Kitap Künyesi

Yazar: Kadir Mısıroğlu

Yayın Evi: Sebil Yayınevi

İSBN: 9789757480099

Sayfa Sayısı: 110

--reklam--

Hicret Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Türkiye'de bugün hak adına girişilecek tavizsiz bir mücadelenin bedeli hakkında genç mücahidlere fikir vermek üzere kaleme alınmış bulunan bu eser, bir fikir adamının geçmeye mecbur bırakıldığı çile çemberlerinden sadece birisinin hikayesini ihtiva etmektedir.

Bu çilenin tamamı hakkında kamil bir fikir edinmek ve asıl dehşeti kavramak için bilahere yayınlanacak olan "Geçmiş günü eklerken" "Bir muhakemenin muhakemesi" ve "Gurbet içinde gurbet" gibi diğerleri de okunmalıdır! Bekleyiniz...

--reklam--

Hicret Alıntıları - Sözleri

  • 16 - Bazı munsif solcularla hemşerilik, fakülteden devre arkadaşlığı veya kendilerine nazar-ı müsâmaha ile bakmış olmam gibi sâiklerle aramda bir hukuk ve nezakete riâyet hali vardı ki; hâlâ da öyledir. "Moskof Mezâlimi" isimli eserimin yayınlanmasından az sonra böyle solculardan biri olan Erdoğan Tokmakçıoğlu bana demişti ki: " - Bilirsin ben seni severim. Bir gün bu memlekette marksist bir ihtilâl olduğunu duyarsan, derhal bu ülkeyi terket! Zira çok emin bir yerden öğrendiğime göre böyle bir hal vukuunda evlerinden toplanıp ilk kurşuna dizilecek olanlarda biri de sensin! Listedeki sıranı bile söyleyebilirim: 57..." Erdoğan Tokmakçıoğlu hemşerimdi. Manisa'da askerliği beraber yapmıştık. Resmî elbise sırtındayken bile "Ben marksistim!..." diye bağırmasına şahid oluyor ve hiçbir aksülâmel göstermiyorlardı. O zaman komünistler M. Kemal Paşa'yı kendilerine kalkan yaptıklarından devrimbazlara şirin görünüyorlardı. Erdoğan Tokmakçıoğlu'na dedim ki: " - Sağol, teşekkür ederim!.. Vatanım Rus işgali altına düştükten sonra yaşamak istemem ki; kurşuna dizilmekten korkayım!.. Benim kadere imanım var. Allah takdir etmemişse böyle bir şey olmaz! Olursa, kader bana mazlûmiyet tâcı ikram ediyor, demektir!" Muhtabim o günlerde marksist bir ihtilâlin akşama sabaha gerçekleşeceğini sanıyor ve beni fanatik bir fatalistlikle (kadercilik) itham ediyordu.
  • Merhum Dede Paşa Hazretleri dâima şöyle buyururdu: Şeriat-i Garra gelinceye kadar zâhir âdâbından muafsınız. Ütülü ve temiz elbise giyiniz. Gravat takınız. Bunların çoğu İslâm'a bilmeden düşmandırlar. Arada bir sıcaklık ve samimiyet ihdas ederek kendilerine hak ve hakikati duyurmaya çalışınız. Zamanımız siyaset zamanıdır."
  • 5- Fuad Şemsi Bey, Mehmed Akif'in "Asım" kitabını ithaf eylediği zattır. Kendisi 1943 yılında evine kapanmış, 1974 yılındaki vefatına kadar sokağa hiç çıkmamıştır. Bugün İstinye Vapur İskelesi'nin yapıldığı yerdeki yalısının istimlâkinden sonra Emirgân'daki Pembe Köşk'e taşınmıştı. 90 küsur yıl muammer olmuş bulunan Fuad Şemsi Bey'in evi bir akademi gibi idi. Benim de ancak Pembe Köşk safhasında sık sık devam ettiğim bu toplantılardan pek çok ilim ve fikir adamı tanımışımdır. Merhum, bana pek çok iltifat eder, Peygamber (a.s.)den sonra en çok beni sevdiğini söylerdi. İhtimal bu iltifatlardan dolayı oraya devam edenlerin gözünde müstesna bir mevkiim vardı. Kendisi uzun zaman edebiyat muallimliği yapmış, Meşrutiyet İnkılâbı'ndan sonra istifa edip ayrılmış, ondan sonra Hıdiv Abbas Paşa'nın kasasına hükmeder olmuştu. Fuad Şemsi Bey, tefekkür ve tahassütte şedid bir Osmanlıcı idi. İhtimal bu sebepleydi ki, en iyi anlaştığı kimse bendim: "- Seni tanıdıktan sonra ölümden korkmuyorum, çünkü senin şahsında hayata devam edeceğim. Sen, aynısıyla bensin!.." derdi. Merhum Mehmed Âkif son nefesini onun kucağında vermişti. "Hak" isimli tâlihsiz bir şiir kitabı da olan merhum Fuad Şemsi Bey'le ilgili olarak "Geçmiş Günü Elerken" serlevhalı eserimizde ilerde başka bilgiler de vereceğiz.
  • Dünyada bizim kadar mazisini inkâr eden ve kendisini asırlarca idare etmiş olan bir hanedanın çocuklarını tam 50 yıl yâdellerde süründürüp, açlığa mahkûm eden başka bir millet mevcud değildir.
  • O bu yolda mütâlâa serdediyor, ben de cevap yetiştirmeye çalışıyordum ki, orada hazır bulunanlardan birisi: " - Senin Almanya'da oturma müsâaden yok mu, neden çekip gitmiyorsun?" diyerek otaraya bir fikir attı. Bu fikir herkese câzip göründü ve hemen hemen bütün orada bulunanlar beni böyle bir harekete imâle için çeşitli sebepler ileriye sürmeye başladılar. Ben ise buna asla taraftar değildim. Dedim ki: " - Ben böyle bir şeyi asla yapmam. Yazılarımı yazarken kaçmayı düşünmüş değildim. Bilakis neticesi ne olursa olsun, hak ve hakikati izhâr etmeyi ibâdet ve milli bir vazife saydım. Beni takib eden gençler, kaçtığım takdirde hüsrana uğrarlar ve cesaretleri kırılır. Demek ki, kaçmayı düşünmüş de onun için böyle cesûrâne yazıp söylemiş diye düşünürler. Yaptığım iş değdiği takdirde neticesi ölüm olsa korkmam. Kadere imânım var. Cesâretimin kaynağı bu imân ve Allah'dan beklediğim mükafat ümîdidir... Sonra ayrı bir mülâhazam daha var. Ben vaktiyle Şevket'i (Şevket Eygi) böyle yaptığı için pekçok tenkid etmişimdir. Şimdi aynı şeyi ben mi yapacağım. Asla olmaz!...." Muhatabım İsmail Müftüoğlu: " - Sen bir kahraman tavrı takınacaksın, ama bunun bedelini başkaları yani bütün MSP Umûmi İdare Hey'eti mensupları ödeyecekler!..." dedi. Bu son cümle beni bir hayli düşündürdü. Öyle ya ben merdâne bir tavır içinde hareket ederken bunun zararına, başta Erbakan Hoca olmak üzere Partideki diğer arkadaşlarımız katlanmaya mecbur kalacaklardı. Bu sebeple durakladım ve düşünmeye daldım. Bunu gören arkadaşlar ısrarlarını arttırdılar.
  • Hakikaten 1934 yılında kabul edilen Soyadı Kanunu'nun tatbikatı öyle bir maskaralıktı ki; aynı aileyi ayrı ayrı soyadlarıyla birkaç parçaya böldüğü gibi, birbirleriyle hiç alâkası olmayan ayrı ayrı ailelere de aynı soyadı verilmişti. Nüfus memurlarının elinde Ankara'dan gönderilmiş bir liste vardı. Sanki herkes bir kısım Selanikliler gibi nesebi meçhul ve soysuz sopsuzmuş gibi asırlardan beri kullanılagelen âile lâkapları külliyen değiştirilmiş ve toprak, çakmak, demir, özdemir, aslan, kaplan, ilh... gibi soyadları nüfus memurlarınca dilediklerine hot be hot tevzi edilmişti. Aslında dinî bir ünvan veya makam ifâde eden soyadlarıyla çirkin olanların değiştirilmesini âmir olan bu kanunun tatbikatı câhil ve devrimbaz memurlar elinde böyle ultrakomik bir şekil almıştı. Meselâ bizim ailemize "Mısırzâdeler" denirmiş. Babamın bu sûretle tertib olunmuş zarf ve başlıklı kâğıtları hâlâ arşivimde saklıdır. "Zâde" oğlu demek olduğu halde babam "Mısıroğlu" soyadını alamamış. Memur "oğlu" kelimesinin yasak olduğunu söylemiş ve kendisini sadece "mısır" diye kaydetmiştir ki; akrabalarımın çoğu da hâlâ böyledir. Ben soyadımı "Mısıroğlu" olarak sonradan ve bin bir güçlükle kaydettirebilmişimdir.
  • Son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa "Kuvay-i Milliye"ye son derece müzâhir davranmış ve bu yüzden kendisi hakkında M. Kemal Paşa'nın mahûd nutkunda "vatanperver vezir" ifadesi yer almıştır. Oğlu İsmail Hakkı (Orbay) Bey'in bize anlattığına nazaran 1930'lu yıllarda iyi niyetli birisi Tevfik Paşa'nın tecrübelerinden devletçe istifade edilsin diye O'nu M. Kemal Paşa ile görüştürmek istemiş. İşi tezgâhlarken iki tarafın da gururunu düşündüğünden M. Kemal Paşa'ya Tevfik Paşa'nın kendisi ile görüşmek istediğini, Tevfik Paşa'ya da M. Kemal Paşa'nın kendisi ile görüşmek istediğini söylemiş, Görüşme kat'ileşmiş, randevuya bağlanmış olduğu bir sırada Tevfik Paşa soruvermiş: " - Nerede görüşeceğiz?" Aradaki zat: " - Dolmabahçe Sarayı'nda" deyince Tevfik Paşa: " - Yooo" demiş "Ben orada Padişah etekledim. O'nun bir Paşasına aynı muameleyi yapmaya vicdanım râzı olmaz." Ne kadar ısrar edildiyse de Paşa, kabul etmemiş ve teşebbüs akim kalmış. Birinci Cihan Harbi nihayetinde Alman İmparatoru Wilhelm Hollanda'ya kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Almanya ise tamamen başsız bir durumdaydı. Bir anarşi girdabına sürüklenmişti. Hindenburg'a demişler ki: " - Senin yaygın bir şöhretin var. Almanya'yı bu keşmekeşten kurtarabilirsin. Seni reisicumhur seçelim." Hindenburg: " - Hayır" demiş "Ben Kral'a sadakat yemini yaptım. Bu sebeble asla Reisicumhur olamam!" Durumdan haberdar olan Wilhelm resmen yeminini kendisine iade ettiğini bildirmedikçe Hindenburg, Alman Reisicumhurluğunu kabul etmemiştir. Bir bunu, bir de bizim M. Kemal Paşa'mızı düşünün! Ne demeli...... "Ol faziletin şimdi yeller eser yerinde."
  • Ne hâzin bir tecellidir ki; kırk yaşını doldurmadan süflî bir cinayete kurban gitmiş ve aramızdan ebediyyen ayrılmıştır. Hem de arkada hamile ve dul genç bir kadınla iki çocuk bırakarak!.. Evvelce bana anlattığı üzere babasını da böyle yoktan yere vurmuşlarmış. O zaman elleri öpülesi anası da kendisine hâmileymiş. Yetim büyüyen Âsım'da yetimliğin ezikliğine dair hiçbir iz yoktu. Daima başı dik ve kendinden emin bir insan olarak yaşamış, fıtrî liderlik vasıflarıyla, tanıdığı herkese iyilik etmek üzere koşuşup durmuştur. O'nu ne zaman görseniz, bir mazlumun yarasını sarmak için müthiş bir istical içinde bulunduğunu müşâhede ederdiniz. Hayatına hâkim olan şu istical (acelecilik) Dünya'mızdan ayrılmak hususunda da tecelli etmiş ve kaderinde en bâriz çizgilerden birini teşkil etmiştir. Yakinen tanıdığım sabır ve metânet timsâli mübârek anasının genç bir fidanken kırılan bu ciğerpâresi karşısında nasıl dayanabildiğini tasavvur edemiyorum. Biricik evlâdının da aynen kocasının âkıbetine mâruz kalması karşısında bu kadıncağızı tesellide kendimi âciz hissettiğim için arayıp bir başsağlığı bile dileyemediğimi itiraf etmeliyim. Tıpkı kocası Rüştü Paşa gibi oğlu Fatin Rüşdü Zorlu da aynı âkıbete uğramış olan, Zorlu merhumun metin ve Osmanlı anası gibi... O'nu da tesadüfen ve yakinen tanıdığım zaman kaderin hiçbir kula taşıyacağından fazla yük yüklemediğine yakînen inanmışımdır. Yahud da kader tahammülfersâ bir yük yükleyecekse, insanları önce onun takatiyle teçhiz ederek Dünya'ya gönderiyor, diyebiliriz.
  • Sonradan öğrendiğime nazaran ihtilâl gece yarısından sonra başladığı için câmiler sabah namazı dahil hiç açılmamış. Otoriteye bu kadar bağlı bir milletle ciddi bir kalkınma hamlesi yapamayan idarecilere ne demeli bilmem ki...
  • Çaylar, kahveler içildikten sonra Yasin Hatipoğlu bize bir genç kattı ve imza edilecek evrak için bizi bir yere gönderdi. Ben Ankara'yı hiç bilmem. Onun için gittiğim yerleri de yalnız olsam -imkânsız- bulamazdım. Oraya kaç sefer bilmecbûriye gittimse kaçmak için fırsat aramışımdır. Devamlı Ankara'da oturabilen Müslümanlara hâlâ şaşarım.
  • ............. Mâdem ölüme kadar verilmiş bir mühlet var!.. Donanıp tekrar aşkla sefere baştan başla!.. "SENA"dan KADİR MISIROĞLU (Eskişehir Askerî Cezaevi - 1972)
  • Almanya'ya giderken Yugoslavya yayık gibi dar uzun bir mesafeyle geçilir. Takriben bin kilometre kadardır. Güzel güneşli bir gündü. Yolun iki tarafı mümbit bağ ve bahçelerle doluydu. Ecdadın kanı pahasına fethetmiş olduğu bu güzelim toprakları "İttihatçı Sergerdeler"inin ne elim fâcialara sebep olarak ve sür'atle kaybettiklerini düşünüyordum. Zihnim yakın tarihin fâcialar silsilesi üzerinde gezinerek Yugoslavya'yı geçip, bitirdik. Yolda Üsküb'e uğramak düşüncesindeysem de bilâhare bundan vazgeçtim. Bu maksadla Yugoslavya'daki eski Sebil abonelerinin adreslerini bürodan İzmit'e getirtmiştim. Keşke uğrasaymışım. Şimdi gitmeyi arzu ettiğim halde oradaki Müslümanların tedirginliğine sebep olan hâdiseler dolayısıyla o insanlara zarar vermekten korkuyorum. Üstelik, elimdeki pasaport oldukça netâmeli!... İngiliz Hükümeti tarafından siyasî mülteci olarak kabul olunmuşum ve vatansızlara mahsus mâvi pasaport taşıyorum. Yugoslavya'da pek çok okuyucum vardı, ki hâlâ da vardır. Geldiğimi duyanların toplaşacakları muhakkaktır. Pasaportum Yugoslav polisini tedirgin etmek için kâfi iken bir de bu toplanma dolayısıyla seyahatimin arka plânında bir dinî veya siyasî maksad olduğuna vehmedecekleri muhakkaktır.
  • 3- Menemen'de 1930 yılında hâlâ temcid pilavı gibi ve Müslümanlann ithamı için sermaye olarak kullanılan hâilevî bir vak'a zuhur etmiştir. O tarihte Menemen'de yedeksubay olarak vazife görmekte bulunan Kubilay isimli bir gencin birkaç esrarkeş tarafından öldürülmesiyle başlayan karışıklık üzerine memlekette müthiş bir tedhiş rüzgârı estirilmişti. Hadiseye karışanlar arasında her nasılsa müridlerinden biri bulunan devrin mâruf meşâyihinden Erbilli Esad Efendi, İstanbul Erenköy'ündeki evinden der-dest edilip oraya götürülmüş ve devrin birçok din adamı ile birlikte muhakeme edilmişti. Kendisi ile birlikte 28 kişi hakkında Askeri Mahkemece idam kararı verilmiş ve o zaman 90 yaşın üstünde bulunan merhum idam gecesi normal eceliyle ölmüş!.. veya öldürülmüştü. O'nun birçok müridi ile birlikte oğlu 65 yaşın üstündeki Şeyh Mehmed Ali Efendi de (kanunî imkan mevcud olmamasına rağmen) idam edilmişti. O tarihte Menemen'de kumandan olarak bulunan Fahreddin Altay "On Yıl Savaş ve Sonrası" (İstanbul - 1970) isimli hatıratında (sahife 433-443) geniş tafsilât vermekte ve fâcianın mürettep muhtevasıyla dasitanî dehşetine de şöyle ışık tutmaktadır. "....Menemen ve mâlum köyler ahâlisinin tamamen tehcirini Gazi Paşa çok şiddetle ileri sürüyor. İsmet Paşa muhalefet ediyor mahzurlarını sayıyor. Kazım Paşa (Özalp) ile Şükrü Kaya, İsmet Paşa ile beraber. Fakat Gazi mûsır olmakla beraber, "kış geçinceye kadar kalsınlar" diye mühlet veriyor ve müzakereyi şöyle hülâsa ediyorlardı: 1 - Vak'a, irticai, mürettep ve siyasidir. Umûmî veya mıntakâvi midir? 2 - Nazarımız yalnız bu mıntıkaya münhasır kalmayacaktır. 3 - Alakası tebâruz edenler tecziye olunacaklardır. Kesif muhitler dağıtılarak temizleneceklerdir. 4 İdam cezaları, beklenmeksizin kısım kısım derhal tatbik olunmalıdır. (Meclis tastik edecektir.) 5 - Menemen ve alakadar köylerin mes'ul ilân edilmesi ve gayr-i meskûn hale konması için hususi kanun çıkarılacaktır. 6 - Kadın mensuplar mühimdir, müsamaha olunmamalıdır." Böylece dehşetengiz bir vak'anın aradan geçen 60 senelik zaman fasılasına rağmen hâlâ müstakil bir kitap halinde ve bütün çıplaklığı ile ortaya konulamamış olması, o devrin ne ölçüde dokunulmaz ve tabû haline getirilmiş bulunduğunu ispat etmesi noktasından şâyân-ı hayrettir. Gerçi ortalıkta Cevad Rıfat Atilhan imzasıyla "Menemen Faciası" adında bir kitapçık mevcuddur. Fakat bu da ne yazık ki; te'lif değil tercemedir. Hem de dinimizin dostu olan bir milletin lisanından değil; Rumca'dan ... Aslı uzunca bir makale olan bu eserciğin mütercimi de "Batı Trakya Faciası" ismiyle bir kitap yazmış ve bu kitabın muhtevasında adıyla alâkasız bir sûrette Amavutluk komünistlerine methiyeler düzmüş, Müslüman Arnavutluk'u komünizme râmeden mâhûd Enver Hoca'yı milli bir kahraman (!) olarak takdim ve tezkiye gayreti peşinde koşmuş olan Ahmed Aydınlı'dır. (Tabii bu isim de gerçekse) Merhum Cevad Rıfat Bey'in ufak tefek rötuşlardan sonra bastırdığı bu eserciğe ne derecede güvenilebileceği izahtan vârestedir. Menemen Faciası'nın canlı şahidlerinden biri Sultan Bêyazid Câmii Şerifi mütekaid imanlarından Hendekli Abdurrahman Gürses Hoca efendidir. Hoca, orada on aylık mevkûfiyet ve muhakemeden sonra her nasılsa kurtulabilmişti. Allah'tan kendisine daha nice uzun ve sıhhat dolu yıllar dilerken Menemen Faciası'nın hayatta kalmış tek şahidi olarak bildiklerini kaleme almasını da kendisinden millet ve gelecek nesiller nâmina rica etmekteyiz. Adı geçen eserinde bir başka vesile ile "Ben Millî Mücâdele'nin başlangıcından itibaren Atatürk'e iman ettim ve hâlâ da bu iman üzereyim!.. diyen General Fahrettin Altay gibi bir şahsın beyan ve ifadelerine münhasır bir bilgi ile ihticac mecburiyetinde kalmaktan kurtulmamız için, muhterem hocamızın bu tarihi vazifeyi ifası şarttır.
  • Bütün lise hayatım boyunca iki dindar hocayla karşılaşabilmiştim. Bunlar coğrafya muallimi merhum İsmail Hakkı Berkmen ile halen hayatta olan Ahmed Saka Bey'lerdi. İdare ve müdürümüz dindarlık ve milliyetçiliğe haşin bir sûrette karşıydı. Bundan dolayı pek çok kereler disiplin kuruluna girip çıkmak mecbûriyetinde kalmışımdır. Bu arada binbir güçlükle temin edebildiğimiz namaz odasına asılmış olan bir takvimin kartonundaki M. Kemal Paşa resmini yırtma sebebiyle üç gün "tard-ı muvakkat" cezasına çarptırılışım zikre değer. Bilahare büyütülen bu hâdise yüzünden, mezuniyet imtihanlarından sonra olgunluk imtihanlarının ikisini vermiştim ki mektepten tamamen uzaklaştırılma cezasına çarptırıldım. Ayrıca, güya beni himaye etmiş olmak töhmetiyle o zamanın başmuâvini İsmail Hakkı Berkmen ve edebiyat muallimi Kaya Bilgegil (sonradan profesör) de altı ay Vekâlet emrinde kalmak sûretiyle iz'ac olunmuşlardır. Ben de müteakip iki imtihan için Giresun'a gittim. O zaman olgunluk imtihanı dört dersten yapılırdı. Sualler bakanlıktan gelirdi. Yolda imtihanların birini kaçırmıştım. Diğerini de Giresun'da vermiştim. Kaçırdığım imtihan için 1954 Ekimi'nde Erzurum'a gittim. Bu dersin imtihanını da Erzurum Lisesi'nde vererek nihâyet lise mezunu olabildim.
  • Cılızlığım sebebiyle yedi yaşıma bastığımda mektebe gönderilmedim. Bu husustaki yalvarmalarım fayda vermedi. Bir yıl sonra yani, sekiz yaşında Akçaabat Merkez İlk Mektebi'ne başladım. İslâm aleyhtarlığının en şiddetli bir sûrette yürütüldüğü zamandı. Mektebe başlamadan önce Kur'an Hocası'na gitmiştim. Hocanın defaatle Jandarmalar tarafından basılması yüzünden, ancak bir hatim indirebildim.

--reklam--

Hicret İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Bir o zamanı düşünüyorum bir de şimdiki zamanı. " Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" sözünün hakkını vermiş Üstad. Şu an yaşanan özgürlüklerin bedeli ödendiği için kıymetini bilmeden hoyratça davranıyoruz. (Ayşe Güven)

Hicret (Azîz Vatandan Ayrılışın Hikâyesi): Cidden okunmasını tavsiye edebileceğim bir kitap. Kitabın sayfa sayısının az anlatısının ise bununla ters orantılı olması benim için ayrı bir zevk kaynağı idi. (Görkem Okur)

--reklam--

Hicret PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Kadir Mısıroğlu - Hicret kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Hicret PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Kadir Mısıroğlu Kimdir?

Türk tarih araştırmacısı, yazar, şair, hukukçu ve eski gazeteci. Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı mütevelli heyeti başkanı ve Sebil Yayınevi kurucusu. 

1933 yılında Trabzon'un Akçaabat İlçesi'nde doğdu.İlk ve orta tahsilini Akçaabat'ta, liseyi Trabzon'da tamamladı. 1954 senesinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Öğrenciliği müddetince birçok yurt açıp çalıştıran Mısıroğlu, fakülte yıllarından itibaren hukukçuluktan çok tarihçiliğe meylederek yakın tarih ile alakalı araştırmalara başladı. Mısıroğlu, 1964 yılında, ilk eseri olan Lozan; Zafer mi, Hezimet mi?! kitabının birinci cildini kaleme aldı ve aynı sene Sebil Yayınevini kurdu. 1970 Yılının ocak ayında Milli Türk Talebe Birliği'nde Harf Inkılabı ile alakalı verdiği bir konferansı hakkında yargılandı ve Eskişehir Örfi İdare Mahkemesi'nce mahkumiyet kararı verildi. 1976 yılı başından itibaren İslami bir dergi olan Sebil Dergisi'ni çıkarmaya başladı. Bu dergideki birtakım yazılarından dolayı kısa bir müddet sonra hakkında 163. maddeye istinaden davalar açıldı. 1980 ihtilali ile Mısıroğlu'nun da aralarında bulunduğu MSP Merkezi Umumi Heyeti hakkında tevkif kararı verilince yurt dışına kaçtı. 1991 yılında Türkiye'ye geri dönen Kadir Mısıroğlu, çalışmalarına devam etti.

Acıbadem Altunizade Hastanesi'nde 5 Mayıs 2019'da 86 yaşında hayatını kaybetti. Çamlıca Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Üsküdar'daki Nasuhi Mehmet Efendi Camii haziresine defnedildi.

Ödülleri

Mısıroğlu Macar İhtilali isimli kitabı üzerine Hür Macar Yazarlar Birliği'nin en büyük ödüllerinden olan Gümüş Madalya ile taltif edilmiştir. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın başkanlığını yaptığı Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından Osmanoğullarının Dramı isimli eserinden dolayı Jüri Özel Ödülüne layık görülmüştür.

--reklam--

Kadir Mısıroğlu Kitapları - Eserleri

  • Lozan - Zafer mi, Hezimet mi? 1
  • Hayat Felsefesi Yahud Yaşamak Sanatı
  • Doğru Türkçe Rehberi
  • İslâmcı Gençliğin El Kitabı
  • Filistin Dramı'nın Düşündürdükleri
  • Sultan II. Abdülhamid Han
  • Yunan Mezalimi
  • Üstad Necip Fazıl'a Dair
  • Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri 1
  • Sultan Vahideddin
  • Kanlı Düğün
  • Lozan - Zafer mi, Hezimet mi? - 2
  • Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler
  • Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri 3
  • Geçmis Günü Elerken - 1
  • Barbaros Hayreddin Paşa
  • İslam Yazısı'na Dair
  • Moskof Mezalimi
  • İslam Dünya Görüşü
  • Mimar Koca Sinan
  • Kırık Kılıç
  • Osmanoğulları'nın Dramı
  • CHP'nin Günah Galerisinden Sayfalar
  • Uzunca Sevindik
  • Sultan Abdülaziz
  • Muhtasar İslâm Tarihi 1
  • Düzmece Mustafa
  • Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri 2
  • Geçmiş Günü Elerken 2
  • Lozan - Zafer mi, Hezimet mi? - 3
  • İthaflı Fıkralar
  • Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet
  • Zağanos Paşa
  • Kavuklu İhtilalci
  • Piri Reis
  • Cemre
  • Veli Bayezid'in Bedduası
  • Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi
  • Cem Sultanın Papağanı
  • Asrın İhaneti
  • Aşıklar Ölmez
  • Trabzon Meb'usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey
  • Osmanlı Tarihi 1.Cilt
  • Tarihten Günümüze Ermeni Meselesi ve Zulümler
  • Sokollu Mehmed Paşa
  • Zoraki Asi
  • Musul Meselesi ve Irak Türkleri
  • Makbul Ve Maktul İbrahim Paşa
  • Benden Tarihe Haberler
  • Malkoçoğlu Kardeşler
  • Muhtasar İslâm Tarihi 2
  • Özlü Sözler
  • Hicret
  • Osmanlı Tarihi 2.Cilt
  • Muhtasar İslâm Tarihi 3
  • Macar İhtilali
  • Osmanlı Tarihi 3. Cilt
  • Of Lala
  • Üç Hilafetçi Şahsiyet
  • Zaferden Zafere
  • Perili Köşk

--reklam--

Kadir Mısıroğlu Alıntıları - Sözleri

  • Bu nazariyeye göre; Eskiden Dünya hakimiyetinin merkezi Roma şehri idi. Bütün Dünya'ya hükmedenler orada otururlardı. Sonra bu merkezilik Bizans'a yani İstanbul'a geçmiştir.Bu süretle İstanbul '' ikinci Roma '' ya varis olan Moskova, '' Üçüncü Roma '' adıyla yad olunmaya değer bir ehemmiyet kazanmıştır. O halde Moskova'yı Hıristiyanlığın en kuvvetli merkezi olması dolayısıyla '' Üçüncü Roma '' kabul etmek zatureti vardır. Artık Dünya'nın kaderine Moskova'dan hükmedilecektir !... (Moskof Mezalimi)
  • Bugün Dünya'nın özleyip de bir türlü gerçekleştiremediği, farklılıklara tahammül ve karşılıklı saygı, o devletin temel bir idârî prensibiydi. (Sokollu Mehmed Paşa)
  • Olacakları evvelden bilmenin faydadan çok zararı olmalı ki, Allah kaderi meçhul kılmıştır!.. (Kırık Kılıç)
  • "Türkiye arabaların kanunlarından kurtulacaktır" (İleri, 28 Şubat 1340) (Hilafet Risâleleri, İsmail Kara, sh. 541) (CHP'nin Günah Galerisinden Sayfalar)
  • İSLAM DAVASI İÇİN ÇALIŞMAYAN ALNINI SECDEDE KALDIRMASA BİLE MESULDÜR!.. (Özlü Sözler)
  • Bütün lise hayatım boyunca iki dindar hocayla karşılaşabilmiştim. Bunlar coğrafya muallimi merhum İsmail Hakkı Berkmen ile halen hayatta olan Ahmed Saka Bey'lerdi. İdare ve müdürümüz dindarlık ve milliyetçiliğe haşin bir sûrette karşıydı. Bundan dolayı pek çok kereler disiplin kuruluna girip çıkmak mecbûriyetinde kalmışımdır. Bu arada binbir güçlükle temin edebildiğimiz namaz odasına asılmış olan bir takvimin kartonundaki M. Kemal Paşa resmini yırtma sebebiyle üç gün "tard-ı muvakkat" cezasına çarptırılışım zikre değer. Bilahare büyütülen bu hâdise yüzünden, mezuniyet imtihanlarından sonra olgunluk imtihanlarının ikisini vermiştim ki mektepten tamamen uzaklaştırılma cezasına çarptırıldım. Ayrıca, güya beni himaye etmiş olmak töhmetiyle o zamanın başmuâvini İsmail Hakkı Berkmen ve edebiyat muallimi Kaya Bilgegil (sonradan profesör) de altı ay Vekâlet emrinde kalmak sûretiyle iz'ac olunmuşlardır. Ben de müteakip iki imtihan için Giresun'a gittim. O zaman olgunluk imtihanı dört dersten yapılırdı. Sualler bakanlıktan gelirdi. Yolda imtihanların birini kaçırmıştım. Diğerini de Giresun'da vermiştim. Kaçırdığım imtihan için 1954 Ekimi'nde Erzurum'a gittim. Bu dersin imtihanını da Erzurum Lisesi'nde vererek nihâyet lise mezunu olabildim. (Hicret)
  • Maksadım yazıma başlarken belirttiğim gibi bu mes'elenin ilmi cihetlerini sâdece bir fihrist kabilinden beyan etmektir. Gâyem, böyle büyük bir işe girişmezden evvel yapacağımız işin doğru olup olmadığının hissî ve siyâsî olmaktan ziyade ilmi bir sûrette münakaşa edilmesinin ehemmiyetini belirtmektir. Temas ettiğim mes'elelerin her biri ayrı bir ilim dalıdır. (İslam Yazısı'na Dair)
  • Bir parkta bulunmuş bir çocuğa, babalık veya analık iddia eden iki insan mevcud olsa, deliller de, ortada olsa, bunlardan biri müslim, diğeri gayri müslim olsa fakat müslim köle olsa, kadı, çocuğu gayri muslim fakat hür olan insana verir. Çünkü bu taktirde çocuk gayri müslim fakat <> olacaktır. ->Tek başına sırf şu misal bile, İslam'da hürriyete atfedilen ehemmiyeti göstermeye kâfidir. (Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi)
  • "--- Râsulullah (s.a.v.)in fitne hakkında olan sözü hanginizin hatırındadır?" deyû sormuş, içlerinden Huzeyfe: ---Ya emirelmü'minin!.. Resûl-i Ekrem'in fitne hakkında olan sözü ayniyle benim hatırımdadır ki, kişinin ıyâl(çocuklar) ve mal ve evlâdından ve komşusundan dolayı fitneye dûçar olmasıdır.Bu misullû günahlara savm ve salât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anil munker kefaret olur deyu vermiş. Hz.Ömer: "--- Muradım o değil, deniz gibi temevvüç edecek fitneyi soruyorum." dedikde Huzeyfe: "---Ya emirelmü'minin!.. Senin için onda bir beis yok.Senin zamanınla onun arasında kapalı kapı var!.."demiş Hz.Ömer: "---Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?" dedikte Huzeyfe: "---Kırılacak!.. demekle Hz.Ömer: "--- Öyleyse artık kapanmaz!.." deyip izhar-ı teessüf etmiş." (Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet)
  • Ağaçlar ayakta ölür!.. (Geçmis Günü Elerken - 1)
  • Sultan Selim Han, bu suale cevap verip vermemek arasında tereddüdde idi. Paşa'yı uzun uzun süzdükten sonra:"-Paşa! Siz sır tutarsınız. O'nun için size söyleyebilirim. Şehre girmesine elbet gireceğiz, ama karanlık bastırdıktan sonra!.."dedi. (Veli Bayezid'in Bedduası)
  • M.Kemal Paşa'nın evvelce, İngilizler'le "Hilâfet'i yıkmak" esası üzerine anlaşmış olmasına rağmen, zaferden sonra bu vaadinden vazgeçerek "halife" olmak istediği kat'idir.Ancak bu dinî bir zaruret ve inanıştan ziyade âlemşumûl bir şahsi otorite sağlamak maksadının eseri idi. (Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet)
  • Bugün memleketimizin bir numaralı mes’elesi Güneydoğu Anadolu’daki anarşi değildir!.. Kıbrıs’ın kaybedilmek üzere olması da değildir!.. Bütün bunların hepsinden daha ehemmiyetli olan, lisânımızdaki korkunç tahrîbattır!.. (Doğru Türkçe Rehberi)
  • Risale-i Nur, harf inkılabından sonra İslam harfleri davasını siyasi bir mesele olmaktan ziyade bir "ibadet" , "Sevap" ve "kültür" mevzu olarak ele almış ve talebeleri bütün gayretlerini bu sahaya hasretmişlerdir.. (İslam Yazısı'na Dair)
  • Ben tahta değil, bir yangının kızgın külleri üzerine oturdum ! Sultan Vahideddin Merhum (Sultan Vahideddin)
  • Büyük ve alemşümul İslam nizâmının iman şuur ve vecdini kaybeden bir insan için bayram birkaç dost ziyaretinden başka nedir? Lakin kim kime dostluğuyla, kelimenin hakiki manasıyla yar olup da, onu düştüğü esfel-i safilinden ala illiyyine doğru çekebilir? Ve kimde böyle bir cazibeye kapılmak istidada kaldıki? Günlük meşgalelerin basit ikliminde bunalmış, ruhen ve bedenen yorgun asrımız insanını kurtaracak, gerçek cehd ve gayret olmadan, kendi kendine sırf günlerin arka arkaya sıralanması sebebi ile gelen ve sadece bir şiarı İslam diye ismen ve şeklen devam eden bayramlar, kime ne verebilir ki? (Aşıklar Ölmez)
  • Kader geçmişte malum, gelecek içinse meçhuldür (Malkoçoğlu Kardeşler)
  • Bu itibarla bizde hari değişikliği aynı zamanda ve evveliyetle dini bir mes'ele teşkil etmekte olduğu halde, bugüne kadar mes'elenin bu vechesi üzerinde gerektiği şekilde du rulmamıştır Tarih boyunca milletler iki sebeple allabe değiştirmişlerdir. a-Din değiştirme, b-Esåret. (İslam Yazısı'na Dair)
  • Aziz gençler!..  Unutmayınız ki, devletinizi, âlemşümul bir imparatorluktan mânâ ve maddede küçük bir Türkiye hâline getiren dâhili ve hârici düşman faaliyetlerine cevaz, meşrüiyyet ve hattâ itibar bahşeden Lozan'dır!.. Yeniden büyük devlet olma imkân ve ümitlerimizin yegâne kaynağı olan gençler!.. Unutmayınız ki, Lozan'ı yırtıp çiğnemedikçe "Büyük Türkiye" nin şafağı sökmeyecektir.                            Kadir MISIROĞLU     27 Ramazan 1390/ 26 Teşrinisani 1970                           Serencebey/İstanbul (Lozan - Zafer mi, Hezimet mi? 1)
  • Sultan Abdülaziz merhumu hal' eden devlet içâli arasında birinci derecede rol oynayan dört kişidir. Bunlara “Erkân-ı Erbaa” veyahud da “Hal'erkânı” denilmektedir. Bunlar; Hüseyin Avni paşa, Midhat Paşa, Rüşdü Paşa ve Hasan Hayrulâh Efendi'dir. Bunların terceme-i hâlleri evvelce tafsil edilmiş olduğu üzere, burada ayrıca izah edilecek değildir. Ancak karakter ve niyetleri itibariyle onlar hakkında birkaç cümlelik bir izahatla kısa bir hatırlatma yapmakta fayda görmekteyiz. Bunlardan bir numaralı ele başı Hüseyin Avni Paşa'dır. Evvelce kaynaklara istinâden nakledilmiş olduğu Üzere ahlâksız, sarhoş, muhteris, diktatör ruhlu, kindar ve rüşvetçi bir adamdır. Bu işe karışmaktaki gâyesi, sadece ve sadece saray kadınlarına karşı çirkin bir hareketinden dolayı sürgüne gönderilmiş olması sebebiyle Sultan Abdülaziz'e karşı duyduğu kin ve nefret ile ondan intikam almak ve diktatör olmak heveslerinden ibarettir. (Sultan Abdülaziz)