Kitap Künyesi
Yazar: Emile Durkheim
Çevirmen: Zeynep Bengü
Yayın Evi: Pinhan Yayıncılık
İSBN: 9786059460743
Sayfa Sayısı: 88
--reklam--
Ensest Yasağı ve Kökenleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ensest yasağı… Belki de kökenleri insanlık tarihinin ilk devirlerine kadar giden bir yasak. Yasağın ihlalinin cezası, bazen kırbaçlanma bazen de ölüm olmuş. Peki ensest neden yasaklanmış? İlkel bir hukuk düzenlemesine bile sahip olmayan kabilelerin esas tabularından biri olan ensest, gelişmiş bir hukuk sistemine sahip modern toplumlarımızı hâlâ nasıl şekillendirebiliyor? Din, etik, psikoloji ve antropoloji gibi ana disiplinlerin temel konularından biri olan ensesti ve yasaklanmasını kurucu sosyologlardan Émile Durkheim inceliyor.
--reklam--
Ensest Yasağı ve Kökenleri Alıntıları - Sözleri
- "Luther'e göre, kan bağı bir engel olmasaydı, sırf aile mirasının bütünlüğünü sürdürmek için daha çok sevgisiz evlilikler yapılırdı."
- Kuvvet, insanla temasa girer girmez ona iletilmeden de duramaz, zira ilkel inanışlara göre, bir varlığın özellikleri, bilhassa belli bir yoğunluktaysalar, bulaşıcı şekilde yayılır.
- Aile her zaman dokunulması yasak Ahit Sandığı olmuştur, çünkü aile tam tamına bir saygı kurumudur, saygı ise en üstün dinsel duygudur.
- Öyle de kana her türlü doğaüstü özelliği atfettirmiş olan bu kaba batıl inancın insanlığın ahlaki gelişiminin üzerinde muazzam bir etkisi olmuştur. Bu işin süresi boyunca bu etkinin sadece ensest meselesini hissettirmekle kalmadığı bile görülmüştür. Aynı sebebe bağlı olan başka türden fenomenler var: Bunlar genelde cinsiyetlerin ayrımına dair örf ve adetlerdir. Yukarıda aktardığımız olgularla günümüzde gözlerimiz önünde cereyan edenler arasındaki benzerliğe okurun şaşırmaması mümkün değil. Bütün bu benzerlikten hareketle, eğer okullarımızda, gündelik toplantılarımızda cinsiyet arasında bir çeşit engel varsa, eğer her bir cinsiyet adetler hatta yasalarla kendisine dayatılan belirli bir giyim tarzına sahipse, erkeğin kadına yasaklı -kadın bunları yerine getirmeye muktedir olmasına rağmen- rolleri varsa, kadının da erkeğe yasaklı rolleri varsa, kadınlarla ilişkimizde özel bir dil, özel davranışlar benimsemişsek, bunun nedeni kısmen binlerce yıldır babalarımızın genelde kanın, özellikle de regl kanının, yani bahsettiğimiz kan algısının tesiri altında olmalarıdır. Her tür varoluş nedeninden uzun zamandır yoksun, bu eski önyargıları fark etmeden, hala açıklanamaz bir alışkanlıkla itaat etmiyor elbette. Bununla birlikte, bunlar ortadan kaybolmadan önce, kendilerinden sonra ayakta kalan ve bizim de bağlandığımız davranış biçimlerinin doğmasına yol açtılar.
- Luther’e göre, kan bağı bir engel olmasaydı, sırf aile mirasının bütünlüğünü sürdürmek için daha çok sevgisiz evlilikler yapılırdı.
- Bu yasağın her ihlali ciddi biçimde cezalandırılır. Genel olarak, Amerika'da olduğu gibi Avustralya'da da cezası ölümdür.
- Bu yasaklamalar (tabular) ile egzogami arasındaki bağ fark edilir. Egzogami de temas yasağı içerir: Egzogaminin yasakladığı şey, aynı klandan erkeklerin ve kadınların cinsel yakınlaşmasıdır. Kutsal olmayanın kutsaldan, kutsalın kutsal olmayandan kaçması gibi, iki cinsiyet de birbirinden kaçınmaya aynı özeni göstermelidir; kuralı her çiğneme, bir tabuyu ihlal eden kimsenin ürküntü duygusundan esasında farklı olmayan bir duygu uyandırır. Herkesin bildiği tabular söz konusu olduğundan dolayı, bu yasağın yaptırımı bazen toplumun formel müdahalesine bağlı olan bir cezadır, bazen de söz konusu doğal güçlerin etkisiyle cezanın kendiliğinden suçlunun başına gelmesidir. Özellikle bu son olgu, egzogaminin temelini teşkil eden duyguların dinsel doğasını kanıtlamaya yeter. O halde, egzogami büyük olasılıkla dinsel niteliğe bağlı olsa gerek; bu nitelik, cinsiyetlerden birine iyice yerleşmiş ve onu diğer cinsiyet için korkunç kılmıştır. Gerçekten, sadece cinsel ilişki konusunda değil, gündelik yaşamın tüm ayrıntılarında kadınların erkek nüfusla arasına mesafe koyan, bir bakıma kendilerini tecrit eden bir iktidar düşüncesiyle kuşatıldığını göreceğiz. Bu garip etki, özellikle ergenliğin ilk işaretleri ortaya çıktığında görülür. Bu tür toplumlarda, genç kızın bu esnada klanın diğer üyeleriyle, hatta onların kullanabilecekleri şeylerle temasta bulunması dahi imkansız hale getirilmelidir. Genç kız mümkün olduğunda sıkı bir şekilde tecrit edilir. Başka adamların üzerinden geçtiği toprağa dokunmamalı, güneş ışınları genç kıza erişmemelidir. Asya'dan Afrika'ya ve Okyanusya'ya kadar çok çeşitli kıtalarda bu barbar uygulamaya neredeyse aynı biçimde rastlanır. Loango zencilerinde, genç kızlar ergenliğin ilk belirtileri başlar başlamaz, ayrı ayrı kulübelere kapatılır ve vücutlarının çıplak kısmıyla toprağa dokunmaları yasaklanırdı. Zulularda ve Güney Afrika kabilelerinde, eğer ergenliğin işaretleri, genç kız tarlada veya ormandayken ilk olarak ortaya çıkarsa, kız nehre doğru koşar ve hiçbir erkek tarafından görülmeyecek şekilde sazların ardına saklanır, güneş ışığı kendisine gelmesin diye başını bir başörtüsüyle özenle örter, akşam eve döndüğündeyse bir süreliğine bir kulübeye kapatılır. Yeni Zelanda'da bu işe ayrılmış özel bir bina bulunur. Girişte, içerisinde kuru otlar olan bir çizme asılıdır; buraya girmenin kesinlikle tabu olduğunun işaretidir bu. Zeminden üç adım yüksekte duran bambudan bir platform vardır; genç kızlar, toprağa doğrudan temas etmeksizin burada yaşamayı sürdürürler. Bu hapishaneler, gün ışığının içeriye nüfuz edemeyeceği kadar sıkı sıkıya kapalıdır. İçeride solunabilir hava yok denecek kadar azdır. Borneolu Ot Danomlarda da tam tamına aynı düzenlemeye rastlanır. Ebeveynleri bile bu zavallı münzevilerle konuşamaz; yaşlı, köle bir kadın kızların hizmetine verilir. Bu kapatılma hali bazen yedi yıl sürer; uzun süre hareket etmemeleri yüzünden kızların gelişimi durur ve sağlık durumları bozulur. Yeni Gine'de, Seram'da ve Vancouver Adası'nın yerlilerinde, Tlinkitlerde, Haidalar ve Şipuelerde önemsiz bazı değişkenlerle birlikte aynı adet devam eder. İngiliz Gyanası'nda yaşayan Mukusilerde, genç kız, evin en yüksek noktasındaki bir yerde hamağa konarak kaldırılır. İlk günler boyunca sadece akşamları aşağı inebilir ve katı bir oruç tutar. Belirtiler kaybolmaya başladığında, evin en loş köşesinde, kendisi için özel olarak imal edilmiş evin bir bölmesine çekilir. Sabahleyin, yalnızca kendisinin kullandığı bir ateşle ve mutfak gereçleriyle yemeğini pişirebilir. Ancak on günün sonunda özgürlüğüne kavuşur, o zaman kullandığı kap kacak paramparça edilerek parçaları dikkatlice toprağa gömülür. Benzer durumda, hamağın kullanımı çok yaygındır; havada asılı kalma hali aslında tek başına tecridi sağlayan elverişli bir vasıtadır. Bu durum, aynı zamanda, Plata Nehri yerlilierinde, Bolivya'nın ve Brezilya'nın bazı kabilelerinde de geçerlidir. Birincilerde genç kızın sanki ölmüş gibi toprağa gömülmesine dek ileri gidilir; sadece ağzı dışarıda bırakılır. ... Uygulamalar doğum sırasında da aynıdır. Eskimolarda, emziren kadın, bazen iki ay boyunca, eve kapatılmak zorundadır. Evden ilk çıkışında, daha önce üstüne hiç giymediği giysiler giymelidir. Grönlandlılarda, kadın açık havada yemek yememeli ve hiç kimse onun kullandığı kap kacağı kullanmamalıdır. Şipuelerde, kadının yemeklerini pişirdiği ocak hiç kimse tarafından kullanılmamalıdır. Lohusa bir kadının ateş üzerinde hazırladığı yemeği dalgınlıkla yiyen gençler, hissettikleri ağrılar yüzünden ağlayıp sızlanarak tarlaların arasında dolaşırlardı. Kabilelerin büyük çoğunluğunda, kadın, bir veya iki kadının kendisine hizmet edeceği uzak kulübelerde sürgüne gönderilirdi, Damaralarda, erkek, emziren karısını göremezdi bile. Levililer'e göre, annenin bu şekilde hapsedilmesi, çocuğun cinsiyetine bağlı olarak, kırk ile seksen gün sürerdi. Toplumdan uzak yaşama, ilk yedi gün boyunca, regl dönemlerindeki kadar sertti. Bu derece yoğunluğa ulaşabilen, birçok koşulun depreştirdiği, her ay en az bir hafta boyunca düzenli şekilde yeniden ortaya çıkan bu dinsel korkunçluk duygusunun başlangıçta doğduğu yerdeki etkisinin dönemlere yayılması ve tüm yaşam akışını etkilemesi kaçınılmazdı. Duruma göre, haftalar, aylar veya yıllarca uzaklaştırılan ya da kendisinden uzaklaşılan bir varlık, bahsedilen bu özel dönemlerin dışında da olsa, onu tecrit eden nitelikten bir şeyler muhafaza eder. Aslında, bu toplumlarda, cinsiyetlerin ayrımı sadece süreli değil aynı zamanda süreğen hale dönüşmüştür. Nüfusun her bir kısmı birbirinden ayrı yaşar. Öncelikle, kadınla erkeğin aynı masada ya da birbirlerinin önünde yemek yememesi gerektiği çok yaygın bir gelenektir. Her cinsiyet özel bir bölümde yemeğini yer. Bir kadının erkeklerin yemeğine ayrılmış bölüme girmesi bazen ölümle cezalandırılır. Bir tarafın aldığı besin bile bir diğerininkiyle aynı değildir. Mesela Kurnailerde, erkek çocukları yalnızca erkek hayvanları yerken, kız çocukları hayvanın dişisinden başkasını yiyemez. Uğraşılan işler de kesin surette birbirinden farklıdır. Kadının işlevi olan her şey erkeğe yasaklanmıştır ve karşılıklıdır. Nikaragua'nın bazı kabilelerinde alışverişi ilgilendiren her şey kadının işidir; bir erkek dövülmeyi göze almadan pazar yerine giremez. Buna karşılık, kadın da ineklere, kanolara vs. dokunamaz. Aynı zamanda birbirine bir bakıma paralel, iki dinsel yaşam söz konusudur. Aleutienlerde, erkeklerin dışlandığı, sadece kadınların kutlandığı bir gece dansı mevcut olup bu durum karşılıklıdır. Hervey Adaları'nda, iki cinsiyet dans ederken asla birbirine karışmazlar. Dinsel yaşamın bu ikiliğini daha da iyi kanıtlayan ise daha önce varlığından bahsetme fırsatı bulduğumuz totemlerin bu ikiliğidir. Zira, totem aynı zamanda ata olduğu kadar grubun da koruyucu tanrısıdır. Başlangıç ibadetin merkezidir; her cinsiyetin kendine özgü bir toteminin olduğunu söylemek, herkesin kendi ibadetine sahip olduğunu söylemektir. Öte yandan, bu olgu, iki cinsiyetin ayrımının ne kadar derin olduğunu da gösterir. Nitekim, klanın totemle kendini özdeşleştirdiği bilinmektedir; her birey, büyük saygı duyduğu totemsel varlıkla aynı özden meydana geldiğine inanır. Cinsel totemlerin var olduğu yerde, cinsiyetler, iki farklı özden oluştuklarını ve ayrı iki kökenden meydana geldiklerini düşünürler. Dahası, bu, karşı karşıya iki totemin birbirlerinin rakibi hatta düşmanı olduğu iyice genelleşmiş bir gelenektir. Bu husumet, nüfusun iki kısmı arasında var olan bir tür karşıtlığı simgelemez mi? ... Kesin olan bir olgu var: Tüm bu yasaklamalar sistemi, ilkelin, regl olma ve regl kanına ilişkin edindiği düşüncelerle yakından bağlantılı olsa gerek. Zira, bu tabuların hepsi sadece ergenlik çağında başlar ve ne zaman ki ilk kanama belirtileri görünür, o zaman en sert hallerine ulaşırlar. Hatta, bazı kabilelerde bu tabuların menopozdan sonra ortadan kalktığını biliyoruz. Tabuların doğum sırasında maruz kaldıkları pekişme bu önermeyle çelişkili değildir; çünkü doğumda da kan akar. Bu konuya değinen Levililer'deki metinler de uyulması zorunlu tecridin nedeninin bu sıvının doğasında bulunduğunu belirtir. Aynı şekilde, bu kan birçok durumda, özellikle vahim tabuların nesnesidir. Kan gören erkekler güçlerini kaybeder ya da savaşamaz hale gelirler. Peki, kana nasıl böyle bir kudret atfedilmiştir? ... Kanın her çeşidinden korkulur ve teması önlemek amacıyla türlü tabular oluşturulur. Estonyalıların bazıları kana dokunmayı reddeder, bunun nedeni olarak da kanın doğaüstü bir ilke yani canlının ruhunu barındırdığını, eğer kana yaklaşırlarsa kendilerine nüfuz edeceğine ve türlü karışıklığa sebep olabileceğine inandıklarını söylerler. Aynı nedenden dolayı, bir damla kan yere düştüğünde, içerdiği bu gizemli güç, pislenmiş zemine geçer ve o yeri tabulu, yani yaklaşılamaz kılar. Bı yüzden Avustralyalı ne zaman insan kanı akıtsa, kanın yere dökülmemesi için her türlü önlem alınır. Bu adet, halktan erkekler için kaybolduğu halde, kral veya şef söz konusu olduğunda hala geçerliliğini korur. ... Birçok toplumda riayet edilen şarap içme yasağının kökeninde şarabın kan ile görünüşteki benzerliği olması muhtemeldir. Şarap üzümün kanı diye düşünülür. Çoğu zaman kurban törenlerinde, şarap kanın ikamesi olarak kullanılmış görünüyor. ... Egzogaminin kökenlerini kestirmeye başlıyoruz. Kan genel olarak tabudur ve kendisiyle ilişkiye giren her şeyi tabulaştırır. Teması reddeder ve tezahür ettiği az çok geniş bir çevre dahilindekileri uzaklaştırır. Oysa kadın, süreğen bir şekilde kanlı belirtilerin sahasıdır. O halde, kanın uyandırdığı duygular kadının üzerinde toplanmıştır; aslında tabunun doğasının, olağanüstü kolay bir şekilde nasıl yayıldığını görebiliyoruz. O halde kadının kendisi de yine süreğen olarak klanın diğer üyeleri için tabudur. Az çok bilinçli bir tedirginliğin, dinsel bir endişenin kadın ve arkadaşları arasındaki bütün ilişkilerde mevcut olmaması mümkün değildir ve bu yüzden kadınla münasebet en aza indirilmiştir. Ancak cinsel niteliği olan ilişkiler diğerlerine göre daha kuvvetli dışlanır. Öncelikle, daha mahrem olduklarından ve aynı zamanda iki cinsiyetin birbirine duyduğu iğrenme çeşidiyle de bağdaşmadığından, onları ayıran engel böylesi yakın bir şekilde birleşmelerine izin vermez. Hem sonra, ilişkileri gören organ doğrudan doğruya korkulan bu belirtilerin tam merkezinde yer alır. O halde, kadının uyandırdığı uzaklık duygularının bu özel konuda en üst yoğunluk derecesine ulaşmış olması doğaldır. İşte bu yüzden, kadın bedeninin bütün kısımlarının arasında bu organ en ağır şekilde her türlü ilişkiden sakınır. Buradan, egzogami ve onun yasaklamaları gelir. Bu kuralı kim ihlal ederse kendini bir katil ile aynı durumda bulurdu. Kanla temasa geçtiğinden dolayı kanın korkunç özellikleri ona geçerdi; kendisi ve başkaları için bir tehlike halini alırdı. Bir tabuyu ihlal etmişti.
- Ahlakımız koşulsuz buyruk ahlakı değil midir?
- Bir insanın tüm yaşamsal güçleri vücudunun her parçasında bulunur, çünkü büyücü bu parçalardan birini ( mesela saçları ve tırnakları) tutup onu yok ettiğinde ölümü tayin edeceği düşünülür, bu tesirli büyücülüğün ilkesidir.
- Aslında kana dair önyargılar insanları akrabalar arası her türlü birleşmeyi yasaklamaya yönelttiğinde, cinsel duygu, aile sınırlarının dışında kendini tatmin edebilecek bir ortam aramak zorundaydı; işte bu durum, akrabalık duygularını cinsel duygudan çok erken ayırmıştır. O anda, iki farklı alan insan etkinliğine ve duyarlığına açılmış olur. Biri, klan, yani aile, ahlakın merkezi olagelmiştir; diğeri ise dışarıda kaldığından, yuvaya dair menfaatleri etkilediği ölçüde, sadece ikincil bir ahlaki niteliğe bürünmüştür. Klan, dinsel yaşamın merkeziydi ve klanın tüm ilişkilerinde dinsel bir unsur mevcuttu; sırf cinsiyetlerin ilişkisi dışarıda gerçekleşmek zorunda olduğundan, bu ilişkiler kendilerini dinsel alanın dışında buldular ve kutsal olmayanlar olarak sınıflandırıldılar. Sonuçta, bir taraftan, hakim olan ciddi disiplin yüzünden gelişemeyen tutkulara dair her etkinlik, diğer tarafa yöneldi ve burada özgürce ortaya çıktı. ... Zaman geçtikçe, yeni düşünceler ve duygularla zenginleşmiş; karmaşık hale gelmiş ve ruhani bir hal almıştır. Zihinsel ve hissi düzende, her türlü frenlemeye ve kurala karşı doğası gereği sabırsız olan her şey, özgürlüğe ihtiyacı olan her şey, bu ilk temel ilkeye gelip dayanmıştır ; bu şekilde, cinsel yaşamla ilgili düşünceler, sanatın ve şiirin gelişimine, zihnin ve kalbin tüm muğlak düşlerine ve özlemlerine, imgelemin büyük ölçüde payı bulunan kişisel ve kolektif tüm tezahürlere yakından bağlandı. İşte bu aynı nedenle, kadın, çok sıklıkla estetik yaşamın merkezi kabul edilmiştir.
- "Ensest korkusu içgüdüseldi ve bu iç güdü birlikte yaşamanın bir sorunuydu. Bu, cinsel arzuyu ortadan kaldırırdı." -Moritz Wagner
- Aile hayatını ilgilendiren her şeyde ödev düşüncesi hakimdir.
- Toplum tarafından doğrudan doğruya cezalandırılmayan suçlar her zaman en bağışlanabilir olanlar değildir.
--reklam--
Ensest Yasağı ve Kökenleri İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Antropoloji Sözlüğün de ensest, " Yakın akrabalar arasında cinsel ilişki ve evlilik' olarak tanımlanır. Eski kabile hayatlarında da ensest ilişkiler normal karşılanıyordu. Ta ki toplumsal yapı bozuluncaya kadar. Kan bağı bizzat yozlaşmanın bir kaynağıydı ve genel canlılığı güçsüzlüeştirmeye yol açıyordu. Bu yüzden EGZOGAMİ yasası ortaya çıktı. Aynı kabileden akrabalar birbirleriyle hiçbir şekilde cinsel münasebete girmeyeceklerdi. Zaten okuduğum ve anladığım kadarıyla kadına önem azdı. Mesela regl olan kadınlar dışlanır ve çok uzakta bir çadırda yaşamaya başlarlar. Onların yaptığı yemekten kimse yiyemez veya kimse onlarla konuşamazdı. Kanın büyük bir ayırıcı etkisi mevcuttu. Ensest ilişkilerde bu ayrımın daha fazla olduğu aşikardır. Kadın toplum dışı edilir ve bir daha uzun yıllar sonra yerleşkesine dönebilir. . Ensestin asıl amacı aşk, sevgi, ihtiras değil karakterleri ve servetleri birleştirmekti. Çünkü toplumun iyiliği için istenen homojenik melezleşme asıl olan özlerine koruyacaktı. Fakat bu ilişkiler sonucunda oluşan yozlaşma, kısırlık, ölü bebek doğumu o dönemdeki toplumları egzogamiye itti. . 'Şu halde, toplum tarafından doğrudan doğruya cezalandırılmayan suçlar her zaman en bağışlanabilir olanlar değildir. Tam tersine toplum durumu doğal sonuçlarına bırakır çünkü istisnai önemde olduklarından dolayı kefaretin kendiliğinden ve mekanik yollarla gerçekleşmesi gerekir.' (Hilal yerebakan)
İsimden de anlaşıldığı üzere günümüzdeki akraba evliliklerinin ilk topluluklarda ortaya çıkan Klan yapılarından köken aldığını her klanın merkezinde hem dinsel hem de toplumsal kuralların oluşumunda önemli olan bir totemin olduğunu belirtir. Totem bu klanlara göre bir tabudur ve tanrıdır. İlk klan bu totemin parçalanıp yeni insan varlıklarına hayat vermesiyle gelişmiştir. Ve aynı tabuya tapan klan üyeleri birbiriyle asla ilişki yaşayamazlar. Ancak farklı klanlardaki çiftler ilişki yaşayabilirler. Çünkü farklı klanların totemleri birbirlerine kutsal değildir ve birbirleri için hiçbir anlam ifade etmezler. Aynı klan içinde ki erkek ve kadın sadece ilişki konusunda değil sosyal hayatta da belli kurallara tabiidir. Kadın pis bir varlık değil tam tersine kutsal bir varlık olarak göründüğünden hep toplumda farklı ahlaki uygulamaların merkezinde yer almıştır. Kitabı okuduğunuzda günümüzde uygulanan birçok ahlaki kuralla alakalı genel bir izlenim elde edip kadının toplumsal yerinin nasıl oluştuğuna dair net bir fikriniz oluyor. Ensest'in neden yasak olduğunu avantajlarını, dezavantajlarını öğreniyorsunuz. Kısa bir kitap olmasıyla beraber oldukça yoğun bir içeriği bulunmakta. İlgisi olanlar mutlaka okumalı. (Kaan AKTAŞ)
Ensest: Kitap; 77 sayfa çok kısaymış diyerek geçmeyin çünkü oldukça bilimsel, beyni her cümlesiyle yakan yoran cümleler. Üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirir. Klanlardan yola çıkarak anlatılmaya başlayan "ensest yasağı ve kökenleri" ilerledikçe kadın üzerinden devam eden "kabilelerde regl döneminde kadın olmak ve bu kadınların gelenek gibi görülen sorgulamadan kabul edilen ve devam ettirilen normal gibi görülen ceza sistemi anlatılıyor (regl döneminde kadının sürgünü, yemek yapmaması, bu dönemde eşiyle aynı yatakta yatmaması vs.) anlatılıyor. Birden fazla konunun iç içe karıştığı ve ensest yasağı kökeni nedirin cevabını alamadığım bir kitap oldu. (Sibel)
--reklam--
Ensest Yasağı ve Kökenleri PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Emile Durkheim - Ensest Yasağı ve Kökenleri kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Ensest Yasağı ve Kökenleri PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Emile Durkheim Kimdir?
Émile Durkheim (15 Nisan 1858, Epinal - 15 Kasım 1917, Paris); Fransız sosyolog, sosyolojinin kurucularından sayılmaktadır.
Sosyoloji adı her ne kadar August Comte tarafından verilmiş olsa da, Fransız Sosyolojisi 19. yüzyılın sonundaki güçlü etkisini ona ve onun kurmuş olduğu L'Année Sociologique isimli yayına borçludur.
Hayatı ve Düşüncesi
15 Nisan 1858 tarihinde Epinal, Loren'de bir Yahudi Hahambaşı'nın oğlu olarak dünyaya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya'da bulundu. Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887 Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 yılında Sorbonne Edebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 yılında Buisson'un ölümü üzerine Sorbonne Eğitimbilim Profesörlüğüne getirildi.
Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur.
Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.
Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.
Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'in eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Toplumu, Tanrı yerine koymuştur. Burada kasıt inançlı bir kimse davranışlarda bulunurken Tanrı'sını nasıl gözetirse "birey"inde davranışlarda bulunurken toplumu aynı şekilde gözettiğidir.
15 Kasım 1917'de Paris'te ölmüştür.
--reklam--
Emile Durkheim Kitapları - Eserleri
- İntihar
- Sosyolojik Yöntemin Kuralları
- Sosyoloji ve Felsefe
- Ensest Yasağı ve Kökenleri
- Dini Hayatın İlkel Biçimleri
- Toplumsal İşbölümü
- Ahlak ve Toplum
- Eğitim ve Sosyoloji
- Sosyoloji Dersleri
- Rousseau ve Toplum Sözleşmesi
- Ahlak Eğitimi
- Hobbes Üzerine
- Felsefe Dersleri
- Meslek Ahlakı
- Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau
- Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri
- Sosyalizm Dersleri
- Montesquieu ve Sosyal Bilimin Gelişimi
- Pragmacılık ve Toplumbilim
- Terbiye ve Sosyoloji
- Eğitim ve Sosyoloji
- Dini Hayatın İlk Şekilleri
- Sosyoloji ve Eylem
--reklam--
Emile Durkheim Alıntıları - Sözleri
- Kendi kendimize yaratmadığımız bir dilde konuşuruz; icat etmediğimiz araç gereçler kullanırız; kendi başımıza tesis etmediğimiz hakları savunuruz; her nesil kendileri bir araya getirmediği bir bilgi hazinesini miras olarak alır ve böylece devam eder... İnsan ancak medenileştiği için insandır. (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)
- Özgürlük, kendi iradesini gerçekleştirmekten ziyade başkasının iradesine boyun eğmemeye dayanır, bir de başkasının iradesini kendi irademize boyun eğdirmemeye. Efendi olan kişi özgür olamaz. (Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau)
- Ruhumun yalnızlığı öyle bir kefendi ki insanları değil ,sadece doğayı ve Allah'ı görmek istiyordum. (İntihar)
- Kendi tanrısına boyun eğen ve bundan dolayı da tanrısının kendisiyle beraber olduğunu düşünen insan, dünyaya güvenle ve artan bir enerji hissiyle yaklaşır. (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)
- bir vicdan ne kadar bilgisizlik karanlığında ise değişime de o denli karşı çıkar .. (Toplumsal İşbölümü)
- İnsan, medeniyet olmaksızın yalnızca bir hayvandır. (Ahlak Eğitimi)
- Bugün bir hayli yükseklere çıkardığımız bilim ve eleştirel düşünce, uzun zamandır şüpheyle zapt edilmekteydi. (Eğitim ve Sosyoloji)
- Kamu duygusunu inciten suçlar, ağırlık derecelerine göre genel tepkiler doğurabilecek güçte olan suçlardır. (Meslek Ahlakı)
- Ekonomik fonksiyonlar millet kuvvetlerinin büyük bir bölümünü emmektedir. Birçok fertlerin hayatı ticaret ve sanat muhitlerinde geçiyor. Dolayısıyla da, bunların hayatının büyük bir bölümü her türlü ahlak faliyetinin dışında geçiyor. Çünkü bu muhitte ahlakın ancak pek zayıf bir izi vardır. Böyle bir durumun, büyük bir ahlak düşkünlüğü kaynağı olmaması mümkün müdür? (Meslek Ahlakı)
- İnsan arzu ettiği her şeye sahiptir zira sadece sahip olduklarını arzu eder. (Rousseau ve Toplum Sözleşmesi)
- Kendimizin icat etmediği bir dili konuşuruz; kendimizin bulmadığı aletleri kullanırız; kendimizin tesis etmediği haklardan söz ederiz. Her nesil, kendisinin biriktirmediği bir bilgi hazinesini miras alır vs. Medeniyetin bu türlü türlü menfaatl erini, topluma borçluyuz (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)
- Ancak din, vardır; o verili bir olgular sistemidir; bir başka ifadeyle, o bir gerçekliktir. (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)
- İnsanlık ilerleme kaydettikçe, fertler arasındaki anlaşmazlık artıyor. Öyleyse bugünden çıkaracağımız ders geçmiştekiyle aynı. Akıl, hakikate ulaşmaya muktedir değil. (Felsefe Dersleri)
- Din başlarda yerine getirdiği iki işlevden birini ve sadece birini, yani spekülatif işlevi giderek terk etme eğilimindedir. Bilimin dinde karşı çıktığı şey, onun var olma hakkı değil, aksine şeylerin doğasını dogmatikleştirme talebi , insanı ve doğayı açıklayacak özel uzmanlığa sahip olduğu iddiasıdır. (Sosyoloji ve Felsefe)
- "Kendini başkalarının efendisi sanan kimse onlardan daha fazla köle olmaktan geri kalamaz" (Rousseau ve Toplum Sözleşmesi)
- Rousseau, Hobbes'un teorisini reddeder; her ne kadar Hobbes'un dehasından övgüyle söz etse de teorisini sıklıkla eleştirir. Savaş durumu hipotezi¹ iki nedenle ona kabul edilemez gelmektedir: 1) Savaşın ortaya çıkış sebebi bile - yani giderilmemiş ihtiyaçlar - mevcut değildir. İnsan kendisine lazım olan şeylere sahipse, neden başkalarına saldırsın? Hobbes kendi sistemine ancak medeni insanın karmaşık hassasiyetini doğa insanına atfederek ulaşmıştı; 2) Hobbes haksız yere ilkel insanın tüm acıma duygusunu yok saymıştır. Böyle bir erdem her türlü düşünceden önce geldiğinden doğa durumunda olmadığını söylemeye hakkımız yoktur. (Sosyolojinin Öncüleri: Montesquieu ve Rousseau)
- Baskıcılar, düşüncenin denetlenemeyen bir şey olduğunu her fark ettiklerinde, onu yok etmeye çalışırlar. (Felsefe Dersleri)
- Öyle de kana her türlü doğaüstü özelliği atfettirmiş olan bu kaba batıl inancın insanlığın ahlaki gelişiminin üzerinde muazzam bir etkisi olmuştur. Bu işin süresi boyunca bu etkinin sadece ensest meselesini hissettirmekle kalmadığı bile görülmüştür. Aynı sebebe bağlı olan başka türden fenomenler var: Bunlar genelde cinsiyetlerin ayrımına dair örf ve adetlerdir. Yukarıda aktardığımız olgularla günümüzde gözlerimiz önünde cereyan edenler arasındaki benzerliğe okurun şaşırmaması mümkün değil. Bütün bu benzerlikten hareketle, eğer okullarımızda, gündelik toplantılarımızda cinsiyet arasında bir çeşit engel varsa, eğer her bir cinsiyet adetler hatta yasalarla kendisine dayatılan belirli bir giyim tarzına sahipse, erkeğin kadına yasaklı -kadın bunları yerine getirmeye muktedir olmasına rağmen- rolleri varsa, kadının da erkeğe yasaklı rolleri varsa, kadınlarla ilişkimizde özel bir dil, özel davranışlar benimsemişsek, bunun nedeni kısmen binlerce yıldır babalarımızın genelde kanın, özellikle de regl kanının, yani bahsettiğimiz kan algısının tesiri altında olmalarıdır. Her tür varoluş nedeninden uzun zamandır yoksun, bu eski önyargıları fark etmeden, hala açıklanamaz bir alışkanlıkla itaat etmiyor elbette. Bununla birlikte, bunlar ortadan kaybolmadan önce, kendilerinden sonra ayakta kalan ve bizim de bağlandığımız davranış biçimlerinin doğmasına yol açtılar. (Ensest Yasağı ve Kökenleri)
- Gerçek iktidar ve özgürlüğün ilk koşulu kendine hâkimiyettir. (Ahlak Eğitimi)
- ... üzerinde yükseldiği sarsılmaz temeli görebilmek için yapıyı kuşatan tozu ve kumu bertaraf etmek gerekir. (Rousseau ve Toplum Sözleşmesi)
Yorumlar
0 yorum