Kitap Künyesi
Yazar: Vandana Shiva
Yazar: Maria Mies
Çevirmen: İlknur Urkun Kelso
Orijinal Adı: Ecofeminism
Yayın Evi: Sinek Sekiz
İSBN: 9786056791413
Sayfa Sayısı: 500
--reklam--
Ekofeminizm Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Son yıllarda kadınlar, çocuklar ve genel olarak insanlığın yanı sıra, gezegendeki bitki ve hayvan çeşitliliğinin korunması, hayatta kalması ile ilgili konularla gittikçe daha fazla karşılaşır olduk. Dünya üzerindeki yaşamı tehdit eden yıkıcı eğilimlerin altında yatan sebepleri incelerken, her ikimiz de birbirimizden bağımsız olarak aynı şeyin bilincine vardık. Bunun adı kapitalist, ataerkil, küresel dünya sistemidir.”
Ekofeminizm Alıntıları - Sözleri
- Şirket güdümlü reformlar ekonomik ve siyasi güçlerin birleşmesine, eşitsizliklerin derinleşmesine ve siyasetçilerin aslında temsil etmesi gereken insanların iradesinden gittikçe daha fazla uzaklaşmasına sebep olur.
- “Bilgi güçtür” sloganını pervasızca kullanabilmelerinin ve insanların bu söze inanmalarının sebebi, Bacon, Descartes ve Max Weber'den bugüne bilim insanlarının, bilgi ile şiddet ya da kaba kuvvet (örneğin devlet ve askeri güç biçiminde) arasındaki hileli ilişkiyi, bilimi saf doğrunun arandığı alan olarak tanımlayarak, sürekli gizlemeleridir. Bu yolla bilimi siyaset alanının, yani kaba kuvvet ve güç alanının üstüne taşımışlardır. Siyaset (güç) ile bilim arasındaki, biz feministlerin karşı çıktığı ayrılık, bir yalan üzerine kuruludur. Bu ayrılık gerçek değildir ve asla da olmamıştır. Sadece doğrunun sonsuza kadar aranmasına adanmış, anayasalarımızda bilimsel özgürlük olarak yasalarla korunan, değer yargılarından arınmış, umursamaz, saf bilim yoktur. Saf bilgi ve araștırma konusunda güya karşı konulamaz dürtülerini tatmin etmekten başka bir amacı olmayan bilim insanları bile finansman olmaksızın bu araştırmaları yapamazlar. Ve en temel araştırma alanlarında sağlanan finansmanın arkasındaki askeri, siyasi ve ekonomik çıkarları tespit etmek hiç de zor değildir (Easlea, 1986; Butte, 1985).
- Metalaştırma ekonomisi, her şeyin bir fiyatının olduğu ama hiçbir şeyin değerinin olmadığı bir metalaştırma kültürü yaratır.
- Sınırsız büyüme düşüncesine dayalı ekonomik reformlar ancak ve ancak iktidar sahiplerinin savunmasız kesimlerin kaynaklarını gasp etmesi ile sürdürülebilir.
- Kültürel görelilik, sırf bir halkın kültürel ifadeleri ya da yaratımları oldukları için, çeşitli şiddet biçimlerini ve başlık parası, kadın sünneti, Hindistan’ın kast sistemi vb. ataerkil ve sömürücü kurum ve âdetleri de kabul etmeyi gerektirir. Kültürel görelilikçiler için dil, din, âdetler, yeme alışkanlıkları ve kadın erkek ilişkilerinde ifade bulan gelenekler daima özeldir ve eleştirilemez. "Faklılık" vurgusunda aşırıya kaçmak ortak yönlerin gözden kaçırılmasına yol açabilir; hatta iletişimi imkânsız hale getirebilir. Sonu değer yargılarını rafa kaldırılmasına varan kültürel görelilikcilik, totaliter ve dogmatik ideolojik evrenselciliğe ne çözüm ne de alternatif olabilir. Bu, eski madalyonun ters yüz edilmesinden başka bir şey değildir.
- Yeni bir terim olan “Ekofeminizm”in merkezindeki mesele aslında çok eskidir. Terim, kadınların geçim kaynaklarını korumak ve yaşadıkları toplulukları güvenli kılmak için her daim gösterdikleri çabadaki itici güce vurgu yapar.
- Başlangıçta bu yeni savaşların esas amacının bu ülkelerdeki petrol rezervlerini kontrol altına almak olduğunu düşünmüştüm. Ama, özellikle de Afganistan örneğinde, bu savaşın gerekçesi olarak, El Kaide'nin yok edilmesinin yanında, kadınların baş örtüsü ya da türban takmaktan ve benzeri gerici İslami geleneklerden kurtarılmasının gösterilmesi çok dikkat çekiydi.
- Psikolog Berti Latza seks turizmi için Tayland'a giden Alman erkekler üzerine bir araştırma yapmış, bu erkeklerin Taylandlı "sevgili"lerinden kulübelerini temizlemelerini, gün boyunca yemek yapmalarını ve köle gibi onlara hizmet etmelerini talep ettiklerini görmüştür. Seks genellikle ikinci plandadır ve erkeklerin hoşlandıkları şey, bu kadınlar üzerinde mutlak erk sahibi olmalarıdır. Berti Latza bir başka seks turisti tipi daha tespit etmiştir: erken bebeklik aşamasına dönen bastırılmış erkek. Bu erkekler Taylandlı kadınların onları bebek gibi yıkamalarını ve beslemelerini, popolarını yağlayıp pudralamalarını isterler. Latza "Hatta bebek gibi konuşmaya başladıkları ve tuvalete kucakta götürülmek istedikleri olur," diyor." Anlaşılan bu yetişkin erkekler bu ufak tefek Taylandlı kadınların yanında “büyük güçlü adam” öz imgelerini terk edecek kadar güvende hissediyor ve beyaz, Batılı, ataerkil medeniyet tarafından erkeklik imgelerinden baskılanmış, göz ardı edilmiş ve yok edilmiş her şeyin tadını çıkarabiliyorlar. Bu yüzden dünyanın diğer ucuna kadar gidip yanında bu bastırılmış ihtiyaçları karşılamakta sakınca görmedikleri egzotik, sömürgeleştirilmiş kadınlar bulmaları gerekiyor.
- Çoğu ekonomist ve politikacının "bedava" ya da "açık" ekonomi olarak gördüğü şey kadınlar tarafından “zincirlenmiş" ekonomi olarak görülür. Zincirlenmiş ekonomi "fakir"leştiğinde, yani açık verdiğinde, onu ayağa kaldırmak için bedava ekonomi kullanılır. Yapısal uyum ve kemer sıkma programları uygulandığında, kamu harcamalarındaki kesintiler genellikle en ağır şekilde yoksulları etkiler. Çoğu örnekte bütçe açığının kapatılması için sosyal ve ekonomik kalkınma harcamalarında ciddi kesintiler yapılması gerekmiş, gerçek ücretler ve tüketim de ciddi ölçüde azalmıştır.
- Daha da kötüsü, yabancılaşmış bir siyasetçi sınıfının kendi vatandaşlarından korkmasıdır. Bu da Delhi'de gördüğümüz gibi şiddetsiz vatandaş protestolarının bastırılması için polisin kullanım şeklini, Bastar'da Soni Sori'ye yapılan işkenceyi, Jharkhand'da Dayamani Barla'nın tutuklanmasını ve Kudankulam'daki nükleer enerji santraline karşı mücadele eden halka açılan binlerce davayı açıklar. Özelleştirilmiş bir şirket-devlet, hızla bir polis devletine dönüşmek zorundadır. Bu yüzden siyasetçiler özel korumalarının sayısını sürekli artırmakta ve polisi kadınları ve sıradan vatandaşları koruma görevinden alıkoymaktadır.
Ekofeminizm İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Düşünce ve bilimin geçmişi feminist bir yaklaşımla değerlendirildiğinde fikirlerin, bilimin, geleneklerin tamamının birer cinsiyet ideolojilerinden ibaret olduklarını görmek mümkün olacaktır. Cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil düşüncenin vazgeçilmez bir unsuru olarak kadını ''özel alan'' ilan ederek ikincileştirip, eş olmak (denk olmak), eşit olmak felsefesinden uzaklaştırmaktadır. Antik Yunan felsefesinden bu yana tarih içerisinden sürekli makineleşerek bir sonraki nesil ile devam etmiştir insanlık. Bu dönüşüm şekli gelişim şeklini, gelişim şekli ise dönüşümün harekete geçmesine neden olan düşünce şekline yeniden tesir etmiş ve bu döngü içerisinde insan kendisini soyutlamaya kadar götürmüştür durumu. Düşünce-eylem arasındaki bir sığlık ve çarpıklık ekolojistler ve feministler tarafından oldukça derin bir incelemeye tabi tutularak doğa sorunları şemsiyesi altında insanlar arası tahakküm ele alınırken insanlar dışı tahakkümler de değerlendirilmiştir. Bu yüzden ekolojik-feminist felsefe ve anaerkil düşünce insanlığın önündeki tek çıkış yoludur. İnsan kendini kurtardığı gibi doğayı ve diğer canlıları da kurtaracaktır bu sayede. Bu benim gözümde bir tür Nuh'un gemisi vasfı taşıyor. Erkek egemen söylemde doğa-kadın özdeşliği kurulmuştur. Bu olumsuz bir anlamdadır. Kadın özellikle toprağa benzetilerek, yerleşik hayat ile birlikte erkek toprağa ''sahip olma'' ayrıcalığına kavuşmuş olacaktır. Günümüz şehirlerinde ise yansıması özel alan, kamusal alan olarak karşımıza çıkmakta ve kadın, kamusal alandan özel alana (erkeğe ait özel alana) çekilmektedir. Ekolojik açıdan baktığımızda ise insan kendisini yaratılmışların en üstünü olarak nitelediğinden dünyanın,doğanın efendisi rolüyle kendisini konumlandırır. İnsanlar arasında erkek egemenliği, insan-doğa arasında insan egemenliği, erkeğe kayıtsız şartsız bir iktidar sunmaktadır ki sorunlar da işte burada başlamaktadır. Doğanın bir araçtan başka bir değerinin olmadığı, yüksek kazanç ve tüketim için tek kullanımlık birer meta haline dönüşmesi bu mantığın birer sonucudur. Bu noktada egemen zihniyet düşüncenin ve bilimin amacını da dönüştürmekte ve bilim nihayetinde bir doğa düşmanı faaliyetlerin merkez üssü haline gelmektedir. Feminist felsefe 19. y.y.'dan başlayarak bahsettiğim yaklaşım ile savaş halindedir. Özellikle, 2. dalga feminizm hareketinin gezegenin içinde bulunduğu çevresel kriz sebebiyle doğa sorunsalına ilgisi daha da yoğunlaşır. Bu da 20. y.y.'ın feminist hareketini özü itibariyle şekillendirmiştir. Kitap da bu noktada Ekofeminizm'in gelişimini, ortaya çıkış nedenlerini, tarihsel haklılığını detaylı bir şekilde anlatmaktadır bizlere. Okunmasını şiddetle öneriyorum. (Uğur De Molinari)
Böylesine irrasyonel düşüncelerin oluşturduğu bir kitabın nasıl böyle yüksek bir puan alabildiğine şaşıyorum. Kitapta ataerki ve kadın soykırımı (femicide); batı kültürü, modernizm, ilelerlemecilik, kapitalizm ve küreselleşmeye bağlanıyor. Batı karşıtı, postkolonyal yaklaşımların altı doldurulamayan feminist harmanlı argümanlarının bugün feminist siyaseti getirdiği nokta bellidir. Feminizm politik düşüncesi, elbette ırkçılık karşıtı hareketin içinden doğmuştur. Irkı yüzünden “Öteki” olmaya karşı çıkanlar, aslında kadın-erkek karşıtlığı içinde kadının da bir “öteki” olduğunu fark etmişlerdir. Bugün ise, postkolonyal ve woke yaklaşımları içinde, örnekleriyle durumun ne kadar kötüye gidebileceğini görüyoruz. Her şeyden beyaz ve kapitalist erkek sorumlu oluyor bir şekilde ve “öteki” erkekler neredeyse her şeyden muaf tutulmaya başlanıyor. Almanya’da Türk kökenli bir siyasetçi, “ırkçılığı cesaretlendirmemek için” kendisine cinsel şiddet uygulayan Ortadoğulu erkeğin eşkalini yanlış vermişti, örneğin. Daha sonradan, muhalifleri, kendisine şiddet uygulayan erkeğin, aslında Alman değil de bir Ortadoğulu olduğunu ortaya çıkarmıştı ve kadın itiraf etmek zorunda kalmıştı. https://www.dailymail.co.uk/news/article-3675154/Left-wing-German-politician-raped-migrants-admits-LIED-police-attackers-nationality-did-not-want-encourage-racism.html Geçenlerde de –sanırım İspanya’da- bir mülteci, bir çocuğa cinsel şiddette bulununca, tecavüzcünün milliyetini yazan gazeteciye, bu gelenekten gelen feministler(?) saldırmıştı. Böyle örnekler günümüzde çoğalmaya başladı. Bu yaklaşımları savunan akım, tecavüz kültürüne ve tecavüzcüye karşı çıkmak yerine, rölativizmle o kültürü savunmaya ve tecavüzcünün Asyalı, Afrikalı vs olduğunu gizlemeye çalışıyor. Nitekim kitapta da Hint erkeği hiç eleştirilmiyor. Hint erkekleri adeta, kapitalist-beyaz-Hanslar tarafından kışkırtılan ve hıncını da kadınlardan çıkaran, erkekler arasında eşit olamayan bir “mağdur”; o, cinsel şiddetten de, tecavüz kültüründen de, kadın düşmanlığından da muaf bir erkek çünkü beyaz değil. Bu kafalara göre; hegemonik olmayan kültür, kadın düşmanlığından muaftır, tecavüz kültürünü içinde barındırsa da aslında öyle olmayabilir ve her kültür –batı kültürü hariç- saygıyı hak eder. Kitapta rölativizm elbette eleştiriliyor ama yine dolaylı yoldan oraya varılıyor veya istenmeden destekleniyor. Yazarın da dediği gibi, eğer kadın soykırımı ve artan kadına yönelik şiddet “yeni çağ”ın zihniyeti yüzünden oluştuysa ve Asya’da, Afrika’da böyle şeyler yoktuysa; Hindistan’da kocası ölen dul kadının, kocasının cesediyle birlikte diri diri yakılması geleneği kadın soykırımı değil midir? Cadı avları kadın soykırımı değil midir? Çin’de kadınların ayaklarının küçük sevilmesi dolayısıyla kız çocuklarının ayaklarının, gelişmesi önlenecek şekilde sarılarak sakat bırakılması, kadına yönelik sistematik şiddet değil midir? Orta doğu’daki, yasal kadın seks köleliğini saymıyorum bile… Ama tabii bu postkolonyalistlere ve wokeçulara göre, bu seks köleliği biçimi de oldukça “masum”dur ve batılı kölecilikten çok farkldır! Yine aynı yaklaşımla, kitabın yazarlarından biri olan Alman kadın, dini hoş görüyor; onu eleştirmek yerine, onu eleştirenleri şiddet kültürüne katkı yapmakla falan suçluyor. Hintli yazarımız ise, bu dinleri “ataerkil din” olarak yorumluyor ve ufak da olsa bir eleştiri getiriyor. Ayrıca, toplumsal cinsiyetlendirilmiş kadın imgesini de aydınlanmacı filozofların yarattığını öne sürüyor yazar. Oysaki Aristo’dan beri var olan bir şey bu felsefede, aydınlanmacılara da özgü değil. Ataerkil kültürü, cinsiyeti yaratan batı toplumları değildir. Ataerki her yerde aynı düzeyde kadınlara şiddet uygulamıyor; Afganistan'da yaşayan bir kadınla, Almaya'da yaşayan bir kadının ataerki deneyimi aynı düzeyde değildir. Bu tarz argümanlar, gerçeği yansıtmadığı gibi, kadınlara yarardan çok zarar getiriyor; kadınları, kendi kültürlerini ve erkeklerini eleştirmekten alıkoyuyor. (irem)
Vandana Shiva ve Maia Mies’ın, çalışmalarını bir araya getirerek oluşturdukları sosyokültürel bir kitap. Adına bakılarak büyük oranda yanlış anlaşılabilecek ve ön yargı ile yaklaşılabilecek bir kitap. Fakat şöyle söyleyebilirim ki; bu kitap herkes için ve içinde düşmanlık içeren bir şey yok. İki farklı yaşam tarzı olan yazarın (Üçüncü Dünya-Batılı) doğanın ve kadının yüzyıllarca sömürüldüğünü farklı bakış açılarıyla anlattığı bir kitap. Bir bölümde Maia Mies’tan üreme teknolojilerinin batı da nasıl kullandıklarını bahsederken öte yandan Vandana Shiva’nın ülkesinde bunun yüzünden sömürülen kadınların olduğunu görüyorsunuz. Bu gibi kitapların yazılış amaçları aşağı yukarı aynı fakat içinde bir sürü değişik bilgiler de bulunmakta. Üreme teknolojilerinin işçi vs. sıkıntısı olduğu için kapitalist düzenin kontrolüyle kaldırılması sonra tekrar nüfus artışıyla tekrar geri dönmesi ve bunun yüzünden kadınların suçlanması, nefes almam gereken ilk durak oldu. Çünkü ben de yazılan gibi bunun biyolojik bir içgüdü den kaynaklandığı ve maddi yetersizlik yaşayan bir ailenin bazı doğum kontrol yöntemleri kullanarak hem kendi hem çocuklarının hayatları için iyi bir seçim yaptığını düşünüyordum. Çok sığ bir düşünceymiş. Arkasında yatan bir sürü neden ve sonuç ilişkisi varmış. Üreme teknolojilerini geliştirirken yapılan çalışmalardan sömürülen kadınlar var(!)(Hindistan, Bangladeş vb). Gelişmiş ülkeler için yapılan her şey üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanlarda yani kadınlarda denenip uygulanıyormuş. Kitapta, bilgiyi elde etmek için doğaya ve kendimiz olmak üzere insanlara yönelik şiddet gerekli ise o halde hemen bir etik soru doğar diyor: ‘çizgiyi nereye çekeceksiniz?’. İşte bu soru bilimin nasıl uygulandığı, nasıl kullanıldığı ve ne için yapıldığı sorusunu da beraberinde getiriyor. Bu kadınların sadece üreme değil normal hayatını idame ettirme konusunda da her şeyleri (geçim kaynakları vs.) ellerinde alınıyor. Son bölümde de nüfusun çevresel sorun olup-olmadığı ilgili beni şaşırtan mantıklı tespitler bulunuyordu. Kitap boyunca ne düşündüm biliyor musunuz? Hayatımız bazı görünmeyen insanların yönetiminde ve bizlerde özellikle kadınlar ve tabi ki doğa da Bacon’un gördüğü sermaye gibi onların ellerinde savruluyoruz. Bir de para gibi bir kağıt parçası ve güç yüzünden insanları sömürme gibi işlere kalkışan bu insanların kadınları, yoksulları suçlaması da tam bir ikiyüzlülük. Doğa’nın efendisi siz değilsiniz haberiniz olsun:)… Farkındalık ve bilinç bizim elimizde. Bir kadın olarak nesil yetiştirme, bir insan olarak kendimizi (erkek-kadın) idame ettirme elimizde. Bireysellik önemli. Ses çıkarmaya devam… Kitabın içinde çok güzel bilgiler var mutlaka okuyun. Bitirdikten sonra araştıracağınız bir sürü kaynakta olacak. Şimdilik adios. (•dandelion wine•)
Ekofeminizm PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Maria Mies - Ekofeminizm kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Ekofeminizm PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Maria Mies Kimdir?
Hintli Kadınlar ve Ataerkil Düzen (1980) de dâhil olmak üzere birkaç kitabın yazarıdır. 1979 senesinde Lahey’deki Sosyal Çalışmalar Enstitüsü’nün Kadın Çalışmaları Programı’nın başkanı oldu. Köln Fachhochschule’de sosyoloji profesörüdür.
--reklam--
Maria Mies Kitapları - Eserleri
- Ekofeminizm
- Son Sömürge: Kadınlar
- Ataerki ve Birikim
--reklam--
Maria Mies Alıntıları - Sözleri
- "Oysa "kadın sorunu", istisnasız, erkeklerin ve birçok kadının aşırı duygusal tepki göstermelerine yol açar. Bu sorun, her bir birey açısından hassas bir konudur. Bunun nedeni, kadın hareketinin diğer hareketler gibi taleplerini, devlet ve kapitalistler gibi bir dış etkene ya da dış düşmana yöneltmeyip, bizzat en yakın insani ilişki içindekilere, kadın -erkek ilişkisine, bu ilişkileri değiştirme anlayışı ile yöneltmesidir. (Ataerki ve Birikim)
- Cinsiyete dayalı işbölümü alternatif ekonomi bağlamı içerisinde değişmediği sürece kapitalizm yok edilemez... Doğanın ve diğer halkların sömürüsüne son verilmeksizin kadınların kurtuluşunun söz konusu olmayacağı üzerinde ısrarla durulmalıdır. (Ataerki ve Birikim)
- Ev-işi tartışması, ücretli çalışmadan beklenen özgürlüğün hiçbir yerde, ne kapitalist ne de sosyalist ülkelerde, gerçekleşmediğini açığa çıkardı. Sosyalist ülkeler ya da bütün ortodoks komünist partiler, kadınların özgürleşmesi politikalarını, aslında burjuva kavramlar olan "eşitlik" ve "kadın hakları" talepleriyle sınırlamayı sürdürerek, ataerkinin hem kapitalist hem de sosyalist toplumun bir realitesi olduğunu görmezden geldiler. (Ataerki ve Birikim)
- "Doğal" olmak en başta, çalışmaya rağmen yoksulluk demektir. BM rakamlarına göre, ev işi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün çalışma saatlerinin üçte ikisini kadınlar gerçekleştirir. Buna karşılık elde ettikleri dünya gelirinin onda birinden daha fazla değildir ve bütün özel mülkiyet birimlerinin %1'ine sahiptirler. (Son Sömürge: Kadınlar)
- Psikolog Berti Latza seks turizmi için Tayland'a giden Alman erkekler üzerine bir araştırma yapmış, bu erkeklerin Taylandlı "sevgili"lerinden kulübelerini temizlemelerini, gün boyunca yemek yapmalarını ve köle gibi onlara hizmet etmelerini talep ettiklerini görmüştür. Seks genellikle ikinci plandadır ve erkeklerin hoşlandıkları şey, bu kadınlar üzerinde mutlak erk sahibi olmalarıdır. Berti Latza bir başka seks turisti tipi daha tespit etmiştir: erken bebeklik aşamasına dönen bastırılmış erkek. Bu erkekler Taylandlı kadınların onları bebek gibi yıkamalarını ve beslemelerini, popolarını yağlayıp pudralamalarını isterler. Latza "Hatta bebek gibi konuşmaya başladıkları ve tuvalete kucakta götürülmek istedikleri olur," diyor." Anlaşılan bu yetişkin erkekler bu ufak tefek Taylandlı kadınların yanında “büyük güçlü adam” öz imgelerini terk edecek kadar güvende hissediyor ve beyaz, Batılı, ataerkil medeniyet tarafından erkeklik imgelerinden baskılanmış, göz ardı edilmiş ve yok edilmiş her şeyin tadını çıkarabiliyorlar. Bu yüzden dünyanın diğer ucuna kadar gidip yanında bu bastırılmış ihtiyaçları karşılamakta sakınca görmedikleri egzotik, sömürgeleştirilmiş kadınlar bulmaları gerekiyor. (Ekofeminizm)
- Feminist hareket, bir (erkek) iktidar elitinin yerine başka bir (kadın) iktidar elitini geçirmek istemediği gibi, hiçbir elitin diğerlerinin sömürüsü ve tahakkümüne dayanarak yaşamayacağı, hiyerarşik ve merkeziyetçi olmayan bir toplum kurmak isteyen, aslında anarşist bir harekettir. (Ataerki ve Birikim)
- Üçüncü Dünya kadınları bilmedikleri şeyleri üretirken, Birinci Dünya kadınları bilmedikleri şeyleri tüketirler. (Ataerki ve Birikim)
- Sınıflı toplum var olduğu sürece, egemen sınıfın çöküşü evrenin çöküşü şeklinde sunulur. Bu durum bugün kapitalist ataerkil büyüme modelinin yıkılması tehdidi karşısında da geçerlidir. Halbuki tahlilimiz, dünya genelinde kadınların bu devasa parazitin büyümesinden insani kalkınma adına hiçbir şey elde etmediğini göstermektedir. Tersine, bu nedenden dolayı bu sisteme bağlılık göstermeyi ve sistemin suç ortağı olmayı hemen şimdi reddetmeliyiz. (Ataerki ve Birikim)
- Kadınlar tarihte ilk sömürülen insanlar olmakla kalmaz, sömürüleri aynı zamanda erkeğin ve doğanın sonraki sömürülme biçimlerine genel bir model oluşturur ve günümüzde kadınlar bütün bu sömürü biçimlerinin unsurlarından oluşan bir kombinasyona maruz kalmaktadırlar. (Son Sömürge: Kadınlar)
- “Bilgi güçtür” sloganını pervasızca kullanabilmelerinin ve insanların bu söze inanmalarının sebebi, Bacon, Descartes ve Max Weber'den bugüne bilim insanlarının, bilgi ile şiddet ya da kaba kuvvet (örneğin devlet ve askeri güç biçiminde) arasındaki hileli ilişkiyi, bilimi saf doğrunun arandığı alan olarak tanımlayarak, sürekli gizlemeleridir. Bu yolla bilimi siyaset alanının, yani kaba kuvvet ve güç alanının üstüne taşımışlardır. Siyaset (güç) ile bilim arasındaki, biz feministlerin karşı çıktığı ayrılık, bir yalan üzerine kuruludur. Bu ayrılık gerçek değildir ve asla da olmamıştır. Sadece doğrunun sonsuza kadar aranmasına adanmış, anayasalarımızda bilimsel özgürlük olarak yasalarla korunan, değer yargılarından arınmış, umursamaz, saf bilim yoktur. Saf bilgi ve araștırma konusunda güya karşı konulamaz dürtülerini tatmin etmekten başka bir amacı olmayan bilim insanları bile finansman olmaksızın bu araştırmaları yapamazlar. Ve en temel araştırma alanlarında sağlanan finansmanın arkasındaki askeri, siyasi ve ekonomik çıkarları tespit etmek hiç de zor değildir (Easlea, 1986; Butte, 1985). (Ekofeminizm)
- Yeni bir terim olan “Ekofeminizm”in merkezindeki mesele aslında çok eskidir. Terim, kadınların geçim kaynaklarını korumak ve yaşadıkları toplulukları güvenli kılmak için her daim gösterdikleri çabadaki itici güce vurgu yapar. (Ekofeminizm)
- Toprak mülkiyetine dayanan kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin egemenliginde, doga Toprak Ana ve onun bitkileri olarak tanımlanırken kadınlar ve köylüler de "toprak" ya da toprağın parçası olarak tanımlanırlar(dı). Oysa erken dönem kapitalizminin egemenliginde köleler "surü" olarak, kadınlar ise bu sürünün "döl verenleri" olarak nitelenirlerdi. (Son Sömürge: Kadınlar)
- Toprağın sahibi olan erkek toprağın kadınlarına da sahiptir. (Son Sömürge: Kadınlar)
- Metalaştırma ekonomisi, her şeyin bir fiyatının olduğu ama hiçbir şeyin değerinin olmadığı bir metalaştırma kültürü yaratır. (Ekofeminizm)
- Çoğu ekonomist ve politikacının "bedava" ya da "açık" ekonomi olarak gördüğü şey kadınlar tarafından “zincirlenmiş" ekonomi olarak görülür. Zincirlenmiş ekonomi "fakir"leştiğinde, yani açık verdiğinde, onu ayağa kaldırmak için bedava ekonomi kullanılır. Yapısal uyum ve kemer sıkma programları uygulandığında, kamu harcamalarındaki kesintiler genellikle en ağır şekilde yoksulları etkiler. Çoğu örnekte bütçe açığının kapatılması için sosyal ve ekonomik kalkınma harcamalarında ciddi kesintiler yapılması gerekmiş, gerçek ücretler ve tüketim de ciddi ölçüde azalmıştır. (Ekofeminizm)
- Daha da kötüsü, yabancılaşmış bir siyasetçi sınıfının kendi vatandaşlarından korkmasıdır. Bu da Delhi'de gördüğümüz gibi şiddetsiz vatandaş protestolarının bastırılması için polisin kullanım şeklini, Bastar'da Soni Sori'ye yapılan işkenceyi, Jharkhand'da Dayamani Barla'nın tutuklanmasını ve Kudankulam'daki nükleer enerji santraline karşı mücadele eden halka açılan binlerce davayı açıklar. Özelleştirilmiş bir şirket-devlet, hızla bir polis devletine dönüşmek zorundadır. Bu yüzden siyasetçiler özel korumalarının sayısını sürekli artırmakta ve polisi kadınları ve sıradan vatandaşları koruma görevinden alıkoymaktadır. (Ekofeminizm)
- Meta üretimine özgü, sömürüye dayalı bütün ilişkiler hakkında toplumsal bilincin uyanışı, insanların içindeki kişisel özgürlükler alanını, sözde uzmanlar tarafından toplanmış kitabi bilgilerden çok daha fazla genişletecektir. Bu öğrenme süreci, doğa, yabancı halklar ve onların yaşamları ve mücadelelerine dair bilgi üzerindeki otonomimizi artıracak ve neye ihtiyacımız olduğuna ve neye olmadığına karar vermemizi mümkün kılacaktır. (Ataerki ve Birikim)
- Benim ileri sürdüğüm teze göre,kapitalizm ataerki olmaksızın işleyemez ve bu sistemin hedefine, yani, kesintisiz sermaye birikim sürecine, ataerkil kadın erkek ilişkileri korunmadan veya yeniden yaratılmadan ulaşılamaz. (Ataerki ve Birikim)
- Kültürel görelilik, sırf bir halkın kültürel ifadeleri ya da yaratımları oldukları için, çeşitli şiddet biçimlerini ve başlık parası, kadın sünneti, Hindistan’ın kast sistemi vb. ataerkil ve sömürücü kurum ve âdetleri de kabul etmeyi gerektirir. Kültürel görelilikçiler için dil, din, âdetler, yeme alışkanlıkları ve kadın erkek ilişkilerinde ifade bulan gelenekler daima özeldir ve eleştirilemez. "Faklılık" vurgusunda aşırıya kaçmak ortak yönlerin gözden kaçırılmasına yol açabilir; hatta iletişimi imkânsız hale getirebilir. Sonu değer yargılarını rafa kaldırılmasına varan kültürel görelilikcilik, totaliter ve dogmatik ideolojik evrenselciliğe ne çözüm ne de alternatif olabilir. Bu, eski madalyonun ters yüz edilmesinden başka bir şey değildir. (Ekofeminizm)
- Mevcut cinsiyete dayalı işbölümünde yaşanacak bir değişim, en başta, kapitalist ataerkil kadın-erkek ilişkilerini dünya çapında karakterize eden şiddetin yalnızca kadınlar değil, aynı zamanda erkekler tarafından da ortadan kaldırılacağını ifade eder. Erkekler, bundan böyle Avcı Erkek olarak tanımlanmayı reddetmelidir. Erkekler, eğer kendi insani özlerini korumak istiyorlarsa kadına yönelik şiddete karşı hareketler başlatmalıdır. (Ataerki ve Birikim)
Yorumlar
0 yorum