Kitap Künyesi
Yazar: Beşir Ayvazoğlu
Yazar: Turgut Cansever
Yayın Evi: Timaş Yayınları
İSBN: 9786050807585
Sayfa Sayısı: 176
--reklam--
Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
“Cansever Hoca, kaynağını çok aradığı bir hadis-i şerife dayanarak sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyler, estetiğini ve mimarî felsefesini bu görüşe dayandırırdı. İçinde mutlu bir hayat sürebileceğimiz güzel dünyanın, avutucu eğlencelerle değil, şehirleri ve konutları insanın “eşref-i mahlûkat” olduğu göz önüne alınarak yeniden inşa etmek suretiyle kurulabileceğine inanmıştı. Meskenin insanları sadece yağmur ve soğuktan koruyan barınaklar olarak görüldüğü, insanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hakkı ve sorumluluğu kabul edilmediği sürece, Cansever Hoca’ya göre, asıl mânâsında beşerî ve güzel bir çevre meydana getirmek mümkün değildi.” Beşir Ayvazoğlu
Edebiyat dünyamızın usta kalemi Beşir Ayvazoğlu, Türk-İslâm medeniyetini koruyan, geliştiren ve bir yaşam biçimi olarak neşreden Osmanlı bakıyyesi aydınların örnek hayatlarını gelecek nesle taşımaya Bilge Mimar Turgut Cansever’le devam ediyor. Ayvazoğlu’nun nefis üslubuyla okur kendisi kâh Turgut Cansever’in çok az bilinen çocukluk ve gençlik zamanlarında, kâh babası Doktor Hasan Ferit Cansever’in Türk Ocaklarını kurmak için verdiği mücadelelerin içinde buluyor. Turgut Cansever’in “Dünyayı Güzelleştirmek” olarak özetlediği mimarî felsefesine, sanat görüşüne ve bütün dünyada kısa sürede müthiş bir hızla gelişen şehirleşmenin Türkiye’de nasıl tezahür ettiğine dair görüşlerini kendisiyle sohbet ediyormuş gibi okuyacaksınız.
--reklam--
Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar Alıntıları - Sözleri
- - Peki, aziz hocam, Türkiye'de imar planları ne işe yarar? İmar planları mı? Bakın size bir hikâye anlatayım: 1943 yılında Akademi'de ilk şehircilik dersine girdim. Hamburg şehrinin imar planını hazırlamış bir bilim adamı olan Prof. Oelsner hocamız. Sınıfa girince “Size bir sorum var," dedi, “Türkiye'de hiç kimseden doğru cevap alamadım, size de soruyorum: Türk halkı ne yapmalıdır?" Herkes şunu yapmalı, bunu yapmalı diye bir şeyler söyledi. Oelsner “Anladım, bilemeyeceksiniz” dedi. Peki ne yapmalıdır? “Türkiye dua etmelidir!" demez mi. Herkes güldü. "Çok ciddiyim," dedi ve yeni bir soru sordu: “Peki niçin dua etmelidir?" Yine bilen olmadı. Bunun üzerine “Belediyelerin kasalarındaki imar planlarını tatbik edecek yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir!" dedi ve şöyle devam etti: "Allah saklasın, bunları uygulayacak yöneticiler çıkarsa, bu millet iki-üç asır belini doğrultamaz!" Bir çeşit kehanetti bu; maalesef dediği çıktı Evet, belediyelerin, merkezî hükümetin israfları, Türkiye altyapısı oluşturulurken yapılan ihmaller, israflar ve suiitimaller... Bunun ağır bedelini bugün ödüyoruz, dünyaya el açıp dilenme noktasına bu yüzden geldik.
- Betonarme, bu iradenin gelecek nesillere dayatılması demektir. Kentin sürekli değişebilir olması, yeni nesillere yaşadıkları kente kendi iradeleriyle katkıda bulunmalarının imkânlarını sağlamak gerekir.
- Devâsâ apartman blokları yapıp insanları buralara istiflemek de, 20. asrın başında Almanya'da yapıldığı gibi, yan yana dizilmiş standart evler yapmak da bir çeşit totaliterliktir. Dev apartman blokları yahut yan yana dizilmiş bir örnek evlerden oluşan mahalleler, şehirler oluşturmak, elbette aynı zamanda aileyi standartlaştırma iradesini yansıtıyordu. Bu türden düzenlemelerin, ailelerin ve isteklerinin standart olmadığının bilinerek yapılması gerekir. O halde evleri standartlaştırma yerine, evlerin parçalarını standartlaştırmak daha insanî bir çözümdür ve yalnızca Osmanlı dünyasında uygulanmıştır.
- İnsan, çevrenin oluşumuna katılabilirse onu daha fazla güzelleştirmek ister, böylece zaman içinde mimariyi fark ederek anlamaya ve tadına varmaya başlar, onunla yaşar, onu geliştirir, hatta birlikte gelişir.
- ... Türk evi hem heyet-i umumiyesiyle, hem de bütün unsurlarıyla, Hz.Peygamber'in (s.a.v.) ifade ettiği şekilde insanın aslî vazifesi olan dünyayı güzelleştirme görevini gerçekleştirme bilincinin ve iradesinin yansımasıdır.
- Dünyayı fethetmeye kalkışan Bonapart, Paris şehrini de yeniden biçimlendirmek istiyor. Büyük bulvarlar açıyor, eni yüz metre, boyu iki kilometre... Bonapart'ın Paris projesi doğrusu ilginç temellere dayanmaktadır. Bunu anlattığımız zaman bizde insanlar pek şaşırıyorlar. Banapart, ihtilâlin sokaktan gelen önderleri ortadan kalkınca üç kişiyle birlikte Fransa'nın hâkimi oldu. Ama Napolyon diğer ikisinin kendisine ihanet edeceğinden korkuyor. Bunun için bir Paris planı çizdiriyor. Geniş caddelerin yuvarlak meydanlarda birleştiği bu planın sebeb-i hikmeti şu: Napolyon topçu subayı. Eğer ortakları ihanet edip halkı ayaklandırır da bu bulvarların iki tarafındaki apartmanlarda yaşayan halk sokaklara dökülürse, yuvarlak meydanlara yerleştireceği topçu bataryalarıyla onları bastıracağını düşünüyor. Planının esas sebebi bu. Sözde Türk aydını dedikleri bilmem ne budalalarının çok hayran oldukları Paris'in temeli bu.
- Tipik bir Bursa evinde oturuyorduk. Dört beş odanın yan yana dizildiği uzun bir hayat, bir bahçe... Bursa o zaman şiir gibi bir şehirdi. Buna rağmen babam Bursa'yı ne hâle getirmişler diye isyan etmişti. Çünkü onun eski Bursa'sı bizim eski Bursa'mızdan daha güzeldi. Sokaklarında su kanalları vardı, bu kanallarda şelâleler oluşur, etraf su sesleriyle dolardı. Yeşilin her tonunun köpürdüğü bir şehirdi Bursa, bir şehircilik harikasıydı. Aydın Germen'in Amerikalı bir arkadaşı Bursa'yı görünce, “Dünyada şehir denebilecek iki şehir vardır; biri Floransa, diğeri Bursa... Floransa bile, Bursa'nın yanında iç karartici, karanlık, pis bir şehir, demiş. İlkokulun son üç yılını Bursa'da okudum. Epeyce uzak bir mesafe olduğu halde, Osman ve Orhan Gazilerin türbeleri civarındaki ilkokulumuza yürüyerek gidip gelirdik. Şuurumun buruda teşekkül ettiğini, yaşanacak bir şehrin nasıl olması gerektiğine dair ilk fotoğrafların zihnime Hisar sokaklarında koşup oynarken yerleştiğini söyleyebilirim.
- Şehir, odak noktaları etrafında oluşuyordu. Bu odak noktaları değişmez değerlere sahipti. Yani din temsil ediliyordu oralarda. Bütün insanlık tarihinin takip ettiği bir esas olmak üzere; inanç, kültür, iktisadi hayat ve sosyal hayat bir bütünlük teşkil ediyordu. Yani İslâmî mânâda tevhid inancının bir yansımasıydı bu.
- Osmanlılar monümantalliğin ölçü büyüklügüyle elde edilemeyeceğini biliyorlardı. Daha önce anlattım. O zaman monümantalliğin kaynağının ne olduğunu inceleyenler, monümantallik, yani abide gibi terimi yerine bir başka temel konsepte sevk ediyordu Osmanlı mimarlarını: Huşu hissi. Bu histe büyük bir saygı, bir bakıma, karşı karşıya kalman şeyin büyüklüğü karşısında bir nevi korku ve ürperme tavrı var. Çözümleme birçok defa 10-15 cm. büyüklüğünde bir çini parçasında gerçekleşiyor. 15 santimlik bir kırık 16. asır çinisi karşısında bir abide karşısında olduğunuz zaman duyacağınız hisleri duyuyorsunuz. İşte tasavvufi huşu, haşyet duygusunun yapıya taşınması birinci derecede öncelik taşıyordu. Tabiî bunun beraberinde de kaçınılmaz bir şekilde vakar ifadesi bu yapıların asli psişik özelliklerini, biçim ifadelerini teşkil ediyordu.
--reklam--
Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Dünyayı Güzel Kılma Çabası: Turgut Cansever bir mimar, şehir planlayıcısı, entelektüel ve mütefekkir. Gayesi "Dünyayı Güzelleştirmek" İnsani bir yaklaşım ile değil, gerçek anlamda dünyayı güzelleştirmek. 2001 yılı başlarında Cansever Hoca ile bir röportaj yapmaya başlayan Beşir Ayvazoğlu bu okyanus kadar derin şahsiyetin anlattıkları içinde kaybolduğunu fark ediyor, araya giren başka meşgalelerle birlikte ne yazık ki röportajlar dizisini çok fazla devam ettiremeden sona erdiriyor. Kitabın başlangıcında Beşir Ayvazoğlu' nun "Turgut Cansever kimdir?" " Gayesi nedir?" niteliğinde kısa bir yazısı var. " Cansever Hoca kaynağını çok aradığı bir hadis- i şerife dayanarak sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyler, estetiğini ve mimari felsefesini bu görüşe dayandırırdı. İçinde mutlu bir hayat sürebileceğiniz güzel dünyanın, avutucu eğlencelerle değil, şehirleri ve konutları insanın "eşref-i mahlûkat" olduğu göz önüne alınarak yeniden inşa etmek suretiyle kurulabileceğine inanmıştı. Meskenin insanları sadece yağmur ve soğuktan koruyan barınaklar olarak görüldüğü, insanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hakkı ve sorumluluğu kabul edilmediği sürece, Cansever Hoca' ya göre asıl manasında beşerî ve güzel bir çevre meydana getirmek mümkün değildi. " Bu paragraf aslında yapılan röportajların ana fikri niteliğinde. Cansever Hoca Antalya doğumlu, ancak büyüdüğü ve en çok etkilendiği şehir Bursa. Bursa' ya olan sevgisini ifade ettiği şu cümleler gerçekten hem tarihimize, hem de şehrin çoğunlukla mazide kalmış haline ışık tutacak nitelikte: " Bursa inanılmaz bir şehirdi; hafif malzemeyle, ahşapla inşa edilmiş evlerin, her biri bir ziynet olarak küçük sokaklarda yan yana gelip şehri oluşturduğu, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin her köşesinde yaşandığı bir şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti. " Bursa diyince Tanpınar' dan bahsetmemek olmaz. Hemen Bursa bahsine bakıyoruz ve " Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu." cümleleri çıkıyor karşımıza. Yeşil' den, Muradiye' den, duvardan, kubbeden bahseden Tanpınar' ın gördüklerini Cansever Hoca' nın da gördüğü çok açıkça bu cümlelerle birlikte anlaşılmaktadır. 1967 yılında Cansever Hoca' nın arkadaşı Aydın Germen' in Amerikalı bir misafiri de Bursa ve Floransa' nın dünyanın en güzel iki şehri olduğunu, ancak Bursa' nın yanında Floransa' nın karanlık, pis ve iç karartıcı bir şehir olduğunu söyler." "Ş ve L harfleri daima en güzel terkipleri yapar. Yeşil dediğimiz zaman adeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Fakat Bursa' da yeşilin manası çok başkadır, o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükûnun fânî bir saate sinmiş manasıdır. " diyerek Yeşil ve Bursa kelimelerini adeta birbiriyle eşleştiren yine Tanpınar' dır. Cansever Hoca' ya göre mimari bir sanattır ve sanatın gayesi dünyayı güzelleştirmektir. Bu güzelliği varlığın kanunlarına uyumla mümkün olduğunu söyleyen Hoca' ya göre dünyayı öncelikle insanın yaratılmışların en şereflisi( eşref- i mahlukat) olduğu göz önünde tutalarak düzenlemek gerekmektedir. Bu düzenleme eski İslam şehirlerinde olduğu gibi sadeliği, insani ölçüyü, tevazuyu, geçiciliği ve güzelliği sinesinde barındırmalıdır. Ve Bursa' nın merkez alanında takriben 120 metrekarelik bir ev ve 50 metrekarelik evin bahçesi ailenin tabiatla olan tüm ilişkisini ve bahsedilen tüm bu özellikleri sağlamaktadır. Yılda ortalama olarak 97 milyon kişinin aramıza katıldığı dünya nüfusunun barınma ihtiyacı için ortaya atılan Soleri' nin "Tutumlu Kent" projesini de Cansever Hoca yanlış bulmaktadır. 100 katlı dikey yerleşimli mekanlar tasarlayan ve bu tasarılarını Arizona' da inşa ettiği Arcosenti kentiyle hayata geçirmeyi deneyen Soleri' nin yanlışı 100 katlı binanın gölge uzunluğunu hesaba katmamasından kaynaklıdır. Gölgede tarım yapılamaz ve tarım yapılamayan boş arazi, yine istenilen arsa tasarrufunu sağlamayacaktır. Arkadaşı Aydın Germen ile "Ankara civarında kuzey güney istikametinden çizgi çekip, Ege Denizi' yle bu çizgi arasındaki dağları da ova farz ederek, her evin beş dönüm bahçesi olması kuralını da uygulamak suretiyle bütün dünya nüfusunu bu alana yerleştirdik" diyen de yine Cansever Hoca' dır. " Sizce cedlerimiz apartman inşa etmeyi bilmiyorlar mıydı?" soruna alternatif olarak şu soru belki de sorulmalıdır: " Neden inşa etmiyorlardı? " Yükseklik fikri ile inşa edilen apartmanlar gölgesiyle diğer insanların yaşadığı evleri yaşanmaz hale getirebilir. Süleymaniye' yi daha büyük göstermek için Süleymaniye çevresindeki evlerin pencerelerini şehrin vasatî pencere ölçeğinden daha küçük ölçekte imal eden, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii' nin arkasındaki sadrazam konaklarında pencere ölçülerini 90 santim yerine 75 santimetre olarak imal eden üstad elbette apartman yapabilecek yetenekte fakat yapmayı tercih etmemektedir. Osmanlı tecrübesinde ve İslam' ın ruhunda bir başkasının hayatına müdahale edilemez. Ve Cansever' e göre de akıl almaz bir zenginliğe sahip olan tarihi tecrübemiz; sürekli oluşum halindeki dünyada, iradesine sahip insanın bir başkasının iradesine mahkum edilmeden yaşaması için, evin ölçülerinden inşasına, oturma biçiminden oturulacak yerin tasarımına, evin ve şehrin oluşmasına varıncaya kadar birçok konuda tutumlu bir çözümlemeyi nasıl ortaya koyacağımızın ipuçlarını vermektedir. Şehir- medeniyet, yaşam, Türk evi ve özellikleri gibi pek çok konuya değinen Cansever Hoca tarihi tecrübeden ilham almak gerektiğini ve bir sanat olan mimarinin de bu minvalde ilerlemesi gerektiğini ısrarla savunmaktadır. " Türk evi hem heyet- i umumiyesiyle, hem de bütün unsurlarıyla, Hz. Peygamber' in ifade ettiği şekilde insanın aslî vazifesi olan dünyayı güzelleştirme görevini gerçekleştirme bilincinin ve iradesinin yansımasıdır." diyerek Türk evini ve vasıflarını özetleyen Cansever Hoca' yı her mimar adayı arkadaş bir kez okumalı. Belki de bu okuma yazar/i4910 kitap/kitap--67990 romanındaki sadece ahşap ev yapan mimar karakterler gibi mimarlar yetiştirir ve dünya daha da güzelleşir. (Ayşe Nur)
"Cansever Hoca, kaynağını çok aradığı bir hadis-i şerife dayanarak sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyler, estetiği ve mimari felsefesini bu görüşe dayandırırdı. İçinde mutlu bir hayat sürebileceğimiz güzel dünyanın, avutucu eğlencelerle değil, şehirleri ve konutları insanın "eşref-i mahlukat" olduğu göz önüne alınarak yeniden inşa etmek suretiyle kurulabileceğine inanmıştı. Meskenin insanları sadece yağmur ve soğuktan koruyan barınaklar olarak görüldüğü, insanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hakkı ve sorumluluğu kabul edilmediği sürece, Cansever Hoca'ya göre, asıl manasında beşeri ve güzel bir çevre meydana getirmek mümkün değildi." Kitap, Beşir Ayvazoğlu'nun farklı zamanlarda Turgut Cansever hoca ile bir araya geldiği birçok konu üzerine yaptıkları konuşmalardan oluşuyor. //Turgut Cansever (1921-2009) Mimar, şehir plancısı, gerçek bir entelektüel, asıl manasında bir mütefekkirdi. Tasavvuf ve felsefeyle ilgilenen sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyleyen, estetiği ve mimari felsefeyi bu görüşe dayandıran bir düşünce adamıydı.// Kitabı meslektaşlarıma, yakın disiplinlerdeki meslek gruplarındaki arkadaşlarıma tavsiye ederim. Bunun yanı sıra mimariye ilgi duyan, bununla ilgili fikir sahibi olmak isteyen, yaşadığı şehir, oturduğu ev, gezip gördüğü şehir ve yapılar üzerinde tefekkür etmek isteyen herkese tavsiye ederim. Mimarlık maalesef ki günümüzde insandan, insanın fıtrat ve ihtiyaçlarından farklı, gösterişin ön planda olduğu bir makine gibi bilinmez bir yolun içinde. Bu elbette ki bu meslek grupları içindeki insanların sorumluluğunda olduğu gibi yöneticilerinde dikkatle düşünüp kararlar alması gereken bir konu. Kitapta sık sık Osmanlı şehir mimarisi ve Türk evi özelliklerine değinilmiş, bu da bize bu zamanki düzende ne gibi eksiklerimiz var bunları görmek ve üzerinde biraz düşünmek için fırsat tanıyor. Herkese keyifli okumalar dilerim. (Sade okur)
Turgut Cansever ismine Mustafa Kutlu okuyanlar aşinadır. Yazarın şehirleşme sorunumuzla ilgili her kitabında mutlaka adı geçer. Besir Ayvazoğlu, Cansever ile üç farklı zamanda röportajlar yapmış hocanın vefatından önce. Bu kitap o roportajlarin ilgili yerlerle ilgili fotograflarla bezenmesiyle olusturulmuş. Bir hevesle başlayıp hemen bitirsem de öncesinde Cansever'e dair daha kapsamlı bir kitap okumadığıma pişmanım. Mimariyle siyasetle İstanbul'la ilgiliyseniz bir bakın derim. (Asuman MERCAN)
--reklam--
Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Turgut Cansever - Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Turgut Cansever Kimdir?
Türk mimar, şehir plancısı, düşünür. Dünyada üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü almış tek mimardır. "Bilge Mimar" da olarak anılır. Kent, imar, koruma alanlarında pek çok görev almış,Beyazıt Meydanı'nı tasarlamıştır. Türkiye'deki ilk sanat tarihi doktora tezinin sahibidir.
Hayatı
1920 yılında Antalya'da doğdu. Doktor Hasan Ferit Bey ile eşi Saime Hanım'ın beş çocuğundan en büyüğüdür.
Babası Doktor Hasan Ferit Bey, Kasımpaşa Turabi Tekkesi şeyhi ve Bab-ı Ali'nin üst düzey bürokratlarından birisi olan Şeyh Ali Efendi'nin oğlu idi. Bürokrat olmak yerine tıp okumayı seçen, savaş yıllarında Sina Cehpesinde Sahra Başhekimliği yapan, Türk Ocakları'nın kurucuları arasında yer alan Hasan Ferid Bey; devlet ideolojisine muhalif kalmış, Ankara'da üst düzey görev tekliflerini reddederek Antalya'da, Adana'da sıtma mücadelesinde görev almayı tercih etmiş, Tavşanlı'da Bursa'da sürgün hayatı yaşamış bir fikir adamı ve doktordur.
Annesi Saime Hanım ise Filibe kökenli bir öğretmendir. Halide Edip Adıvar'ın öğrencisi olarak yetişmiş, 19 yaşına geldiğinde gönüllü olarak Kudüs'te öğretmen olmayı kabul etmiş bir hanımdır.
Öğrenim Hayatı
Turgut Canserver, ilkokulu Ankara ve Bursa'da okudu. İlkokul yıllarından sonra ailesi İstanbul'a taşınmıştı. Lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. Okul ve sınıf arkadaşlarından bazıları Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu, İlhan Usmanbaş, Avni Arbaş, Cihat Burak'tır.
Ressam olmak düşüncesiyle girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Halil Dikmen’le, Mazhar Şevket İpşiroğlu’yla, Sedad Hakkı Eldem’le tanıştı. Mimarlık öğrenimi görmeye karar verdi. Sedad Hakkı Bey'in yardımcısı oldu. Mimarlık öğreniminden sonra sanat tarihi doktorası yapmaya yöneldi. 1946 yılında derslere başladı ve İslam Sanatı tarihi hocası Ernst Diez onu çok etkiledi. 1949’da yazdığı “Osmanlı ve Selçuklu Mimarisinde Sütun Başlıkları” adlı doktora tezi, Türkiye’de yapılan sanat tarihi doktora tezlerinin ilkidir[3]. Tezi için 14 Anadolu şehrini ve 111 yapıyı ziyaret etti[4]. Eser, 2010 yılında "Sonsuz Mekânın Peşinde: Selçuk ve Osmanlı Sanatında Sütun Başlıkları" adıyla yayımlandı.
Fransa'ya giderek bir süre Avrupa'yı dolaştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden “Modern Mimarinin Sorunları” adlı 1960 tarihli tezi ile doçent ünvanını aldı.
Meslek hayatı
1949 yılında Sadullah Paşa Yalısı’nın restorasyonu gerçekleştirdi. Bu, meslek yaşamının ilk önemli deneyimi oldu. 1951'de ortağı Abdurrahman Hancı ile birlikte ilk mimarlık bürosunu kurdu. Birlikte tasarladıkları Anadolu Kulübü Oteli, önemli eserlerindendir. Karatepe Açık Hava Müzesi, Diyarbakır Koleji, ODTÜ Kampüsü yarışma projesi, Türk Tarih Kurumu binası 1950'li yıllarda tasarlanmış çalışmalardandır.
1952 yılında Nilüfer Hanım ile evlendi çiftin Hasan, Emine ve Feyza (1961) isminde çocukları oldu ve mimarlık mesleğini seçtiler.
Cansever 1958'de Beyazit Meydanı tasarımına başladı. Bu çalışma, onu kent, imar, koruma alanında mücadele vermeye yönlendirdi. Bu alanlarda kısa süreli pek çok görev aldı. Aldığı görevlerin bazıları şunlardır: 1959-1960’ta kuruluşunda bulunduğu Marmara Bölgesi Planlama Teşkilatı Başkanlığı ve 1961’de İstanbul Belediyesi Planlama Müdürlüğü; 1974-1975’te Dünya Bankası İstanbul Metropol Planlama Projesi’ne başkanlık; 1974-1976 arasında Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği; 1975-1980 arasında İstanbul Belediyesi’nde, 1979’da Ankara Belediyesi metropol planlama, yeni yerleşmeler, kent merkezleri ve koruma danışmanlığı.
1960'lı yıllar, Cansever'in Bodrum'la tanıştığı dönemdir. Kendisine 1980'de aldığı iki Ağa Han Mimarlık Ödülü'nden birisini getirecek olan Ertegün Evi restorasyonu Bodrum'la tanışmasının sonucudur.
Türk Tarih Kurumu binası (1951-1967, Ankara, Ertur Yener ile birlikte gerçekleştirdiği) ve Ahmet Ertegün evi yenilemesi (1971-1973, Bodrum) ona 1980 yılında iki Ağa Han ödülü getirdi. Üçüncü ödülü ise 1992 yılında aldı. Bodrum'un 9km. kuzeyindeki Mandalya Koyu'nda toplam 3 otel ve 500 evden oluşan; Emine Öğün, Mehmet Öğün ve Feyza Cansever ile gerçekleştirdiği Demir Evleri Projesi kendisine üçüncü Ağa Han Ödülü'nü getirdi. Üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü almış dünyadaki tek mimar oldu.
1983'te Mekke Üniversitesi'nde eğitim programı hazırlık danışmanı olarak çalıştı. Aynı yıl, Ağa Han Mimarlık Ödülü Master Jürisi'nde görev aldı.
Cansever, doksanlı yıllarda yayım etkinliklerini sürdürdü. Pek çok makale yayımladı, yazı derlemelerini kitap haline getirdi. Anıtsal bir yapıt olan Mimar Sinan kitabını 2005 yılında yayımladı.
2007 yılında İstanbul'da, hakkında “Turgut Cansever: Mimar ve Düşünce Adamı” başlıklı sergi açıldı. Küratörlüğünü Uğur Tanyeli ile Atilla Yücel'in yaptığı sergi, Türkiye'de arşiv belgesi niteliğinde malzemeye dayanarak yapılmış ilk retrospektif mimar sergisidir.
2000 yılında kalbine pil takılan ve 2008 temmuzundan itibaren yatağa bağlı tedavi gören Turgut Cansever, 22 Şubat 2009 günü İstanbul Kadıköy Çiftehavuzlar'daki evinde vefat etti. [6] [7] Turgut Cansever'in cenazesi 23 Şubat 2009 günü Fatih Camii'nde ikindi namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı'da toprağa verildi.
--reklam--
Turgut Cansever Kitapları - Eserleri
- Kubbeyi Yere Koymamak
- İslam'da Şehir ve Mimari
- Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar
- Osmanlı Şehri
- İstanbul'u Anlamak
- Mimar Sinan
- Ev ve Şehir
--reklam--
Turgut Cansever Alıntıları - Sözleri
- Ankara’da eski Ankara evlerinden oluşan bir mahalle inşa etmeyi ve onları yok eden yanlışın ürünlerine engel olmayı vaad ediyorsanız o zaman Ankara’da bir Bosna anıtı yapmaya hakkınız vardır. (Not: Bu alıntının öncesi de okunmalı) (Osmanlı Şehri)
- " Aslında bugün Türkiye'nin uyanması, Osmanlı-İslam kültür muhtevasını anlaşılır dille hem kendi insanlarına, hem dünyaya iletmesi lazım. Türkiye'de politik gücü olmak bence amaç olamaz; dünyayı değiştirmektir amaç. İnsanlara İslam'ın mesajını iletmektir." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- Niyet herşeyin başıdır... (Mimar Sinan)
- Betonarme, bu iradenin gelecek nesillere dayatılması demektir. Kentin sürekli değişebilir olması, yeni nesillere yaşadıkları kente kendi iradeleriyle katkıda bulunmalarının imkânlarını sağlamak gerekir. (Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar)
- "Bir insanın yaptığı her şey muhakkak onun inançlarının bir yansımasıdır." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- Ne isterseniz yapınız, her yaptığınız şey mutlaka inancınızın tam bir inikâsı (yansıması) olacaktır. (İslam'da Şehir ve Mimari)
- " Doğayı doğa olarak korumak insanın ilk vazifesi ise, doğayı güzelleştirerek insanın doğayla bütünleşmesini sağlamak da kaçınılmaz ikinci vazifedir.Sanıyorum ki bu olmadan iktisat da yapılamaz, politika da." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- Osmanlılar monümantalliğin ölçü büyüklügüyle elde edilemeyeceğini biliyorlardı. Daha önce anlattım. O zaman monümantalliğin kaynağının ne olduğunu inceleyenler, monümantallik, yani abide gibi terimi yerine bir başka temel konsepte sevk ediyordu Osmanlı mimarlarını: Huşu hissi. Bu histe büyük bir saygı, bir bakıma, karşı karşıya kalman şeyin büyüklüğü karşısında bir nevi korku ve ürperme tavrı var. Çözümleme birçok defa 10-15 cm. büyüklüğünde bir çini parçasında gerçekleşiyor. 15 santimlik bir kırık 16. asır çinisi karşısında bir abide karşısında olduğunuz zaman duyacağınız hisleri duyuyorsunuz. İşte tasavvufi huşu, haşyet duygusunun yapıya taşınması birinci derecede öncelik taşıyordu. Tabiî bunun beraberinde de kaçınılmaz bir şekilde vakar ifadesi bu yapıların asli psişik özelliklerini, biçim ifadelerini teşkil ediyordu. (Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar)
- Bütün 19.asır bir ölçek değişmesi dönemidir. İnsan ölçeği yerine büyük kışlalar, zenginlerin hatta orta halli İstanbulluların bile tevazu ve sadelikten uzak gösterişli konaklar ve yalılar inşa ettirdiği; gerçekliğin, tevazuun ve yüceliğinin yerini gösterişçiliğe bıraktığı bir dönemdir. (İstanbul'u Anlamak)
- “İslâm kültürü büyük çelişkilere büyük çözümler getirmiştir." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- "Her sanat eseri gibi, mimari eserler de tarihin belli bir döneminde, belirli mahalli şartlar içinde oluşan, varlığın yapısına yöneik bir inancın ürünüdür. 'O zaman' ve 'o yerde' mevcut doğru ve yanlışlar, bunların oluşumu hakkındaki inanç ve değerlendirmeler, sanat eserinin ve mimarinin temel özelliklerini belirler." (İstanbul'u Anlamak)
- Devâsâ apartman blokları yapıp insanları buralara istiflemek de, 20. asrın başında Almanya'da yapıldığı gibi, yan yana dizilmiş standart evler yapmak da bir çeşit totaliterliktir. Dev apartman blokları yahut yan yana dizilmiş bir örnek evlerden oluşan mahalleler, şehirler oluşturmak, elbette aynı zamanda aileyi standartlaştırma iradesini yansıtıyordu. Bu türden düzenlemelerin, ailelerin ve isteklerinin standart olmadığının bilinerek yapılması gerekir. O halde evleri standartlaştırma yerine, evlerin parçalarını standartlaştırmak daha insanî bir çözümdür ve yalnızca Osmanlı dünyasında uygulanmıştır. (Dünyayı Güzelleştirmek-Turgut Cansever'le Konuşmalar)
- Rönesans’ta, insanın dünyayı anlamak için durduğu yerden karşısına bakması esas iken, hareketli kültürlerde, insanın bir nesneyi algılamak için o nesnenin etrafında dolaşması, ona her cepheden; üstten, alttan bakması, varlığı hareket eden insanın gözü ile algılaması, şehirlerin yapılanmasını düzenleyen iki farklı varlık telakkisi, şehre iki farklı nitelik kazandırmaktadır. (İslam'da Şehir ve Mimari)
- Kur’an-ı Kerim’in bize ulaştırdığı hikmetlerden yola çıkarak hayatımızı zenginleştiren ecdadımızın duyarlılığıyla şekillenen Türk-Osmanlı şehirlerinin nasıl olduğunu anlatmak da herhalde yedi sene ister.. (Osmanlı Şehri)
- "Mimari, etkileri asırlarca devam eden ve nesillerin varlıklarını içinde sürdürdükleri bir kültür ve sanat alanıdır... Güzel bir dünya inşa etmek sorumluluğu ile mimari, diğer sanat alanlarından çok daha yoğun ve ciddi bir şekilde varlığın bütün zaruretleriyle karşı karşıya gelinerek geliştirilebilir." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- "...'topografyaya dayalı olarak mahalle ve sokaklarda oluşuyor'...Bu oluşum esnasında topografyanın en seçkin noktasına kamusal alan yerleştiriliyor; cami, mektep, medrese, imaret, hamam vs. Bunlar topografyanın en seçkin yerlerine yerleştiriliyor ve değişmeyecek yapılar olarak meydana getiriliyor.Bu önemli bir şey. Çünkü değişmeyecek binalar, devam edecek bir erdemin, ilahi irşadın içerisinde öğrenildiği ve icaplarının yerine getirildiği yapılar olarak var oluyor." (Kubbeyi Yere Koymamak)
- "İslâm’da insana verilen “her şeyi kendi yerine koyma” (adalet) sorumluluğu tevhîd bağlamında anlaşılmalı ve yerine getirilmelidir." (Mimar Sinan)
- Osmanlı-İslam şehirleri tabiatı içine almakla beraber tabiata, her ağaca, her çalı parçasına, her çiçeğe yüce bir değer kazandıracak şekilde, insanın düzenlediği bir dünyanın ürünü idi; insanın dünyayı nasıl güzelleştirdiğinin örneği idi.  (Osmanlı Şehri)
- İbadeti her şeyi halledecek tek güç addediyor Müslümanlar. İslâm’ın gündemindeki ilkelerin en önemlisi tevhid ilkesi. İnsanın söylediğiyle yaptığının tamamen aynı olması lazım geldiği şeklindeki ilke. İnanç ile yapılan arasındaki münasebet bütünlüğünü modern İslâm âlemi hiçbir şekilde tesis edemiyor. (Kubbeyi Yere Koymamak)
- Bütün ülkede, kent ve kasabalarımızda, köylerimizde bugün hiçbir çağda olmadığı kadar seviyesiz, çirkin, bayağı bir çevre oluşturacak niteliksiz bir yapı faaliyeti hakimdir. Bu yapı faaliyetinin çirkinleştirici seviyesizliklerini yenilik, başarı ve iktisadi gelişme sayan değerlendirme yanılgıları toplumun her düzeyine hakim bulunmaktadır. (Osmanlı Şehri)
Yorumlar
0 yorum