Kitap Künyesi
Yazar: Philip K. Dick
Çevirmen: Sönmez Güven
Orijinal Adı: Eye in The Sky
Yayın Evi: Alfa Yayıncılık
İSBN: 9786051711232
Sayfa Sayısı: 305
--reklam--
Gökteki Göz Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Sıradan bir laboratuvar gezisi sırasında gerçekleşen bir kaza sonrasında bir grup ziyaretçi kendilerini garip ve bir o kadar beklenmedik bir deneyimin içinde bulur. Onları kurtarma çalışmaları devam ederken bu sıradan insanlar birbirlerinin zihinlerinin yarattığı bir dizi evrenin içinde hapsolduklarını fark ederler. Ama en derin arzuları ve korkularının yarattığı bu evrenlerin içinde yollarını bulup "gerçek dünyaya" varmaları pek de kolay olmayacaktır çünkü Philip K. Dick'in dünyalarında dualar karın doyurabilir ve yaşadığınız ev aniden bir canavara dönüşüp sizi yutmaya kalkışabilir, cennet ve cehennem bir adım uzakta olabilir.
"Philip K. Dick'in romanları her zaman tanıyabileceğiniz, ama hiç hayal edemeyeceğiniz bir geleceği anlatır."
-New York Times Book Review-
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Gökteki Göz Alıntıları - Sözleri
- Tetragrammaton'un doymak bilmez bir iştahı olduğuna karar verdi. Sürekli olarak en açık bir biçimde övülmek isteyen, tam olgunlaşmamış, çocuksu bir kişilik. Hemen öfkelenebilen Tetragrammaton'un heyecana kayması da aynı derecede hızlı oluyor, en bariz yağcılığa bile hemen kapılıveriyordu.
- "Şu andan itibaren herkese karşı tamamen dürüst olacak, tam düşündüğümü söyleyecek, tam hissettiğim gibi davranacağım. Başka türlüsü için yaşam çok kısa."
- Her dünyanın kendine özgü kuralları vardı. Tek sorun onları keşfedebilmekteydi.
- Bütün olası evrenlerde pazartesiler hep aynıydı.
- Bütün olası evrenlerde pazartesiler hep aynıydı.
- Ama yasak bölge bina ve tesislerinin ötesindeki yol üzerinde olan lokanta şöyle dursun, California Bakım Laboratuvarları’nın çıkış rampasına bile varamadılar. Üniformalı bir haberci düzgünce katlanmış beyaz bir kâğıt parçasını uzatarak onu durdurdu. “Bu sizin için, Mr. Hamilton. Albay T. E. Edwards size vermemi söyledi.” Hamilton eli titreyerek kâğıdı açtı. “Eh,” dedi eşine hafifçe, “işte geldi. Git salonda otur. Eğer bir saat içinde geri dönmemişsem eve git ve kendine etli kuru fasulye hazırla.” “Ama–” Umarsızca bir işaret yaptı Marsha. “Çok – çok ciddi görünüyorsun. Ne olduğunu biliyor musun?” Ne olduğunu biliyordu. Eğilerek kadının kırmızı, ıslak ve oldukça korkmuş dudaklarını öptü. Sonra, koridor boyunca habercinin peşi sıra uzun adımlarla hızlı hızlı yürüyerek kurumun Albay Edwards’ın bürosunun da bulunduğu katındaki, yüksek rütbelilerin ciddi ifadelerle oturdukları konferans odalarına doğru ilerledi. Kendini bir koltuğa bırakırken çevresindeki orta yaşlı iş adamlarının donuk varlıkları bir dalga gibi yükselerek onu sarmaladı: Puro dumanı, deodorant ve siyah ayakkabı boyasından oluşmuş bir karışım. Uzun, çelik konferans masası boyunca sürekli bir mırıltı gidip geliyordu. Masanın bir ucunda yaşlı T.E.’nin bizzat kendisi hatırı sayılır bir form ve rapor yığınının ardında sipere yatmıştı. Her oturanın, bir dereceye kadar, kâğıtlardan, açık bond çantalardan, kül tablalarından ve birer bardak ılık sudan oluşmuş, kendine ait koruyucu bir tepeciği vardı. Albay Edwards’ın karşısında temel görevi füze fabrikasının çevresini kolaçan edip olası Rus ajanlarını enselemek olan güvenlik birimlerinin şefi Charley McFeyffe’ın güdük formu yer alıyordu. Albay T. E. Edwards gözlüklerinin üzerinden Hamilton’a sertçe göz atarak “Demek buradasın,” dedi. “Bu pek uzun sürmeyecek, Jack. Toplantı gündeminin bir tek maddesi var; başka bir şey dinlemek zorunda değilsin.” Hamilton yanıt vermedi. Sıkıntıyla ve gergin bir ifade ile oturup bekledi. Edwards “Bu eşin hakkında,” diyerek parmağını ıslatıp bir raporun sayfalarını karıştırarak söze girdi. “Şimdi, anladığım kadarıyla Sutherland istifa ettiğinden beri araştırma laboratuvarlarının başında tam yetkiyle bulunuyorsun. Doğru mu?” Hamilton başıyla onayladı. Masanın üzerine bıraktığı elleri kansız, çarpıcı beyaz bir renk almıştı. Sanki çoktan ölmüşmüş gibi çarpık bir düşünce geçti kafasından. Sanki yaşam ve gün ışığından koparılarak boynundan asılmıştı bile. Hormel’in jambonları mezbahanın karanlık dokunulmazlığında nasıl sallanıyorlarsa o da öyle asılmıştı. Karaciğer bozuğu elleriyle sayfaları karıştırırken, “Eşin fabrika için bir güvenlik riski olarak sınıflandırılmış,” diye ağır ağır gümbürdemeyi sürdürdü Edwards, “Rapor burada, elimde.” Çenesiyle fabrika polisinin sessiz yüzbaşısını işaret etti. “McFeyffe getirdi onu. Gönülsüzce, eğer eklemek gerekirse.” “Hem de nasıl,” diye söze karıştı McFeyffe doğrudan Hamilton’a hitap ederek. Gri, katı gözleri özür diler gibiydi. Hamilton soğuk bir aldırmazlıkla yanıt verdi. “Sen, kuşkusuz,” diye sayıklamasını sürdürdü Edwards, “buradaki güvenlik yöntemlerini iyi biliyorsun. Biz özel girişimcileriz, ama müşterimiz devlettir. Füzelerimizi Sam Amcadan başka kimse satın almaz. Dolayısıyla kendimize dikkat etmemiz gerekir. Buna dikkatini çekiyorum ki olayı kendi kendine çözümleyebilesin. Özünde bu senin sorunun. Bizim açımızdan önem taşıyan yönü ise senin araştırma laboratuvarlarımızın başında bulunman. Bu durum sorunu sınırlarımız içine sokuyor.” Sanki daha önce hiç görmemiş gibi Hamilton’a baktı – halbuki on yıl önce, 1949 yılında Hamilton daha M.I.T.’den yeni fırlamış genç, parlak, hevesli bir elektronik mühendisiyken onu işe alan kendisiydi. Hamilton iki elinin havale geçirircesine sıkılıp açılmasını seyrederken, “Bu fabrikanın Marsha’ya yasaklandığı anlamına mı geliyor?” diye boğuk bir sesle sordu. “Hayır,” diye yanıtladı Edwards, “bu, durum değişene kadar, senin gizli belgelerden uzaklaştırıldığın anlamına geliyor.” “Ama bu…” Hamilton kendi sesinin şaşkın bir sessizliğe doğru alçalıp yittiğini duydu. “Bu ilgilendiğim bütün belgeler demektir.” Kimse yanıt vermedi. Oda dolusu şirket görevlisi çantalarının ve kâğıt tepeciklerinin ardında tahkim olmuş oturuyorlardı. Bir köşede havalandırma aygıtı tenekeden sesiyle inliyordu. Hamilton aniden yüksek ve çok net bir sesle “Lanet olsun!” diye haykırdı. Birkaç gölge şaşkınlıkla zıpladı. Edwards’ın kendisi de ona meraklı bir yan bakış fırlattı. Charley McFeyffe bir sigara yakarak seyrelmiş saçlarını yorgun eliyle sinirli sinirli taradı. Kahverengi sade üniformasının içinde göbekli bir karayolu polisini andırıyordu. “Ona suçlamaları oku,” dedi McFeyffe. “Ona kendini savunması için bir şans ver, T.E. Onun da hakları var.” Bir an için Albay Edwards önündeki güvenlik raporunun yoğun içeriğiyle mücadele etti. Sonra, yüzü duyduğu şiddetli öfkeyle karararak, bütün dosyayı McFeyffe’a doğru itti. Sorumluluğu üzerinden atarak, “Senin bölümün topladı bunları,” diye homurdandı. “Ona sen anlat.” Hamilton, “Yani onu burada mı okuyacaksınız?” diye itiraz etti. “Otuz kişinin önünde mi? Şirketteki bütün görevliler buradayken mi?” “Hepsi de raporu gördüler,” dedi Edwards nazikçe. “Aşağı yukarı bir ay önce oluşturulmuştu ve o günden beri elden ele dolaşıyor. Ne de olsa, sen buralarda önemli birisin aslanım. Böyle bir konuyu hafife alamazdık.” Utandığı açıkça görülebilen McFeyffe, “Birincisi,” dedi, “şu FBI’dan gelen iş var. Bize gönderilmişti.” “Siz mi istediniz?” Hamilton iğneleyiciydi. “Yoksa ülkenin orasında burasında dolaşırken tesadüfen elinize mi geçti?” McFeyffe’ın yüzü renklendi. “Aslına bakarsan biz istedik gibi. Sıradan bir soruşturma nedeniyle. Aman tanrım, Jack, benim için bile hazırlanmış bir dosya var – Başkan Nixon için bile.” “Bütün o zırvaları okumak zorunda değilsin,” dedi Hamilton sesi titreyerek. “Marsha ilerlemeci Partiye 48’de üniversite birinci sınıf öğrencisiyken katıldı. İspanyol Göçmen Komitesi’ne de para yardımında bulundu. Gerçek’e abone oldu. Bütün bunları daha önce de duydum.” Edwards, “Eldeki belgeyi okuyun,” diye talimat verdi. Raporun içini dikkatle karıştıran McFeyffe güncel olan belgeyi buldu. “Mrs. Hamilton İlerlemeci Parti’den 1950 yılında ayrıldı. Gerçek halen yayımlanmıyor. 1952 yılında komünist eğilimli bir yan örgüt olan California Sanat ve Bilim Derneği’nin toplantısına katıldı. Stockholm Barış Bildirgesi’ni imzaladı. Kimilerince sol sempatizanı sayılan Sivil Özgürlükler Birliği’ne katıldı.” “Sol sempatizanı sayılmak da ne demek oluyor?” diye sordu Hamilton. “Komünizme sempati duyan kişi ya da gruplara sempati duymak demek oluyor.” McFeyffe ıkınıp sıkınarak devam etti. “8 Mayıs 1953 tarihinde Mrs. Hamilton, San Fransisco Chronicle’a bir mektup yazarak Charlie Chaplin’in –ne olduğu herkesçe malum bir yoldaşının– Birleşik Devletler’e sokulmamasını protesto etti. Rosenbergleri Kurtaralım Önergesi’ni imzaladı: Tescilli vatan hainleri! Komünist bir ülke olan Kızıl Çin’in Birleşmiş Milletler’e alınmasını destekleyen Kadın Seçmenlerin Alameda Toplantısı’nda, 1954 yılında konuşma yaptı. 1955’te ise Demir Perde ülkelerinde de şubeleri bulunan Uluslararası Birlikte Yaşamak ya da Ölüm Örgütü’nün Oakland şubesine kaydoldu. Ve 1956 yılında Renkli İnsanların Kalkınması Derneği’ne para yardımında bulundu.” Rakamı da ekledi. “Kırk sekiz dolar elli beş sent.” Salonda sessizlik vardı. “Hepsi bu mu?” diye sordu Hamilton. “Evet, ilgili belgeler bunlar.” “O belgeler aynı zamanda,” dedi Hamilton sesini sabit tutmaya çalışarak, “Marsha’nın Chicago Tribüne’a abone olduğunu da söylüyor mu? 1952 yılında Adlai Stevenson için kampanyaya katıldığını da? 1953 yılında sokak kedi ve köpeklerinin korunmaları için para yardımında bulunduğunu da?” Edwards, “Bunların konumuzla ne ilgisi var anlayamıyorum,” dedi. “Tabloyu tamamlıyorlar! Kuşkusuz, Marsha Gerçek’e abone olmuştu – New Yorker’a da abone olmuştu. Wallace bıraktığında o da İlerlemeci Parti’den ayrıldı – Genç Demokratlara katıldı. Bunları da yazıyor mu? Evet; komünizm konusuna ilgisi vardı; bu onu komünist mi yapar? Bütün söyleyebildiğiniz Marsha’nın sol-kanat yayınlar okuduğu ve sol-kanat konuşmaları dinlediği – bunlar onun komünizmi onayladığını veya Parti disiplini altında olduğunu veya devletin yıkılmasını savunduğunu veya–” “Eşinizin bir komünist olduğunu öne sürmüyoruz,” dedi McFeyffe. “Bir güvenlik riski oluşturduğunu söylüyoruz. Marsha’nın komünist olma olasılığı vardır.” “Aman tanrım!” dedi Hamilton boş yere, “şimdi ben böyle olmadığını kanıtlamak zorunda mıyım? Bunu mu söylüyorsunuz?” “Böyle bir olasılık var,” diye yineledi Edwards. “Jack, mantıklı olmaya çalış; sinirlenerek bağırıp çağırmaya başlama. Marsha belki kızıldır, belki değildir. Konu bu değil. Bizim burada, elimizdeki olan belgelere göre eşin politikayla, üstelik radikal politikayla yakından ilgili. Bu da iyi bir şey değil.” “Marsha birçok şeyle ilgilidir. Zeki, eğitimli bir kişidir. Olup bitenlerle ilgilenmek için bütün bir günü var. Evde oturup sadece–” Hamilton sözcükleri aradı, “– sadece şöminenin tozunu mu almalıydı yani? Yemek pişirip dikiş mi dikmeliydi?” McFeyffe, “Elimizde olan bir şablondur,” dedi. “İtiraf etmeliyim ki, konu edilen şeylerin hiçbiri tek başına belirleyici değil. Ama hepsi bir araya getirildiğinde, istatistik ortalamaları alındığında… Allah kahretsin, çok yüksek çıkıyor Jack. Eşin sol eğilimli uğraşların içine çok fazla girmiş durumda.” “İlgi nedeniyle suçluluk. Meraklı, ilgili biri o. Orada bulunması, söylenenlere katıldığı anlamına mı gelir?” “Aklından ne geçtiğini ne biz ne sen okuyabilirsin. Yargımızı yaptıklarına bakarak vermeliyiz: katıldığı gruplar, imzaladığı dilekçeler, bağışladığı paralar. Elimizdeki yegâne deliller bunlar – buna göre karar vermek zorundayız. O toplantılara gittiğini ama o düşüncelere katılmadığını söylüyorsun. Pekâlâ, polisin açık saçık bir gösteriyi basarak kızları ve menajerlerini tutukladığını düşün. Ama seyirciler, efendim biz zaten gösteriyi beğenmemiştik diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.” McFeyffe ellerini iki yana açtı. “Eğer gösteriden hoşlanmasalardı orada olurlar mıydı? Tek bir gösteri olsa, belki. Sırf meraktan. Ama birbiri ardına tekrar ve tekrar.” “Eşin on sekiz yaşından beri on yıldır sol-kanat gruplarla içli dışlı. Komünizm hakkında kesin yargısını verebileceği epey zamanı olmuş. Ama hâlâ bu şeylere katılıyor; kızıllar güneydeki bir linç olayını protesto etmek için bir araya geldiklerinde aralarında oluyor ya da en son silah harcaması için yaygara kopardıklarında. Marsha’nın aynı zamanda Chicago Tribune’u da okuyor olması, seks gösterisini seyreden bir adamın aynı zamanda kiliseye de gidiyor olması kadar uyumlu. Bu, adamın birçok yönünün, hatta çelişkili yönlerinin de bulunduğunu gösterir… ama o yönlerden birinin sırf pislik olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Kiliseye gittiği için değil; pisliği sevdiği ve pislik seyretmeye gittiği için kayda geçirilmiştir.” “Eşin yüzde doksan oranında safkan Amerikalı olabilir. İyi yemek pişirebilir, dikkatli araba kullanabilir, gelir vergisini ödeyebilir, hayır kurumlarına para verebilir, kilise piyangosuna kek pişirebilir. Ama kalan yüzde onu da Komünist Parti ile bağıntılı olabilir. İşte bu kadar.” Bir an duralayan Hamilton sitemci bir sesle, “Davanı çok iyi savunuyorsun,” dedi. “Davama inanıyorum. Burada çalıştığınız sürece Marsha ve seni tanıdım. İkinizden de hoşlanıyorum – Edwards da öyle. Herkes seviyor sizi. Ama konumuz bu değil. Telepatiyi geliştirip insanların zihinlerine girinceye dek istatistiklere bel bağlamak durumundayız. Hayır, Marsha’nın yabancı bir gücün casusu olduğunu söyleyemeyiz. Sen de olmadığını kanıtlayamazsın. Hakkındaki kuşkuları bir sonuca bağlamamız gerekiyor. Başka türlü davranmamız olanaksız.” McFeyffe kalın alt dudağını ovuşturarak sordu: “Onun komünist olabileceği hiç aklına geldi mi?” Gelmemişti. Hamilton sessizce terleyerek masanın parlak yüzeyine baktı. Marsha’nın her zaman gerçeği söylediğini, komünizm hakkında sadece biraz merakı olduğunu varsaymıştı. İlk kez sefil, mutsuz bir kuşku içine düşüyordu. İstatistiksel olarak olasılık vardı. “Ona soracağım,” dedi yüksek sesle. “Soracak mısın?” dedi McFeyffe. “Peki o ne diyecek?” “Hayır diyecek tabii ki!” Kafasını iki yana sallayarak, “Bunun bir kıymeti yok, Jack,” dedi Edwards. “Ve eğer biraz düşünürsen sen de kabul edersin.” Hamilton ayağa kalkmıştı. “Eşim dışarıda, salonda. Hepiniz gidip ona sorabilirsiniz – buraya çağırın ve sorun ona.” “Seninle tartışmayacağım,” dedi Edwards. “Eşin bir güvenlik riski olarak sınıflandırıldı. Sen de yeni bir açıklamaya kadar görevinden alındın. Ya onun komünist olmadığına dair kesin deliller getir ya da ondan kurtul.” Omzunu silkti. “Bir kariyerin var, delikanlı. Bu senin bütün yaşamın.” McFeyffe ayağa kalkarak masanın çevresini ağır ağır dönüp geldi. Toplantı dağılıyordu; Hamilton’ın temize Çıkarılması toplantısı bitmişti. Teknisyenin koluna giren McFeyffe onu ısrarla kapıya doğru sürükledi. “Dışarı çıkıp bir nefes alalım. Bir içkiye ne dersin? Üçümüz, sen, ben ve Marsha. Sanırım hepimizin ihtiyacı olacak.”
- Eğer insanların zihinlerini okuyabiliyorsan, yüreklerini de okuyabilirsin.
- Güdünün kendisi en büyük ahlak sorunudur, eyleme geçirilmiş günah sadece şeytansı arzuların açığa çıkmış halidir. Doğru ve yanlış, bir adamın yaptıklarıyla değil hissettikleriyle bağlantılıdır.
- Yüce Tanrı'nın yolları gizemli olur. Hiçbir şey başarının kendisi kadar başarılı değildir.
- Bir mektup zarfına, kaç ruh sığdırılabilir?
- Hiçbir şey başarının kendisi kadar başarılı değildir.
- Belmont Bevatronu’nun proton ışın saptırıcısı 1959 yılı Ekim ayının ikinci günü öğleden sonra saat dörtte yaratıcılarına ihanet etti. Bunu izleyen olaylar göz açıp kapayıncaya dek olup bitti. Artık yeterince saptırılmayan –ve dolayısıyla denetim dışı kalan– altı milyon volt gücündeki ışın demeti salonun tavanına doğru yükselirken, halka biçimindeki dev mıknatısa tepeden bakan bir gözlem platformunu da kül ediverdi. O sırada taraçada sekiz kişi bulunmaktaydı: bir grup meraklı gezgin ve mihmandarları. Taraça ayaklarının altından yitince bu sekiz kişi Bevatron salonunun zeminine düştü ve manyetik alan boşaltılıp katı radyasyon kısmen nötralize edilinceye dek şoka girmiş durumda ve yaralı, öylece yattılar. Sekiz kişiden dördünün hastaneye kaldırılması gerekti. Yanıkları daha hafif olan iki kişi süresiz gözleme alındı. Kalan iki kişi ise muayene ve ilk tedavileri yapıldıktan sonra salıverildi. Olay San Fransisco ve Oakland’daki yerel gazetelerde yer aldı. Kurbanların avukatları dava açma hazırlıklarına girişti. Bevatron’la ilgisi bulunan kimi görevliler Wilcox-Jones Saptırıcısı ve girişken yaratıcıları ile birlikte ıskartaya alındı. Bir grup işçi fiziksel hasarı onarmaya başladı. Olay topu topu birkaç saniye sürmüştü. Hatalı sapma saat 4.00’te başlamış ve olağanüstü yüklü proton ışın demeti mıknatısın yuvarlak iç salonundan yayılırken sekiz kişi saat 4.02’de altmış ayak yükseklikten içine düşmüştü, ilk düşerek zemine çarpan, mihmandarlık yapan genç bir zenciydi. Son düşen ise yakınlardaki güdümlü füze fabrikasından gelen genç bir teknisyen olmuştu. Genç teknisyen platforma giderlerken arkadaşlarından ayrılmış, hole geri dönmüş ve sigara için ceplerini karıştırmaya başlamıştı. Eğer eşini yakalayabilmek için ileri atılmış olmasaydı belki de diğerleriyle birlikte aşağı sürüklenmeyecekti. Beyninde kalan açık seçik son anısı da bu olmuştu: Sigaralarının elinden düşüşü ve Marsha’nın çırpınarak kayıp giden ceket yenini yakalayabilmek için boşa atılışı…
- Bütün sabah boyunca Hamilton, füze araştırma laboratuarlarında kalem açmak ve endişeyle terlemekten başka bir şey yapmaksızın oturmuştu. Çevresinde, personeli işlerinin peşinde koşuşturuyor, kurum işlemeye devam ediyordu. Öğleye doğru Marsha, Golden Gate parkındaki evcil ördekler gibi albenili giyinmiş olarak, güleç yüzü ve tüm tatlılığıyla ortaya çıktı. Her nasıl olduysa el koymayı becerdiği ve hem hifi donanımından hem de kaliteli viski koleksiyonundan daha çok değer verdiği bu güzel kokulu ve pek pahalı küçük yaratık, onu kara kara düşündüren uyuşukluktan bir an için çıkarıverdi. “Sorun ne?” diye sordu Marsha, kısa bir süre için gri metal masanın kenarına eldivenli parmakları birbirine bastırılmış ve düzgün bacakları kıpır kıpır, huzursuzca tüneyerek. “Yemek için acele edelim ki oraya vaktinde varabilelim. Bugün saptırıcının, görmek istediğin o kısmın çalıştırılacağı ilk gün. Unuttun mu? Hazır mısın?” “Gaz odası için hazırım,” dedi Hamilton pervasızca. “O da benim için hazır.” Marsha’nın kahverengi gözleri irileşti; daha canlı, dramatik bir havaya büründü. “Ne oluyor? Yine üzerinde konuşamayacağın kadar gizli şeyler mi? Sevgilim, bugün önemli bir şey olacağını bana söylememiştin. Kahvaltı sırasında bir köpek yavrusu gibi dalgacı ve oyuncuydun.” “Kahvaltı sırasında bilmiyordum.” Hamilton kol saatini kasvetle inceleyerek ayağa kalktı. “Bari iyi bir yemek olsun; son yemeğimdir belki,” dedi; “Bu da yapacağım son gezinti,” diye ekledi.
- Dünya gök kubbede yalnızdı.
--reklam--
Gökteki Göz İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Eye in the Sky: Gökteki Göz Philip K. Dick'ten okuduğum ilk kitap oldu. P.K. Dick'in külliyatı 2015 yılından itibaren Alfa yayınları tarafından düzenli olarak yayınlanıyor. Şuana kadar 26 romanı ve Toplu Öyküleri adı altında 4 adet cilt çıkmış durumda. Yazara nereden başlamalıyım, hangi kitapları tavsiye edersiniz sorularına genelde öykülerinden başlayın tavsiyesi veriliyor. Ama öykü okumayı çok sevmediğimde ve mevcut şartlar içerisinde toplu öyküleri almak istemediğimden kitaplarından biri ile başlamak istedim. Seçimim de Alfa tarafından yayınlanan ilk kitap oldu. Gökteki Göz aynı zamanda yazarın yazdığı üçüncü kitapmış, yani başlangıç eserlerinden birisi. Kitapta bir noktaya kadar ne okuyorum ben, bu saçmalıklar da ne dediğimi itiraf etmeliyim. Başlangıç için yanlış kitabını mı seçtim diye düşündüm. Ama baş karakterle birlikte yaşadığım bir aydınlanma anından sonra kitap inanılmaz zevkli bir hale geldi sonuna kadar akıp gitti. Burada söylemem gerekir ki kitap arkası tanıtım yazısını -ki 1K kitap detay sayfasında yer alan aynı tanıtım yazısını da- kesinlikle okumayın. Bahsettiğim aydınlanma anını yaşamanıza engel olacaktır. Spoiler vermeden konudan bahsetme şansım yok ki kitap arkasındaki yazı da konunun ne olduğundan bahsediyor. Bence bu kitabı hakkında hiçbir şey bilmeden okumak en güzeli olacaktır. Yazarı ilk defa okuyacaklar için biraz zorlayıcı olabilir ilk bölümler ama bir noktadan sonra sabretmeye değdiğini göreceksiniz. Kitap Gökteki Göz adını da bu ilk bölümden alıyor. Elimde şuan 10 adet P.K.Dick kitabı var ve kesinlikle okumaya devam edeceğim. (Nihat Çilingir)
Gökteki Göz, beni bir kez daha Philip K. Dick' in düşünme şekline ve zihnine hayran bırakan, bilimkurgusal öğelerden çok, zengin fantastik öğeleri ile çok beğendiğim ve etkilendiğim bir kitaptı. Karakterlerin sıradışı olaylara beklenenden kolay uyum sağlaması, az veri ile şaşırtan ve kurguya hayran bırakan sonuçlara ulaşmaları, ilk kısımlarda " neler oluyor böyle?" diye sorguladığım unsurlara aldığım cevaplar ile tatmin eden ve sarsan bir yapı içeriyordu. Bir araştırma merkezine bilimsel bir aygıtın çalışmasını izlemeye giden 8 kişi,izledikleri gözlem platformunun yıkılması ile ciddi bir kaza geçirirler. Uyandıklarında kendilerini bilinen, alışılagelen gerçeklik ve mantık kurallarının dışında işleyen bir dünyada bulurlar. Bilimsel olgularla açıklanamayan deneyimledikleri bir dizi olay sonucu , nerede olduklarına dair ulaştıkları veriler onları, bu zamana kadar yaşadıkları gerçeklikle ilgisi olmayan boyutlara taşıyacaktır. Her bireyin içsel dünyasının ve çevresindeki gerçekliği algılama şeklinin birbirinden şaşırtıcı düzeyde farklı olabileceğine yönelik vurguları, toplumsal yapılara dair göndermeleri ve soluksuz okunan , su gibi akan anlatım şekli ile bu kitabı yaratıcı kurgulardan hoşlanan herkese öneriyorum. (Aylin Büyüksavaş)
P. K'nin diğer kitaplarını beğendiğim gibi bu kitabını da beğendim. Farklı bir bilimkurgu tarzı var yazarın. İnsanların düşünce dünyalarının ne kadar farklı olabileceğini, zihinlerinde neler yaşadıklarını bir grup insan üzerinden çok güzel anlatmış yazar. Özellikle zihnindeki dünyayı yaşadıkları ilk kişinin oluşturduğu dünyaya bayıldım. Tuhaf bir adam P.K.Dick. Herkese iyi okumalar. (Emre Şenkal)
--reklam--
Gökteki Göz PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Philip K. Dick - Gökteki Göz kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Gökteki Göz PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Philip K. Dick Kimdir?
Bazı kitaplarını Richard Phillips ya da Jack Dowland mahlaslarıyla yazmıştır. Hayranları tarafından kısaca PKD olarak adlandırılır.
Hayatının büyük bölümünü Kaliforniya'da geçirdi. Bir plakçı dükkânı işletmesi ve radyoda klasik müzik programları yapması dışında, başlıca uğraşı yazarlık oldu. Kırka yakın bilim-kurgu romanı dışında ana akım romanları da yazdı, ancak pek başarılı olamadı. Ölümünden sonra beş cilt halinde toplanan yüz civarında öyküsü vardır.
Ölümünden önce fazla tanınmayan bir yazar olan Dick'in roman ve kısa hikâyelerini bir kısmı ölümünden sonra senaryolaştırılıp film olarak büyük beğeni kazanmıştır. Bunların arasında en ünlüleri, yönetmen Ridley Scott tarafından "Blade Runner" adıyla 1982 yılında çekilen "Do Androids Dream of Electric Sheep?" (kitap olarak Türkiye'de basımı: 1996, Bıçak Sırtı, Kavram Yayınları; 2006, Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Altıkırkbeş Yayın) ve 1965 yılında yazdığı "We Can Remember It For You Wholesale" öyküsünden yola çıkılarak yönetmen Paul Verhoeven tarafından çekilen1990 yapımı "Total Recall" filmleridir. Her iki film yapılmış en iyi bilim-kurgu filmleri arasında yer almaktadır. PKD'nin 1956 yılında yazdığı "The Minority Report" adlı öyküsü yönetmen Steven Spielberg tarafından 2002'de filme alınmıştır.
Dick'in yazdığı bilim-kurgu romanlarını türünün diğer örneklerinden ayıran en önemli özellik, gelecekte gerçekten olması muhtemel olaylarla birlikte toplumsal değişimleri genellikle "çalışan sınıf" çerçevesinde ele almasıdır. Dick toplumsal konuların yanı sıra siyasi ve metafizik konuları da ele almış, romanlarında tekelci şirketler ve otoriter hükümetler bolca yer bulmuştur. Özellikle erken dönem romanları, "gerçeklik" kavramının sorgulanması üzerine kuruludur.
Önemli yapıtları
Önemli romanları arasında: Martian Time-Slip (1964, Mars'ta Zaman Kayması), The Penultimate Truth (1964, Sondan Bir Önceki Hakikat), The Three Stigmata of Palmer Eldritch (1965, Palmer Eldritch'in Üç Bilmecesi) ve Ubik (1969) sayılabilir. The Man in the High Castle (1963, Hugo Ödülü sahibi) (Yüksek Şatodaki Adam) romanı birçok eleştirmen tarafından Dick'in başyapıtı olarak gösterilmiştir.
Dick, adı geçen romanlarıyla Amerikan Ulusal Kütüphanesi'nde yer almaya hak kazanan ilk ve tek bilim kurgu yazarı olmuştur
--reklam--
Philip K. Dick Kitapları - Eserleri
- Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?
- Yüksek Şatodaki Adam
- Şizofreni ve Değişimler Kitabı
- Ubik
- Gökteki Göz
- Vulcan'ın Çekici
- Çığrından Çıkmış Zaman
- Alfa Ayının Kabileleri
- Toplu Öyküler - 1. Cilt
- Elektrikli Düşler
- Karanlığı Taramak
- Albemuth Özgür Radyosu
- Mars'ta Zaman Kayması
- Kozmik Kuklalar
- Galaktik Çömlek Tamircisi
- Android ve İnsan
- Uzay Piyangosu
- Sondan Bir Önceki Gerçek
- "Aksın Gözyaşlarım" Dedi Polis
- Yaratılan Dünya
- Ölüm Labirenti
- Sizi İnşa Edebiliriz
- Kader Ajanları
- Simulakra
- Uzaydaki Çatlak
- Gelecek Seneyi Bekle
- Titanlı Oyuncular
- Bir Palavracının İtirafları
- Dr. Gelecek
- Timothy Archer
- Palmer Eldrictch'in 3 Stigmatası
- Dr. Kan Bedeli
- Kozmoloji ve Kozmogoni
- Valis
- Yetenekliler Dünyası
- Uzayda Suikast Uzay serisi 1
- Tefsir
- Alay Eden Adam
- Sokaktan Gelen Sesler
- Hesaplaşma
- Azınlık Raporu
- Suikastçı
- Mary ve Koca Dünya
- Kutsal İstila
- Adjustment Team
- Öteki Tutkular
- I Hope I Shall Arrive Soon
- Do Androids Dream of Electric Sheep ?
- Bir Bilimkurgu Yazarının Kısa ve Mutlu Yaşamı
- Ubik
- Second Variety
- Beyond Lies The Wub
--reklam--
Philip K. Dick Alıntıları - Sözleri
- Diğerlerini terk etmesinin gerekçesini ölçüp biçti. Hepsinden önemlisi de Mali’yi terk etmesinin. Sevdiği kadını. Çömlek berbattı. (Galaktik Çömlek Tamircisi)
- Bazı olaylar bildiriliyordu. 2203 yılının Mayıs ayı başlarında, haber makineleri İsveç üzerinde beyaz kargaların uçtuğu olayını heyecanla yayınlıyordu. (Uzayda Suikast Uzay serisi 1)
- Eskiden hastalar kalıplaşmış iki sınıfa ayrılırdı: toplumda iş göremeyecek, arabasını yıkayıp cilalayamayacak, elektrik faturalarını ödeyemeyecek ve bir martini içtikten sonra güzel bir sohbeti sürdüremeyecek kadar hasta yani deli oldukları için hastanede tutulması zorunlu olanlar... ve herkesin ayakkabılarının bağını çözmek, evlerinin ya da iş yerlerinin önünden üçtekerli bisikletle geçen çocukları saymak zorunluluğu hissetmek gibi basit “isterik” şikayetler ya da “gerçeklik durumu” ile uyumlu olarak anksiyete haline indirgenen “nevrotik” rahatsızlıklar, özellikle de insansız bir uzay aracının Pazar sabahı tam da söz konusu rahatsız kişi mangalında kızarttığı hamburger köfteleriyle uğraşırken Atlantik okyanusu yerine bahçenin tam ortasına düşeceğine dair ruhsal açıdan sağlıksız, mantıksız korkular yüzünden psikiyatrik yardıma başvuracak kadar akıllı olanları kapsayan nevrotikler. (Şizofreni ve Değişimler Kitabı)
- Libera me, Domine! (Ubik)
- Sinir buhranı yaşayan insanlar çoğunlukla bu yaşadıklarını açıklamak amacıyla bir yığın araştırma yaparlar. Tabii bu araştırmalar bir yere varmaz. (Valis)
- Olan şey her ne olursa olsun, ölçüsüz bir kötülükten ibaret. Madem öyle, mücadele etmek niye? Seçmek niye? Tüm alternatifler aynıysa… (Yüksek Şatodaki Adam)
- İnsan zihni olağandışı inatçıydı ve çok yavaş değişiyordu. (Uzaydaki Çatlak)
- Sabit fikirleri sorun değil çözüm olduğu için onu düşünerek defetmek mümkün değildi, sonunda başlı başına daha büyük bir sorun halini alsa da. (Timothy Archer)
- Ruh hastalarıyla uğraşırsan sen de onlardan biri olur, ruh hastası olur çıkarsın. (Simulakra)
- Savaş olmadan eğitim ya da zekâya sahip olmayan işe yaramaz, yetersiz insan kitlesi kontrolsüzce yayılıp büyür. Savaş onların sayısını azaltmaya yarıyordu. (Toplu Öyküler - 1. Cilt)
- Tanrım, bir kitap okudular diye durmadan konuşuyorlar. (Yüksek Şatodaki Adam)
- "Bizi huzursuz ve tatminsiz yapan vahşi bir içgüdü değil. Size ne olduğunu söyleyeyim; bizi böyle yapan insanoğlunun en yüce amacı. Büyüme ve ilerleme ihtiyacı... yeni şeyler bulma... yayılma. Yayılma, başka deneyimlere, başka yerlere ulaşma ihtiyacı. Anlama ve sürekli değişeceği biçimde yaşama ihtiyacı. Rutini ve tekrarı bir kenara itmek, anlamsız tekdüzelikten kendini kurtarmak ve ileriye atılmak. Sürekli hareket halinde olma ihtiyacı..." (Uzay Piyangosu)
- Jones boğuk bir sesle, “Benim için,” dedi, “bu an geçmişin ta kendisi. Şimdi, burada, bu binada, üçünüzle oturuyorum, oysa bu benim için bir sene önce olup bitti. Benim durumum geleceği görmekten ziyade bir ayağımın geçmişte sıkışıp kalmasına daha çok benziyor. Ayağımı çekip kurtaramıyorum. Rötarlı yaşıyorum; sonsuza kadar hayatımın bir senesini tekrar tekrar yaşayacağım.” Omuz silkti. “Tekrar ve tekrar. Yaptığım, söylediğim, duyduğum, tecrübe ettiğim her şeyi ikinci bir kez yaşamak zorundayım.” Sesini yükseltmişti; sesi tiz, acı dolu ve umutsuzdu. “Aynı hayatı iki kez yaşıyorum.” Cussick yavaşça, “Bir başka deyişle,” dedi, “senin için gelecek değişmez. Geleceği bilmen onu değiştirmemi mümkün kılmıyor.” Jones buz gibi bir kahkaha attı. “Değiştirmek mi? Gelecek tamamen sabit. Bu duvardan daha sabit, daha kalıcı.” Elini öfkeyle arkasındaki duvara vurdu. “Sizce bu yetenek beni özgür mü kılıyor? Hadi, kandırmayın kendinizi... Gelecek hakkında ne kadar az şey bilirseniz, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz. Güzel bir yanılsama içinde yaşıyorsunuz; özgür bir iradeniz var sanıyorsunuz.” “Ama bu senin için geçerli değil.” Jones acıyla “Hayır,” dedi. “Bir sene önce yorgun argın attığım adımları yeniden atıyorum. Bir tanesini bile değiştiremiyorum. Bu konuşmayı ezbere biliyorum. İçine tek bir yeni kelime dahi ekleyemeyeceğim gibi, mevcut tek bir kelimeyi de atamam.” (Yaratılan Dünya)
- Ruh insan için neyse, makine için de insan odur: Fonksiyonel hiyerarşi açısından bu bir ek boyuttur. İçimizden biri Tanrı gibi davrandığında (pelerinini bir yabancıya verdiğinde) makine de insan gibi davranır yani programlanmış döngüsünü bir karara bağlı olarak ertelemek için duraklar. (Android ve İnsan)
- Geçmiş görünmeyendir, dibe batırılandır, hala oradadır, bir sonrakinin üzerinde izini bırakmak için her an yüzeye çıkabilme kapasitesine sahiptir maalesef- ve sıradan bir deneyimin aksine- gözden kaybolmuştur. (Ubik)
- Sana, ödeyemeyeceğin kadar pahalıya mal olacağım. (Alfa Ayının Kabileleri)
- Belmont Bevatronu’nun proton ışın saptırıcısı 1959 yılı Ekim ayının ikinci günü öğleden sonra saat dörtte yaratıcılarına ihanet etti. Bunu izleyen olaylar göz açıp kapayıncaya dek olup bitti. Artık yeterince saptırılmayan –ve dolayısıyla denetim dışı kalan– altı milyon volt gücündeki ışın demeti salonun tavanına doğru yükselirken, halka biçimindeki dev mıknatısa tepeden bakan bir gözlem platformunu da kül ediverdi. O sırada taraçada sekiz kişi bulunmaktaydı: bir grup meraklı gezgin ve mihmandarları. Taraça ayaklarının altından yitince bu sekiz kişi Bevatron salonunun zeminine düştü ve manyetik alan boşaltılıp katı radyasyon kısmen nötralize edilinceye dek şoka girmiş durumda ve yaralı, öylece yattılar. Sekiz kişiden dördünün hastaneye kaldırılması gerekti. Yanıkları daha hafif olan iki kişi süresiz gözleme alındı. Kalan iki kişi ise muayene ve ilk tedavileri yapıldıktan sonra salıverildi. Olay San Fransisco ve Oakland’daki yerel gazetelerde yer aldı. Kurbanların avukatları dava açma hazırlıklarına girişti. Bevatron’la ilgisi bulunan kimi görevliler Wilcox-Jones Saptırıcısı ve girişken yaratıcıları ile birlikte ıskartaya alındı. Bir grup işçi fiziksel hasarı onarmaya başladı. Olay topu topu birkaç saniye sürmüştü. Hatalı sapma saat 4.00’te başlamış ve olağanüstü yüklü proton ışın demeti mıknatısın yuvarlak iç salonundan yayılırken sekiz kişi saat 4.02’de altmış ayak yükseklikten içine düşmüştü, ilk düşerek zemine çarpan, mihmandarlık yapan genç bir zenciydi. Son düşen ise yakınlardaki güdümlü füze fabrikasından gelen genç bir teknisyen olmuştu. Genç teknisyen platforma giderlerken arkadaşlarından ayrılmış, hole geri dönmüş ve sigara için ceplerini karıştırmaya başlamıştı. Eğer eşini yakalayabilmek için ileri atılmış olmasaydı belki de diğerleriyle birlikte aşağı sürüklenmeyecekti. Beyninde kalan açık seçik son anısı da bu olmuştu: Sigaralarının elinden düşüşü ve Marsha’nın çırpınarak kayıp giden ceket yenini yakalayabilmek için boşa atılışı… (Gökteki Göz)
- “Fakat bir kimseye müjde veren haber diğer bir kimsenin kaderi oluyordu... (Uzayda Suikast Uzay serisi 1)
- .... ve can sıkıntısı kötüdür, çünkü tam olarak gayret sarf etmiyorsun demektir; tembellik ediyorsun... (Dr. Kan Bedeli)
- Güdünün kendisi en büyük ahlak sorunudur, eyleme geçirilmiş günah sadece şeytansı arzuların açığa çıkmış halidir. Doğru ve yanlış, bir adamın yaptıklarıyla değil hissettikleriyle bağlantılıdır. (Gökteki Göz)
Yorumlar
0 yorum