, Vahiy, Nüzul)
- Allah insanlara zerre kadar bile haksızlık etmez. Ne var ki insanlar kendilerine zulüm ve haksızlık ederler. [Yunus 44] (Kur'an-ı Kerim Meali)
- Bir müminin görevi,onları ne kadar büyük mucizeler gösterdiklerini öne çıkarıp hayretler içerisinde kalmak değil,onların yüce ahlaklarıyla ahlaklanıp,diğer insanlara örnek olmaktır. (Mucize Nedir, Ne Değildir?)
- Dinde zorlama yoktur. Dileyen iman, dileyen inkar etsin... (Cihad Nedir Ne Değildir?)
- Tefsir Geleneğimizin Genel Kritiği (Rivayet-Dirayet ve Kur’an-ı Kur’anla Tefsir) İlahi Hitap Tefsirine Giriş C-I: İslam tefsir tarihinde üretilen klasik eserler genellikle "rivayet" ve "dirayet" olmak üzere iki ana başlık altında değerlendirilir. "Me'sûr Tefsir" (haber ve nakle dayalı tefsir) ve/veya "Tefsîru's-Selef" diye de isimlendirilen "rivayet tefsiri" nde öncelikle Kur'an esas alınır; ardından Hz. Peygamber'in sünnetine ve sahabeden menkul haberler ve görüşlere başvurulur. Son olarak tefsir sahasında ön plana çıkan Abdullah b. Abbas gibi sahabiierin rahle-i tedrislerinden geçmiş tâbîîlerin görüşleri dikkate alınır. Tefsir alanında salt bu kaynaklara dayalı olarak eser telif eden bir müellifin yaptığı iş, nakil ve nakilcilikle sınırlıdır. Zerkeşi'nin (ö. 794/1392) el-Burhân adlı eserindeki "müfessir nakilcidir" (Zerkeşi, el-Burhân, ll. 166.)şeklindeki tanımlama da bu tespiti doğrulamaktadır. Rivayet tefsiriyle ilgili bu tanımlamaya göre müellif kendisini seleften gelen haberleri derlemekle mükellef addettiği için kendi eserinde kendine ait bir görüş veya kanaatin yer alması söz konusu değildir.(33) İbn Teymiyye'nin bahse konu görüşleri modern dönemde "rivayet tefsiri"nin yaygın tanımı haline gelmiştir. İbn Teymiyye "Kur'an her şeyden önce Kur'an'la tefsir edilmeli derken, aslında "Siz susun, Kur'an konuşsun" demek istemiş ve böylece Kur'an tefsirinde ekol sistematiğine veya kişisel kanaatlere dayalı re'y ve te'vilin önüne geçmeyi hedeflemiştir. Fakat bütün bunları amaçlarken, "Kur'an'ın kendi kendine konuşmadığı gerçeğini atlamış olsa gerektir. Halbuki Hz. Ali, İbn Teymiyye'den asırlar önce Haricierin sözcüsü İbnü'l-Kevvâ'nın Sıffin savaşındaki hakem hadisesiyle ilgili olarak, "Bu konuda Kur'an hakemlik yapsın; biz susalım, o konuşsun" meal inde bir söz söyleyince, "Ne ki Kur'an konuşmaz, onu ancak insanlar konuşturur"(İbn Haldûn, Kitabû 'l-İber, ll . 635.)demiştir. Keza Abdullah b. Abbas'ı Haricilerle müzakereye gönderirken, "Onlarla tartışırken Kuran'la istidlalde bulunma; çünkü Kur'an çeşitli anlamlara/yorumlara elverişli bir metindir. Sen onlarla Sünnet üzerinden tartış" (Şerîf er-Radî, Nehcü 'l-Belâğa, s. 378; Suyuti, el-İtkan, I. 446.) demiştir.(37) Hz. Ali'nin bu iki çarpıcı sözü de "Kur'an'ın Kur'an'la tefsiri" denen şeyin metinde verili olmayıp çoğunlukla müfessirin kendi dirayetine ve mezhebi perspektifine bağlı olarak ayetler arasında bağ kurmasından ibaret olduğunu gösterir. İbn Teymiyye'nin Kur'an tefsirinde kişisel görüş ve kanaatlerin önüne geçmek maksadıyla dile getirdiği "Kur'an'ın Kur'anla tefsiri" önerisinin günümüzde çoğu zaman çok tekellüflü (zorlama) sayısız yorumun üretim mekanizmasına dönüşmesi de hakikaten ironiktir. Tefsir geleneğinde ikinci temel kategori "dirayet" veya "re'y tefsiri" diye isimlendirilir. "Re'y tefsiri" tabiri aslında oksimoron, yani "köşeli daire", "sabit değişken" ya da "özel halk otobüsü" gibi birbiriyle çelişen veya birbirine zıt anlamlar içeren iki kelime veya terimin bir arada kullanıldığı tuhaf bir tabirdir. Sözlükte, mastar olarak "görmek, düşünmek, zannetmek" gibi anlamlar içeren "re'y" lafzı aslında şahsi görüş, kanaat, çıkarsama demektir. Dolayısıyla ictihad ve te'vil (yorum) gibi terimlerle yakın anlamlar içerir. Nitekim dirayet tefsirine ilişkin tanım da rivayetin yanı sıra dilbilimsel ve edebi veriler, akıl ve re'ye dayalı yorumsal üretimler çerçevesinde ortaya çıkan tefsir diye içeriklendirilir. Fakat ne ilginçtir ki "rivayet" tefsiri tanımlaması İbn Teymiyye'nin "En güzel tefsir yöntemleri" başlığı altındaki formülasyonundan üretilmiş, dirayet tefsirine ilişkin tanımlama ise yine İbn Teymiyye'nin tefsirde çok esaslı biçimde itiraz ettiği akıl, re'y, dilbilgisi gibi hususların derlenip bir araya getirilmesiyle formüle edilmiş gibidir.(37) Esasen Abdürrezzak es-San'ani, İbn Ebi Hatim, Suyuti gibi müfessirlerin sırf rivayete dayalı tefsir eserleri aslında Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes'ud, İbn Abbas gibi sahabiler ile Mücahid, Katade, Dahhak, Hasen el-Basri, Said b. Cübeyr gibi tabi alimlere ait çok sayıda re'y ve şahsi görüşü de içerir. Dolayısıyla söz konusu tefsirlerin "rivayet" kategorisinde ele alınması sahabe ve tabiine ait re'y, ictihad, görüş ve yorumlara ilişkin merviyyatın taşıyıcı unsurları olmasıyla ilgilidir. Yoksa Abdürrezzak, İbn Ebi Hatim ve Suyuti'nin sırf merviyyatla dolu tefsirlerindeki her bilgi Kur'an'ın nazil olduğu günkü ilk ve özgün anlamı belgeleyen veriler değildir. Örnek vermek gerekirse, müellefe-i kulûba zekâttan pay ayırıp ayırmama meselesi, hırsızlık suçunun cezası, sevad arazisiyle ilgili ganimetlerin taksimi gibi çeşitli konular hakkında gelen bilgiler bu konularla ilgili rivayet tefsiri değil, Hz. Ömer'e ait re'y, ictihad ve uygulamaların nakliyle ilgilidir. Başka bir ifadeyle, bu bilgiler Kur'an vahyinin nazil olduğu günkü mana ve uygulamaya değil, Hz. Ömer'in halifeliği dönemindeki yorum ve uygulamalara dair nakillerdir.(39-40) Bu noktada "sahabe kavli" tabirinin salt vahyin nüzul ortamından ve bu ortamda Hz. Peygamber'in beyanlarından yorumsuz olarak aktardıkları bilgilerden ziyade, birçok sahabinin ayetler ve hadislerden kendi çıkarımları ve yorumlarına karşılık geldiğini de özellikle belirtmek gerekir. Başta Hz. Ömer olmak üzere İbn Mes'ud, Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Abbas gibi birçok sahabi Ehl-i re'y ekolünün öncüleri arasında sayılabilir. Buna karşılık Abdullah b. Ömer ve Ebu Hüreyre gibi diğer bazı sahabilerin re'y ve re'yci yaklaşımdan ziyade, nasların zahirini esas aldıkları ve bu yaklaşımlarıyla Ehl-i hadis ekolüne öncülük ettikleri tespitinde de bulunulabilir. Sahabe arasındaki bu iki farklı tutum, meşhur tabi alim Süleyman b. Yesar'ın (ö. 107 /725) "Abdullah b. Ömer kendisine sorulan sorulara çok kere 'Bilmiyorum' diye cevap verirken, İbn Abbas hemen hiçbir kimsenin sorusunu cevapsız bırakmazdı"(Zehebi, Tezkiretü 'l-Huffaz, I. 32.) şeklindeki ifadesinde kendini gösterir. Keza Hz. Ömer ile oğlu İbn Ömer de sahabe arasındaki iki farklı tutumun en tipik örneğidir. Bu iki tutumdan Hz. Ömer ve İbn Abbas Ehl-i re'y ekolünün, İbn Ömer ve Ebu Hüreyre Ehl-i hadis ekolünün ilk müslüman nesildeki temsilcileri olarak görülebilir.(40) (İlahi Hitabın Tefsiri-1)
- Kur’an’daki hukukun bildik anlamda hukuktan çok daha fazla bir şey olduğunu, her şeyden önce Kur’an hukukunun zecri ve cebrî yaptırımlardan öte, ahlâkî ve İnsanî duyarlılıkları vurguladığını, vicdana çağrı yapmak suretiyle insanın ham, kaba, yoz tarafını törpülemeye çalıştığını söylemek mümkündür. (Cahiliyeden İslamiyet'e Kadın)
- İslam, bir kültür ve medeniyet olarak, Kur’an merkezli nass (metin) ve te’vil (yorum) medeniyetidir. (Kur'an ve Aşırı Yorum)
- Gerçekte Kur'an beşeri kültür ve medeniyet üzerine kırmızı bir çizgi çizmek için gelmemiş, bilakis tevhid ve temel İslâmî değerler istikametinde mevcut kültüre yön vermeyi hedeflemiştir. (Kur’an, Vahiy, Nüzul)
- Geride bıraktığımız son beş-on yıllık zaman zarfında Türkiye'nin gözle görülür biçimde muhafazakârlaştığı yönünde yaygın bir kanaat var. Bu kanaate sahip çevrelerde muhafazakârlaşmadan maksat, ülke sathında dinî sembol, ritüel ve eğilimlerin geçmiş yıllara oranla çok daha fazla görünürlük arz etmesi, genel olarak dinîliğin halk nezdinde yoğun ilgi görür hâle gelmesidir. Gerçekten de son yılların Türkiye manzarasına bakarak böyle bir gözlem ve tespitte bulunmak mümkündür. Peki, mevcut durum gerçek manada bir dindarlaşmaya ve müslümanlaşmaya mı işaret etmekte yoksa “at sahibine göre kişner” özdeyişinde ifadesini bulan ve siretten çok surete taalluk eden bir dönüşüme mi karşılık gelmektedir? Bize öyle geliyor ki Türkiye'de giderek yaygınlık kazandığı söylenen muhafazakârlaşma gerçek manada bir dindarlaşma ve müslümanlaşma tecrübesinden öte, temelde AK Parti (AKP) iktidarıyla ilintili yapay ve sanal bir dinîleşme olgusuna tekabül etmektedir. Daha açıkçası, bu olgu bir yönüyle ya en azından belli ölçüde, memurundan amirine, medyasından bürokrasisine kadar devletin/ülkenin hemen her sathında ve katmanında, şu anki siyasal iktidar sahiplerinin dünya görüşlerine paralel bir görüşe sahip olma meramını anlatma, da böylece farklı beklentiler adına iktidar gücüne bir nevi yaranma gayreti şeklinde görünüyor; diğer bir yönüyle de siyasal iktidarın dinî değer ve sembollere çok sıcak baktığı algısıyla görece rahatlamış/normalleşmiş bir toplumsal vasatta kültürel ve folklorik halk dindarlığının daha fazla gün yüzüne çıkmasına işaret ediyor. Son yıllarda ve bilhassa Ramazan aylarında, neredeyse tüm ulusal televizyon kanallarında biteviye vaaz, irşad, dinî sohbet programlarının yayımlanması, bu topraklarda yaşayan halkın son zamanlarda tövbe-i nasuhla Allah'a yönelip adamakıllı müslüman olmaya karar verdiğinin bir göstergesi olmaktan çok, yayın konusu olan her şeyi rant imkânından ibaret gören medya sektörünün ülkedeki siyasal ve toplumsal konjonktürü akıllıca -belki kurnazca demek daha doğru olur- okumasının, dolayısıyla nabza göre şerbet vermesinin bir tezahürü gibi görünüyor. Nabız bir yönüyle siyasî iktidarin dinî referanslı dünya görüşüne, bir yönüyle de “Cemaat" diye ifade edilen fenomenin ürkütücü ruhaniyetine zorunlu atıflarla belirleniyor, dolayısıyla şerbet de tavan ya da kerhen bu duruma göre veriliyor. Evet, son yılların Türkiye'sinde dinden çok söz edildiği inkâr edilemez bir gerçek. Dahası, din her geçen gün ülkede çok daha fazla söze konu oluyor. Tabir caizse her taraftan vaaz, irşad ve nasihat yağıyor. Bu arada hakikat ile hurafe de çok kere birbirine karışıyor. Ulusal televizyon kanallarında dinî programlar yapan bazı zevatın binbir çeşit hurafeyle dolu dinî yayınları matbuatta bestseller olarak âdeta yok satıyor. Bu durum hem dinin popüler bir meta olarak tüketildiğini, hem de insanımızın dinden ne anladığını ve dolayısıyla muhafazakârlaşma denen şeyin, özellikle halk tabakasına yansıyan biçimiyle, Oruç Baba'da sirkeyle iftar açma âdetinin gitgide yaygınlaşmasından ya da Hırka-i Şerif ziyaretinde ağlayanların her geçen yıl artmasından daha derin(!) manalar taşımadığını gösteriyor. Kısaca, her geçen gün din ve dinîlik daha fazla söze mevzu teşkil ediyor ve fakat onca söze rağmen gerçek manada dindarlaşma ve/veya müslümanlaşma lehinde temel ve özsel bir değişim gerçekleşmiyor. 1970'li ve 80'li yılların Türkiye'sinde de dinden çok söz edilirdi. Diğer bir deyişle, anılan yıllarda da din tıpkı bugün olduğu gibi birçok söze mevzu teşkil ederdi. Ancak o zamanların din algısıyla bugünkü arasında ciddi bir fark vardı. Şöyle ki 1970-1980'li yılların Türkiye'sinde dinin söze konu oluş keyfiyeti geleneksel, kültürel ve folklorik bir mirası içselleştirmekten ziyade hemen tamamıyla ideolojik bir içermeye sahipti. Siyasal ve radikal İslamcılık diye tarihe geçen bu tecrübede din, bütün hayatı kuşatan ve doğal bir hâl olarak yaşanan bir fenomen olmaktan çok, “modern cahiliye” diye tanımlanan rejime alternatif bir siyasî nizam olarak görülür, dolayısıyla İslam da mevcut rejimden rövanş alma yolunda bir silah gibi istimal edilirdi. Hatta İslam'ı bu şekilde algılamak ve savunmak gerçek müslümanlık için yeterli şart gibi addedilirdi. Siyasal İslamcılığın Türkiye versiyonunda temel talep ve nihai hedef iktidar olduğu için, dinle ilişki hemen hiçbir zaman varoluşşal düzeyde tesis edil(e)medi. Üstelik siyasal İslamcılığın ideologları yerli olmadığından, başka tarihselliklerde neşvünema bulan ideolojik din telakkileri, sözgelimi Seyyid Kutub'un Mısır’ında, Mevdûdî'nin Pakistan’ında yaşanan ve bu coğrafyalardaki yaşanmışlıkları yansıtan din söylemleri, olanca radikalliği ve marjinalliğiyle bu topraklara transfer edildi. Tercüme eserler yoluyla gerçekleşen bu transferler neticesinde din adına sayısız dramlar ve trajediler de yaşandı. Dâru'l-harpler, tekfirler, cumasızlıklar hep o yıllarda tartışıldı. Müslümanlığın kıvamını Atatürk, Anıtkabir ve laik rejimle didişerek ifade etme deneyimleri de yine o yıllarda yaşandı. Hiç kuşku yok ki bu satırların yazarının da az çok içinden geçtiği ve bizzat tecrübe ettiği bir süreç olarak, bu topraklarda yaşayan onca müslüman anılan yıllarda Seyyid Kutub, Hasan el-Bennâ, Mevdûdî, Ali Şeriatî gibi isimlerin kitapları sayesinde başta tevhid ve şirk olmak üzere birçok temel konu hakkında çok şey öğrendi. Ancak bu dönemdeki öğrenme kalpten/gönülden çok, zihinde/fikirde makes buldu; dahası, İslam adına çok şey öğrenildi öğrenilmesine fakat bu öğrenme çok kere lafı kalabalıklaştırma, tartışma, kamplaşma, zıtlaşma ve marjinallikler yaratma gibi menfi sonuçlar verdi. Yine o dönemde İslam hakkında çok okunması ve çok konuşulması, müslümanlığı bütün bir hayat boyunca doğal bir hâl olarak yaşama arzusundan çok, rejimi İslamlaştırma ya da eskinin tabiriyle İslam devleti kurma idealine matuf idi. Bu durum İslam'ın temsilden çok tebliğ edilmesi gereken bir din olarak algılanması ve tanımlanması gibi bir sonuca da müncer oldu. Diğer taraftan İran'daki devrim Türkiye'deki siyasal İslamcılığın devletle ilgili zengin tahayyüllerini tahrik etti. O kadar ki bazı çevreler Şii-İmâmî gelenekteki imam, imamet, velayet-i fakih, mut'a nikâhı gibi birçok kavram ve uygulamaya bu topraklarda birebir karşılık bulma yoluna bile gitti. Hâsılı, söz konusu yıllarda başka diyarlara ait hikâyeler, ümmet ve ümmetçilik kavramlarının ılık ikliminde bizim hikâyelerimiz gibi anlatılmaya çalışıldı. Sonuçta arabesk şarkılardaki karamsarlık ve isyan dolu içeriği kendine hamledip durduk yere kendi hesabına sanal acı ve keder üretmekten zevk alan 80'li yılların varoş kökenli Türkiye gençleri gibi, aynı yıllarda siyasal İslamcılar da kendi sıkıntıları ve sorunları yetmiyormuş gibi başka coğrafyaların sıkıntılı ve sorunlu İslam yorumlarını kendilerine uyarlamayı yeğlediler. Ne var ki anlattıkları radikal İslam hikâyeleri kendi hikâyeleri değildi; bu yüzden zaman içerisinde radikallikten hem yoruldular, hem sıkıldılar. (Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık)
- İnsan bir bakıma dil,dil de birçok yönden toplum demektir (Kur'an Kıssalarının Mahiyeti)
- Tarihselcilik, "Kur'an'ın söylediği her şey sadece nüzul dönemindeki muhataplar içindir, demek değil, tam tersine o gün müşriklere hitap eden ayetlerin muhatabı bugün pekâlâ müminler olabilir" demeyi de gerektiren bir okuma, anlama ve yorumlama biçimidir. (Kur'an ve Tarihsellik Üzerine)
- Şura 24. ayette ise vahiy elçisinin ruhani, Hz. Peygamber'e nisbetinin ise içsel olduğuna işaret edilir. Bu itibarla, Cebrail'in insan suretinde vahiy getirdiği, Hz.Peygamber'le konuşurken Dıhye adlı sahabi veya bir Arabi kılığında görüldüğü yönündeki rivayetler sonradan uydurulmuş olsa gerektir. (Fazlur Rahman - Ana Konularıyla Kuran) (Kur'an ve Tarihsellik Üzerine)
- Yeri gelmişken apolojik ve ideolojik saiklere dayanan bu tür çağdaş Kur'an-Meal üretimlerinden daha başka saiklere mebni ve aynı zamanda çok ilgi çekici üretimlerden de söz etmek gerekir. Bu bağlamda ister istemez zikretmek durumunda kalacağımız mealler(!) çağdaş Kur'an üretiminin de ötesinde Kur'an'ı düşünsel ve entelektüel fantezi nesnesine dönüştürmenin ibretlik örnekleri mesabesindedir. Bu örneklerden biri İlahiyatçı Salih Parlak'ın Bilgi Toplumuna Doğru Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsir (2001 Yayınları, İstanbul 2001) adlı eseridir. İslam dünyasının birlik ve bütünlüğü, Müslümanların tatil kültürü gibi konularda da kendince orijinal fikirler üreten, sözgelimi, "İslam dünyası öyle bir organizasyona gitsin ki Cuma günleri lig maçları, 'Haram Aylar'da kupa maçları ve Hac mevsimi boyunca da final maçları yapılsın. Böylece İslam dünyası gençlik ve halklar düzeyinde bütünleşir." (Yeni Şafak Gazetesi, 22.11.2007) diyen Salih Parlak kurgubilimsel meal-tefsirinde astronomi, astroloji, bilim-teknik, sibernetik (güdümbilim} , psikokinezi (ruhsal devim}, parapsikoloji vb. popüler bilim dallan hakkında ne biliyorsa hepsini Kur'an'a uyarlamayı başarmıştır. 'Toplum artık bilgi çağına girdi, bu yüzden tefsir de sanal çağına girmeli" (Star Gazetesi, 29.01.2010) diyen, haliyle meal-tefsirler bilim-kurgudan da söz etmeli diye düşünen Salih Parlak bütün bu fantezilerine bilhassa İlahiyatçı akademisyen camianın kayıtsız kalmasını, "zamanımın ötesine hitap ediyorum, bu yüzden anlaşılamıyorum" diye izah etmiştir. Ancak Parlak'ın Adiyat 100/1-5. ayetlere ilişkin şu çevirisi ve açıklama notu okunduğunda kendisinin niye anlaşılmadığı(!) kendiliğinden anlaşılır: (1) Gaz püskürtüp tepkili itiş prensibiyle çalışan roketmotorlara... (2) Yanma odasındaki basınçla tepkime gösterip ateşleyenlere... (3) yıldız ışı yormuşçasına saldıran o ışın silahlarına andolsun: (4) deli edercesine çığlık, duman vb paniklemesinde onunla bir vurur, bir çekilir, (5) onunla bilgi toplar, hedefi ortalarlar ... Açıklama notu: Bu Mekki suredeki sıfat-fıillertn cemi müennes salim kipinde gelmeleri, bu roket motorların cansız veya pilotla yönetilir olmadıkları, bunların kendi kendini yönetir olmaları melek olduklarını sezinletmektedir ve bunlar yıldız savaşlarını anımsatan [Fil:3.) akıllı silahlardır. Mekki sure sözcüklerin her mekki sure gibi müteşabih olmaları sözcük anlamlarından biraz ötede mecaz olarak kullanabilmemize fırsat tanırken gerçek anlamlarının bilimsel gelişmeler ışığında anlaşılacağını sezinletmektedir. Roket-motorlar, genellikle uzay mekiklertnde kullanılır, ama stratejik güdümlü mermilerde kullanılan karma katı propergoller, birbirinden kimyasal olarak farklılık gösteren bir yakıt ile bir yakıcı karışımından oluşur.... Yıldız savaşları ve bilim-kurgu filmleıindeki silahların acaba çalışma tekniği aynı mıdır? İşte müteşabihlik çok güzel anlaşılmaktadır. (Cumhuriyet Türkiyesi'nde Meal ve Tefsirin Serencamı)
Yorumlar
0 yorum