Kitap Künyesi

Yazar: Ahmet Şimşirgil

Yayın Evi: Timaş Yayınları

İSBN: 9786050812985

Sayfa Sayısı: 336

--reklam--

Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Yüce Allah beni atalarımın ocağına padişah yapınca, şeriki ve benzeri olmayan Hakk Teâlâ hazretlerine tazarru ve niyaz ile münacaatlar eyledim. Ey asuman u zeminin yaratıcısı ve ey ins ü cinin ve hayvanların rızık vericisi Kerim ve Rahim olan Rabbim, Harem-i hassın olan Beytullah’ın –ki o Kâbe-i saadet-penâhdır- bulunduğu Mekke-i Mükerreme ile iki cihan fahri habibin Muhammed Mustafa’nın mezarları, saadetlü merkad-i hümayunlarının olduğu Medine-i Münevvere’nin süpürgeciliğini bana nasip eyle!

Yavuz Sultan Selim

Osmanlı Tarihi’ni herkese sevdiren Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Osmanlı Devleti’nin soluk soluğa devam eden serüvenine KAYI III: Haremeyn Hizmetinde ile devam ediyor. 

Fatih Sultan Mehmed’in bir cihan devleti hâline getirdiği imparatorluk, onun ölümüyle başa geçen oğlu II. Bayezid devrinde iki büyük çekişmeye sahne olacaktır. Sultan Bayezid Han’ın saltanatının başlangıcında kardeşi Cem Sultan’la mücadelesi sonunda ise oğulları arasında baş gösteren taht kavgaları döneme damgasını vuracaktır. Kardeş kavgalarının neden olduğu kaostan istifade eden Safeviler ise, Anadolu’yu bir yangın yerine çevirecektir. Şahkulu Baba Tekeli ve Nur Ali Halife isyanlarında binlerce Anadolu insanı hayatını kaybetmiştir.

İşte böyle bir zamanda saltanatı babası II. Bayezid’den devralan Selim Han’ın imparatorlukta yeniden birlik ve beraberliği sağlama mücadelesine ve cihangir padişahın kısa zamandaki akıl almaz fetihlerine KAYI III: Haremeyn Hizmetinde kitabında yakinen tanık olacaksınız. Aynı zamanda yine II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemindeki savaşları, imar faaliyetleri ve adı geçen padişahların manevi ve özel yaşamlarına dair birçok bilinmeyen bilgi keyifli bir tarih sohbeti tadındaki bu eserde sizleri bekliyor.

--reklam--

Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde Alıntıları - Sözleri

  • Yiğidin erlik meydanında, gazâ uğrunda can vermesi dirilmektir. Zillet ve korkaklık ise ölümdür.
  • Zulmünü mazlumlar üzerinden kaldırıp, nâmını ve nişanını dünyaya gelmemiş gibi yok ederim
  • *Gaza kim ettiler Allahu ekber Dediler her nefes Allahu ekber* Aşıkpaşazâde'nin, dillerinden bir nefes dahi Allahu Teâla'yı düşürmeyen ve onun uğrunda gazâdan başka bir iş düşünmeyen yiğit dilâverler diyerek övdüğü Osmanlı akıncıları, hafif süvari birliklerindendir. Temelinin Osman Gazi zamanında Köse Mihal tarafından atıldığı rivayet olunur. Uç beyliğinin gelişip büyümesinde önemli rol oynamışlardır. Akıncılığın bir ocak şeklinde gelişmesinde ise Evrenos Bey'in büyük emeği geçmiştir. Akıncı ocağı bugünkü çağdaş ordulardaki komando sınıfının karşılığıdır. Bir farkla ki, onlar atlı ve hafif silahlı, hareket yetenekleri olağanüstü yüksek komandolardı. Büyük álim Kaşgarlı Mahmud'un "at Türk'ün kanadıdır” sözü sanki akıncılar için söylenmişti. Akıncılar seferde ve hazerde günlerinin büyük bölümünü atları ile geçirirlerdi. Talimlerini devamlı olarak atlarıyla yaparlardı. Eğitim sırasında atlarını alevli fıçılar üzerine sürerler ve aralarından rüzgâr gibi geçerlerdi. Yüksek duvarların ve mâniaların üzerinden yüzlerce kez atlarlardı.Dört nala giderken dört bir yana gözle takip edilemeyecek serilikte oklarını bırakırlar ve hedeflerini vururlardı. Hızla giderlerken bir attan diğerine atlarlardı. Atının yanında ve altında yol alabilir ve bu sırada dahi istediği hedefleri vurabilirdi, Hızlı ve taşkın nehirleri atıyla yüzerek rahatça karşı sahile geçerlerdi. Akıncılar seferlere en az birkaç atla çıkarlardı. Bu atları hem savaş esnasında, hem de savaş sonunda elde ettiği ganimetleri taşımakta kullanırlardı. Atlarının uzun mesafe koşmaya elverişli, dayanıklı ve çevik cins Arap atı olmalarına özen gösterirlerdi. Akıncının seri ve süratli hareket edebilmesi için çok hafif olması gerekirdi. Onların bütün techizatını ok, yay, kılıç, kalkan, pala ve atlarının eğer kayışına asılı olarak taşıdıkları bozdoğan ismi verilen topuzları teşkil ederdi. Bazılarının hafif zırh gömlek giydikleri görülmüşsede genelde akıncılar zırhsız idiler. Sonraları tüfek de kullanmışlardır. Giyimleri de sade ve hafif olurdu. Başlarında kurt derisinden kızıl börkler vardı. Yine genelde deriden olmak üzere cepken, yelek ve şalvarları diğer giysileri idi. Subayları kaplan ve leopar postundan giyinirlerdi. Sırtlarında ise iki taraflı kartal kanatları bulunurdu. Akıncıların yiyecekleri de yükleri gibi hafif olurdu. Pirinç, kavurma ve koyun pastırması en temel gıdaları idi. Yiyecek işlerinde kullanmak üzere akıncıların her biri yanlarında hafif tencere bulundururdu. Akıncılar çoğunlukla Rumeli, Batı ve Orta Anadolu'nun gözü pek Türk çocuklarıdır. Yabancılar kesinlikle bu ocağa kabul olunmazdı. Bu ocağa alınma şekli diğer sınıflara hiç benzemezdi. Her akıncı adayı beye gelir, kendini ve neslini tanıtırdı. Kabul veya red tamamen akıncı beyinin iradesinde idi. Padişahlar dahi bu ocağa nefer alınma işine karışmaz, asla müdâhil olmazlardı. Zira bir kötü akıncı o birliğin mahvina sebep olabilirdi. Herbir akıncı adayı imam veya köy kethüdasını veyahut dürüst birini kefil göstermek mecburiyetinde idi. Akıncıda muhakeme ve doğru karar verebilme yeteneği çok yüksek olmalıydı. Acil durumlarda hızla düşünüp karar alabilmeli, kararını yıldırım hızıyla uygulayabilmeli ve komutanının verdiği her emri gözünü kırpmadan yerine getirebilmeliydi. Dolayısıyla akıncılar genelde babadan oğula bu meslekten gelenlerden oluşurdu. Zira bir akıncıyı en iyi şekilde yine bir akıncı yetiştirebilirdi. Akıncıların muntazam defterleri vardı. Bunların isim ve hüviyetleri (baba adları mahalle veya köyleri ile) bu akıncı defterine kaydolurdu. Hariçten gelişi güzel hiçbir kimse bunların arasına giremezdi. Düzenli bir şekilde tutulan akıncı defterlerinden bir nüshası ilgili serhad kadılığında diğeri merkezde bulundurulurdu. Bütün akıncılar mıntıka mıntıka akıncı kumandanlarının emirleri altında bulunuyorlardı. Devlet akıncılar için kışla tahsis etmez, onlara maaş vermez, teçhizat ve silah sağlamazdı. Akıncılar silahlarını kendileri temin ederler ve düşmandan aldıkları ganimetle geçinirlerdi. Buna karşılık devlete vergi vermekten muaf tutulurlardı. Akıncılar sürekli ordu birliklerine mensup olmadıklarından genellikle Rumeli'de serhad boylarına yakın yerlerde otururlar ve beylerinden emir geldiği anda akına hazır halde bulunurlardı. Akıncı ocağının en mühim görevi düşman ülkesini taramak, düşmanın maddi ve manevi gücünü kırmaktı. Keşif, yağma veya tahrip maksatlarıyla düşman arazisine yapılan askeri harekât hakkında kullanılan bir tabir olan akın hareketi kesinlikle plansız ve programsız bir çapul hareketi değildi. Osmanlı akınları mutlak surette bir kaide ve kanun altında yürümüş, muntazam ve mükemmel bir teşkilata bağlı kılınmıştır. Akınlar, Osmanlı Devleti'yle harp veya anlaşmazlık içerisinde bulunan devletlere karşı yapılırdı. Düzenli ordu gelinceye kadar akıncı birlikleri o devletin halkını ve ülkesini maddi manevi tahrip ederdi. Ordu birliklerinin çekilmesinden sonra da akıncıların hareketleri her fırsatta ta ki barış vuku buluncaya kadar devam ederdi. Düşman memleketine yapılan bir akının 'akın' adını alabilmesi için onun mutlaka akıncı beyinin idaresi altında olması şarttı. Sefer zamanında akıncılar on kişilik gruplar hâlinde teşkilatlanırdı. On kişiye onbaşı, yüz kişiye subaşı, bin kişiye de binbaşı adı verilen kişiler komutanlık ederlerdi. Akıncılar, akınlarını genelllikle baharda ve yaz aylarında yaparlardı. Zorunlu bir gereklilik olmadıkça kışı ailelerinin yanında geçirirler ve savaş eğitimi ile meşgul olurlardı. Bahar geldiğinde beylerinin emrine âmåde olurlardı. Devlet, akıncı beyine nereye ve hangi yöne akın yapılacağını bildirmişse akınlar o yöne kaydırılırdı. Harekâtlar sınır boylarına kadar gizli tutulurdu. Düşmanın beklenmeyen ve müdafaa kuvveti bulunmayan bir bölgesinden arazisine girilirdi. Akıncıların geldiğini haber alan şehirlerde herkes kıymetli eşyalarını alarak güvenilir bölgelere veya gizli sığınaklara çekilmeye çalışırlardı. Düşman ülkesine toplu bir hâlde giren akıncılar önemli ve stratejik noktalara geldiklerinde küçük birliklere ayrılarak yollarına devam ederlerdi. Her birliğin vuracağı şehir ve kasabalar önceden belirlenmişti. Her kol harekete geçerken *Kızılelma'da buluşalım diyerek birbirlerine veda ederlerdi. *Kızılelma için Budin, Roma, Viyana diyenler olduğu gibi kimilerine göre ise asıl olan Cennet-i A'lâdır. Zira o artık ölümü göze alarak, geri dönmeyi düşünmeyerek gitmektedir. Bu ideal, Türk'ün İslam dairesine girmesiyle birlikte cihat aşkı ve sevdası neticesinde gelişen, yüzlerce yıllık dinî ve milli şuuru olmuştur. Akıncıların bu hayat düsturunu, yaşama maksadını ve sefer niyetini bir akıncı şairi şu ifadeleri ile terennüm etmiştir: *Yöneldi fi sebilillah gazaya Tevekkül kıldı canıyla Hüda'ya Ne can endişesi ne nan ümidi İki cihanda bir canan ümidi Zehi âşık zehi gâzi-i sădik Bu gázidir olan didara lâyık* Akıncılar bir yere hücum edecekleri zaman arka arkaya kademe halinde birkaç kısma ayrılırlardı. Hücum eden ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman kuvveti çıkarsa çarpışmanın en şiddetli anında arkadan yetişen yeni bir kartal kanatlı akıncı topluluğu bir kasırga gibi düşmanın içine dalar ve birliklerini darmadağın ederdi. Hücumlar pek ani ve sert olduğundan hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsar ve parçalarlardı. Yerleşim birimlerinden ganimetleri toplayan akıncılar geri kalan eşya ve erzakı mümkün olduğunca kullanılmaz hale getirirlerdi. Böylece bir taraftan şehir ve kasabaları dehşete düşürürken diğer taraftan düşmanın ekonomisini çökerterek ordusunu zor durumda bırakırlardı. Akıncıların vurduğu bölge halkı ise, kendisini koru yamayan ve muhafaza edemeyen hükümetini, ya Osmanlılarla anlaşmaya veya onları tanımaya zorlardı. Akıncıların memleketlerine girdiğini haber alan düşman birlikleri ancak akıncıların geçtiği yerlerde ve dar boğazlarda kuvvetlerini toplayarak onları engellemeye çalışırlardı. Oysa çoğu kez akıncılar alacaklarını alıp vazifelerini tamamladıktan sonra geldikleri ve geçtikleri yolun tersi istikametinde düşmanın ummadığı bir yoldan vatanlarına dönerlerdi. Gerekirse sarp kayalıklardan, ormanlık ve ıssız bölgelerden geçerek kendilerine tuzak kurmuş olan düşmanlarını gafil avlarlardı. Nitekim Avusturyalılar tarafından yazılmış eserlerde, akıncıların Carinthia Alpleri'ndeki Loibl Geçidi'nin en dik yamaçlarına atlarıyla çıktıklarından bahsedilir. Osmanlı ordusunun seferden dönüşü sırasında herhangi bir baskına uğramasını önlemek, bu hususta gerekli tedbirleri almak ve düşmanların Türk topraklarına girmesini önlemekde akıncıların görevleri arasındadır. Akıncı Ocağı'nın bir diğer mühim görevide haber almadır. Divan-ı Hümayun istihbarat görevlerinde genellikle akıncı subaylarını kullanırdı. Bunları göndereceği ülkenin kimliğiyle o ülkeye salardı. Bu itibarla bir Osmanlı akıncısı pratik bir şekilde mutlaka birkaç Balkan veya Avrupa dilini mükemmelen konuşurdu. Bir ajanda bulunması gerekli mutlak sadakat ve samimiyet; zeka, akıl, kurnazlık, hile ve düzen yeteneği; seyahat tecrübesi, gideceği ülkeyi iyi tanıması, dilini en iyi derecede bilmesi, işkenceye tahammül ve her tür şartlara direnme gücü Osmanlı akıncı subaylarında fazlası ile mevcuttu. Casus olarak bir ülkeye giden Osmanlı akıncıları bazen orada yıllarca kalabilirdi. Aynen o ülke halkı gibi yaşantısına devam ederdi. Genellikle keşiş, papaz, sofu bir burjuva veya tüccar kimliğine bürünürlerdi. Akıncı casuslar gönderildikleri ülkeyi gezdikten sonra yazılı ve sözlü raporlarını beylerine, beylerbeyilerine verirler ve gerekli bilgiler anında merkezde Divan-ı Hümayun'a ulaştırılırdı. *Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı* isimli kitabında Franz Babinger bu konuda şunları söylemektedir: "Akıncıların hemen hemen bütün seferlerinde saldırdıkları bölgeyi ve halkı çok iyi tanıyor olmaları, insanı hayrete düşürü yor. Osmanlıların casus ağı neredeyse Almanya'nın içlerine kadar yayılmıştı. Bu casuslar son derece gözü pek ve etkiliydi. Osmanlı İmparatorluğu, komşularında olup biten her önemli şeyden haber dar oluyordu. Alman ya da Macar topraklarında düzenlenen bütün ortak toplantıların ayrıntıları, Türk ajanları tarafından İstanbul'a gönderiliyordu." Akıncı beyleri fevkalade salahiyetlerle yüklü, doğrudan doğruya padişahtan emir alan kimselerdir. Rütbeleri sancakbeyi derecesin dedir. Bugünkü ifadesi ile akıncı beyi bir komando tümgeneralidir. Bazılarına beylerbeyi (orgeneral) pâyesi ve bu rütbenin klasik Osmanlı dönemindeki unvanı olan paşa titri verilmiştir. Akıncı beylerinin ekserisi Osman Gazi'nin yoldaşları veya devletin ilk yıllarında gazalarda büyük başarılar göstermiş namlı komutanların çocuklarıdır. Isimlerini babalarından alırlar. Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Malkoçoğulları, Turhanoğulları ve Paşayiğitoğulları gibi... Türklerin Rumeli'ye ilk geçişlerinde hazır bulunan Evrenos Bey'e bağlı olanlar Arnavutluk'ta; Mihaloğulları Sofyada; Turhanoğulları Morada; Malkoçoğulları ise Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı Türklerini Anadolu'dan Rumeli'ye geçiren ve burada vatan tutmasını sağlayan gazi beylerin ruhları, evlatlarının asırlarca Tuna'ya doğru akınlarını dinledi. Onların "mübarek derya" diyerek niteledikleri Tuna Nehri'ni yüzlerce kez geçişlerinin ve cihat hareketini canlı tuttuklarının şahidi oldu. Yahya Kemal Beyatlı o günleri şu dizeleri ile ölümsüzleştirmiştir. ******* Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik; Bin ath, o gün dev gibi bir orduyu yendik! Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: "İlerle!" Bir yaz günü, geçtik Tuna'dan, kafilelerle... Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan, Şimşek gibi, Türk atlarının geçtiği yoldan, Bir gün, dolu dizgin boşalan atlarımızla, Yerden yedi kat arşa kanatlandık, o hızla... Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de, Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik; Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik! ****** Akıncı beyleri akıncıları tam bir fedai olarak yetiştirdikleri gibi ruhende olgunlaştırmayı kendileri için bir görev addederlerdi. Elde ettikleri ganimetten devlete ait payı verdikten ve akıncı yiğitlerin hisselerini dağıttıktan sonra paylarına düşen miktarın önemli bir kısmını bilime ve sanata destek olacak işlere, mekânlara ve kişilere harcamakta idiler. Bu itibarla sahip oldukları eyaleti, payitahtı (İstanbul) örnek alarak bir ilim irfan yuvası kılmak için gayret gösterirlerdi. Zira akıncıların kendilerini çekip çevirecek bir komutana ih tiyaçları olduğu gibi onları ruhen besleyecek ve cihada hazır hale getirecek mihver şahsiyetlere de ihtiyaç vardı. Bu işi ise ancak kışın kışlaklarda, yazın akıncı yiğitlerle beraber cihat yollarında koştu. racak gazi-erenler ve şair dervişler yerine getirebilirdi. Rumeli'de bu tip kimselere Horasan Erenleri de deniliyordu. Nitekim Evrenoszâde Ahmed Bey, Vardar Yenicesi'ne bu maksatla Şeyh Abdullah-ı İlahi'yi getirmiştir. Abdullah-ı İlahi kısa bir sürede bu şehirde yaşayan âlimleri, gazileri ve halkı tesiri altına alıp hepsine ortak özellikler kazandıran bir merkez şahsiyet olmuştur. Abdullah-ı İlahiden feyz alan gazi erenler, şiirleri ve sözleri ile gazâ heyecanını akıncılara aktarıyor böylece bu tasavvufî hava hepsine kaynaklık ediyordu. Abdülgâni, Âgehi, Aşkî, Deruni, Garibi Hayreti, Hayâli, Râzî, Sıdki, İlahi Mehmed Râzî ve Usûli gibi dervis gazilerle Osmanlı Rumelisi öyle bir kültür ve medeniyet hamlesini yakalamıştı ki Aşık Çelebi bu durumu şöyle ifade etmektedir: "Rivayet ederler ki Prizrende oğlan doğsa adından önce mahlasını korlar. Yenicede doğan oğlan, baba diyecek vakitte Fârisi söyler. Priştine'de oğlan doğsa, dividi belinde doğar." İşte bu ilim ve kültür merkezlerinde savaşcı kimliğinin ötesinde mertlik ve kutsiyetle yoğrulmuş, ırza,namusa, saygılı ve İslam'ın beş şartına uygun düşen hayatları ile akıncılarda tertemiz bir karakter oluşurdu.
  • Kâfirlerin sapık dinleri bellidir. Kâfirin günahı sırf şirk (eş koşma), bunların maksatları ise temiz dinin saf suyunu kirletmektir. Kâfirin en büyük günahları Alemlerin Efendisi'nin peygamberliğini inkâr, bunların sonu sapıklık olan niyetleri Server-i Kainatin mağara dostu, dert ortağı arkadaşıyla beraber büyük sahabelerine kin ve düşmanlıklarını ortaya atmalarıdır. Kafirin suçu Kur'ân-ı Azime muhalefet, bunların maksadı mutluluk sifatli apaçık dine muhalefettir. Kâfirin en derin arzusu İncil'in hükümlerini yaymak, bunların en büyük gayretleri Kur'an'ın prensiplerini bozmaktır. Kâfirlerin ümitleri haç tertibini gözetmek, bunların arzuları sevgili Peygamberimiz'in dinini bozup küçümsemektir. Mademki bu topluluk doğru yola girip tevbe etmiyorlar. Anadolu'da karışıklık ve fitne çıkarmaya devam ediyorlar, öyleyse onların üzerine yürümemiz gerekir.
  • Ya Rabbi! Dinine yardım edenlere yardım eyle. Müslümanlar arasında fitne çıkaranları kahreyle.
  • "Lâ erhame beyne'l-mülûk" (Hükümdarlar arasında merhamet olmaz)
  • II. Bayezid Han son derece adil, merhametli, âlim, takva ve hilm sahibi idi. Bu hasletleriyle "Bayezid-i Veli" olarak tanınırdı. Güzel hasletleri pek çoktu. Savaşlarda bir âdet edinmişti. Her seferden dönüşünde elbisesinde biriken tozları toplar ve bir kavanozda biriktirirdi. Yine bir harp dönüşü Bayezid Han elbisesini çıkartmış, üzerindeki tozları, büyük bir itina ile toplamaya çalışıyordu. Hanımı Gülbahar Hatun, merakla sordu: "Efendim, merakımı hoş görün, her cihat dönüşü o tozları niçin biriktirdiğinizi sorabilir miyim?" Padişah, tebessümle: "Benim senden gizlim yoktur Gülbahar Hatun. Bu tozların mezarıma konulmasını vasiyet edeceğim. Çünkü Hadis-i Şerif'te,  Ayakları Hakk yolunda tozlananları Allahu Teâlâ'nın cehennem ateşinden koruyacağı buyurulmaktadır. İşte Hakk yolunda, kâfirlerle cihat ederken üstümüze bulaşan tozları bu yüzden topluyoruz. Vasiyetimizdir; öldüğümüzde bunları kabrime koysunlar." Gerçekten de II. Bayezid Han, biriktirdiği bu tozlardan bir tuğla yaptırdı. Vasiyeti gereğince de bu tuğla, öldüğü zaman kabrine konuldu.
  • Biz buraların hâkimi değil hâdimiyiz(hizmetçisiyiz). Bizim nâmımızı Hâdimü’l- Haremeyni’ş -Şerifeyn diye anın. Yavuz Sultan Selim Han
  • Birlik ve beraberlik devletlerin başarı temellerinden biri ve belki de en önemlilerindendir. Yalnız birlik ve beraberlik denildiğinde ne anlamalıdır? Herkesin tekdüze düşünmesi, aynı fikir ve görüşlere sahip olması mıdır? Elbette ki değildir. Zira her insanın aynı düşüncelere sahip olması, aynı fikir ve görüşü paylaşması mümkün değildir. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Şayet herkes aynı görüş, fikir ve düşünce içinde meşveretin, istişarenin manâsı olmazdı. Gereksiz olurdu. Hâlbuki meşveret, danışma ve istişare doğru karar vermenin esaslarından kabul edilmiştir. “Bârika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” sözü meşhurdur. Yani hakikat ışığı fikirlerin çarpışmasından doğar denilmiştir . İşte bir iş veya projeye başlanmadan önce o işi bilenlerle görüşmeli, onların fikir ve düşüncelerini almalı ve öyle karar vermelidir. Karar alındıktan sonra ise birlik ve beraberlik prensibi ortaya çıkar. Artık başarıya bir ve beraber olanlar ulaşırlar. Neden benim düşünceme değer verilmedi? Neden benim tezim kabul edilmedi? diyerek ikilik başlatanlar başarısızlığın sorumlusu olarak tarihteki yerini alırlar. Kim ki kaldı ikilikde yâr değil Yoğa saygil sen anı kim var değil Dolayısıyla ikilikte kalanı ve karardan ayrılanı artık kendinden sayma. Onu yok bilerek hareket et ve hatta mümkünse ondan uzaklaş. Zira her geçen gün yeni bir fitne kapısını aralayacak ve artık faydadan ziyade zarar verecektir. Hazret-i Mevlânâ birlik ve beraberliğin önemini şu ifadelerle vurgulamaktadır: “Nerede iki gönül bir ise orada mutluluk vardır. Ailede ana baba bir ise onların zengin bir hayat sürdüklerini seyret. Bu zenginlikhuzurdur, mutluluktur, kanaattir, üzüntüden, gamdan kederden uzak oluştur. İki gözüne bir bak. Hiç iki gözün ayrı ayrı yönlere bakabilir mi? İkisi ayrılmaya çalışırsa net bir görüntü yakalayabilirler mi? Sağa ve sola ikisi birlikte bakarlar. Uykuya dalınca birlikte uyurlar, beraber uyanırlar. Koluna bir bak. Eline kadar birikip geldi. Sonunda beş dala ayrıldı. Hiçbiri bir boyda değildir. Kuvvetleri de farklı oldu; fakat aynı yöne yöneldiklerinden bir araya geldiler. Böylece boy ve kuvveti dosdoğru oldu. Elini yum ve düşün. Şayet baş ve serçe parmağın geriye doğru dönseydi ne yapabilirdin?" Vücudumuzdaki nice hikmetler gibi dünya da baştan başa bir hikmettir. Bunu gözü açık bir gönülle görmek mümkündür. Yalnız ve yoldaşsız yola çıkanlar hedefe ulaşamazlar. Yeryüzündeki suları düşün. Bir pınarın suyu ne kadar bol ve gür olursa olsun uzak menzilleri aşıp denize kavuşamaz. Bütün suların hedefi, maksadı denizdir. Ona kavuşanlar yolda diğer sularla, irmaklarla bir olarak, güçlenerek denize vâsıl olurlar, maksada ulaşırlar.
  • Bayezid, Cem’e gönderdiği mektubunda: “ Aydınlık gönlünüze gizli değildir ki; Osmanlı Ülkesi baştan ayağa örtülü nazlı bir geline benzer. Öyle iki güveyin nişanını kaldıramaz ve ortaklık kahrın götüremez.

--reklam--

Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde İncelemesi - Şahsi Yorumlar

"Yiğidin erlik meydanında, gazâ uğrunda can vermesi dirilmektir. Zillet ve korkaklık ise ölümdür. Ölümden ne korkun ne üşenin. Öldürürseniz gazi ve ölürseniz şehit olursunuz." Herkese Merhaba Osmanlı Devleti'ni anlatan Kayı Serisi'nin 3. kitabını okudum. Fatih Sultan Mehmed'in ölümüyle cihan devletinde taht çekişmeleri başlar. Karaman beyi, Memlûk Sultanı tahta geçmesi için Cem Sultan'ı kışkırtır. Rodos üzerinden Rumeli'ye geçmek isterken 13 yıl Rodos'ta kalır. (Maalesef bu olay Osmanlı Tarihi düşmanları tarafından farklı anlatılmıştır.) 2.Bayezid ile kardeşi arasındaki gerginlikten yararlanan Safeviler ,Şahkulu Baba Tekeli ve Nur Ali isyanları ile Anadolu'yu karıştırmaya başlamıştır. 2. Bayezid dönemi siyasi olaylarının dışında imar faaliyetlerinin ne kadar geliştiğini Bayezid Külliyesi başlığında okuyabilirsiniz. Yavuz Sultan Selim 2.Bayezid'den tahtı devralan Selim Han öncelikle Anadolu'da karışıklıklar çıkaran Safevi Tarikatı ve Şah İsmail'le mücadeleye başlar.(Asılsız ve abartılı anlatılan Kızılbaş olayları belgelerle doğru şekilde yer alıyor.) Fetihler, karışıklar ve imar faaliyetleriyle dolu dolu geçen 8 yıl sonunda Osmanlı Devleti topraklarını 2.kat büyütmüştür. Mısır Seferi sonrası Kutsal topraklar Osmanlı Devleti hakimiyetine girdi. O zamana kadar idareciler Hakimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını kullanırken Yavuz Sultan Selim bu sıfatı uygun görmeyip kendini Hadimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiştir. Yavuz Sultan Selim hakkında yazılacak çok şey var. Ne yazsam eksik kalacak. Osmanlı Tarihi'ni okuyun genç nesillere okutturun. Çünkü geçmişine sahip çıkabilenler geleceğini kurabilir. (Kitapokuranne)

Ağlasın karalar bağlayıp tarih, Selimler gelir Yavuz'lar gelmez! 8 yılda 2,5 milyon kilometre kare toprağı fethetti. Halifelik Osmanlı ya geçti. Hazine ağzına kadar doldu. Ama o sadeliği,mütevaziliği seçti . Kendisi ve torunu Fatih Sultan Mehmed i de fetihlerden tutabilecek tek şey eceldi ,öyle de oldu . (Araf)

KAYI: MÜKEMMEL BİR TELİF: KAYI serisi yeni telif edildiği için iki bariz eksiğini yazacağım: 1. Harita hiç kullanılmamış. 2. Bazı Osmanlı'ya terimlerin izahı yok. Bunların sonraki baskılarda gidebileceğini düşünüyorum. Bunun dışında sahasındaki en güzel kitap diyebilirim. Kendine mahsus çok güzel özellikleri var. (Recep Uğuz)

--reklam--

Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Ahmet Şimşirgil - Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Ahmet Şimşirgil Kimdir?

1959'da Boyabat'ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978'de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'nden 1982'de mezun oldu. 1983'te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı'nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985'te Yüksek Lisansı'nı tamamladı. 1989'da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'ne naklen geçiş yaptı.

 

1990'da "Osmanlı Taşra Teşkilatı'nda Tokat (1455-1574)" isimli çalışmasıyla Tarih Doktoru ünvanını aldı. 1997'de "Uyvar'ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdaresi" isimli takdim teziyle Doçent oldu. Seyyid Muradi'nin kaleme aldığı Barbaros Hayreddin Paşa'nın gazalarını "Kaptan Paşa'nın Seyir Defteri" ismiyle sadeleştirerek, ayrıca Osmanlı tarihi ile ilgili "Kayı I", "Kayı II", "Kayı III", Kayı IV,  “Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı” ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle” ile “Slovakya’da Osmanlılar” adlı eserlerini yayınladı. 2003'te Profesör kadrosuna atanan Şimşirgil'in Osmanlı şehir tarihi, siyasi hayatı ve teşkilatı ile ilgili çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda ilmi makalesi bulunmaktadır.

 

Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Öğretim Üyesi görevine devam etmektedir.

Evli ve üç çocuk babasıdır.

--reklam--

Ahmet Şimşirgil Kitapları - Eserleri

  • Kayı 1: Ertuğrul'un Ocağı
  • Kayı 2: Cihan Devleti
  • Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde
  • Kayı 4: Ufukların Padişahı Kanuni
  • Kayı 5: Kudret ve Azamet Yılları
  • Kayı 6: İmparatorluğun Zirvesi ve Dönüş
  • Otağ 1 / Büyük Doğuş
  • Kayı 10: II. Abdülhamid Han
  • Osmanlı Gerçekleri
  • Kayı 7: Kutsal İttifaka Karşı
  • Otağ 2 / Emir Timur
  • Kayı 8: Islahat, Darbe ve Devlet
  • Valide Sultanlar ve Harem
  • Kayı 9: Sonun Başlangıcı
  • Kayı 11
  • En Sevgili Efendimiz ve Sevdalıları
  • Otağ - 3 Sultan Alparslan
  • Devr-i Gül Sohbetleri
  • Mızraklı Hakikat
  • Osmanlı Gerçekleri 2
  • Eşrefoğlu Rumi
  • Barbaros Hayreddin Paşa
  • Sultan 2. Kılıçarslan ve Aksaray
  • İstanbul: Fetih ve Fatih
  • Edep Yâ Hû
  • Denizler Fatihi Piyale Paşa
  • Yavuz Sultan Selim
  • Slovakya'da Osmanlılar 1663 - 1685
  • Topkapı Sarayı
  • Fatih Sultan Mehmet
  • Fethin Kahramanları
  • Bir Müstakil Dünya: Topkapı Sarayı
  • Birincil Kaynaklardan Osmanlı Tarihi Kayı 1
  • İstanbul Fetih ve Fatih
  • Hakimiyet Sembolü Ayasofya Camii
  • Asırlara Hitabeden Alim Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi
  • Osmanlı Gerçekleri 3

--reklam--

Ahmet Şimşirgil Alıntıları - Sözleri

  • "Ey Muhibbî bağlamak dünyaya dil layık degül Çünki senden olısardur akıbet âlem cüda" Bu dünyanın gönül bağlanacak yanı yoktur; zira nasılsa insan bir gün onu bırakacaktır.. [Kanunî Sultan Süleyman Han] (Kayı 4: Ufukların Padişahı Kanuni)
  • Hayali mihmandır daima bu çeşm-i pür-nemde Onunçündür kesilmez eşk-i hasret hiç bir demde Firakıyla nola hep böyle ebyat olsa hamemde “Görenler seyl-i eşki diyeler sahra-yı sinemde Bahar eyyamıdır güya ki ırmaklar bulanmıştır” (Bu sürekli ağlayan gözde sevgilinin hayali misafirdir. Bu yüzden de hiç bir zaman hasret gözyaşları durmaz. Onun ayrılığı yüzünden kalemim hep böyle beyitler yazsa buna şaşılmamalı. “Göğüs düzlüğünde gözyaşı selini görenler sanırlar ki güya bahar zamanıdır ve nehirler bol yağış yüzünden bulanmıştır.”) (III.SELİM HAN) (Kayı 8: Islahat, Darbe ve Devlet)
  • "Osmanlı padişahları içinde Halvetiliğe ilk intisap eden II.Bayezid Han'dır. Onun intisabı Çelebi Halife namıyla meşhur Cemal-i Halveti vasıtasıyla olmuştur." (Osmanlı Gerçekleri 3)
  • Okuma bilmeyip yazan Odur dünyayı bozan (Osmanlı Gerçekleri)
  • "İttihatçılar, Sultan II. Abdülhamid Han'dan o kadar nefret ediyorlardı ki, Sultanın cenaze namazını kendilerinin Şeyhülislam yaptıkları Mason Musa Kâzım Efendiye kıldırttılar.." Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil (Kayı 10: II. Abdülhamid Han)
  • "Edirne'yi vermemek üzere iktidara gelenler bırakın Edirne'yi kurtarmayı devletin bütün bekasını Avrupalı büyük devletlerin inisiyatifine bırakmaktan rahatsız olmamışlardı. " (Kayı 11)
  • "Evet, ben bir askerim ama her şeyden önce Türk'üm ve Müslümanım! Burası benim mukaddes mâbedimdir. en büyük âmir olan vicdânımdan aldığım emirle buraya sizi sokmayacağım! Eğer cebren girmeye çalışırsanız buradaki askerlerim ve ben hepimiz ölünceye kadar çarpışacağız ve bu ihtimâli de düşünerek camiin sütunlarına yerleştirdiğim tahrip kalıplarıyla koca mâbed, taburumuzun üzerine çökecek ve yine buraya giremeyeceksiniz!” (Hakimiyet Sembolü Ayasofya Camii)
  • Emir Timur’un bir diğer önemli lakabı da dünyaya Hükmeden manasına gelen sahipkırandır. Gökyüzündeki gezegen satürün ve Jüpiter’in birbirlerine en yaklaştığı zamanda dünyaya gelen erkek çocuklar bu ünvanı almaya aday olurlardı. Bu iki gezegenin birbirlerine yaklaşması sekiz yüzyılda bir tekrarlanmaktadır. Bu gün doğan çocuklar bahtlı olurlar. Bu şekilde dünyaya üç kişi gelmiştir. İskender-i Zülkarneyn -ki ona Oğuz Han da denilmektedir-, Peygamber efendimiz ve Emir Timur. (Otağ 2 / Emir Timur)
  • Ana başa tâc imiş Her derde ilaç imiş Bir evlat pîr olsa da Anaya muhtaç imiş (Valide Sultanlar ve Harem)
  • İnsan ilimle yaşar. Cahil ise ölü gibidir. (Osmanlı Gerçekleri)
  • Osmanlı devleti Fazıl Ahmet Paşa ile Avrupa’da en haşmetli son 15 yılını geçirmiş ve bir kez daha dünyanın tek kutuplu devlet olduğunu göstermişti. O 15 seneye Yaklaşan sadrazamlığının neredeyse dokuz yılını cephelerde geçirmişti. Fatih, yavuz ve kanuni sultan Süleyman zamanlarında olduğu gibi seferlerinde kısa sürede netice alıyordu. Devletin demir yumruğu Avusturya. Venedik ve Lehistan‘a bir kez daha iniyor dünya bu muazzam gücü gücün karşısında eriyordu. Osmanlı tuğlarını 15 sene Avrupa’da Haşmet ve kudretle gezdirmişti. (Kayı 6: İmparatorluğun Zirvesi ve Dönüş)
  • Ya Rabbi! Dinine yardım edenlere yardım eyle. Müslümanlar arasında fitne çıkaranları kahreyle. (Kayı 3: Haremeyn Hizmetinde)
  • "gayret bizden, tevfik Allah'tan" (Otağ 1 / Büyük Doğuş)
  • 1949'dan itibaren açılmaya başlanan İlâhiyat Fakülteleri'nde tamamen pozitivist bir din yerine koyan bir zihniyet ortaya çıkmaya başlamıştır ve bilim dinin yerini almıştır. Neticede ilahiyatlarımızda önce müctehid alimler, mezhep imamları ve tasavvuf erbabı hafife alındı hatta aşağılandı. Sonra hadisler tartışılmaya ve ayıklanmaya başlandı. İşlerine gelmeyen yaşantılarına uymayan her hadis "mevzu" uydurma denerek atıldı. (Mızraklı Hakikat)
  • Osmanlı-Rus savaşında Hristiyan ordularıyla işbirliği yapılmasını mahzurlu görenler de az değildi.Bu dedikodular üzerine fetva alınmak zarureti doğdu. “Avrupalı askerleri kendi ordumuzda kullanmak caiz midir? “ sorusuna “El Cevab; Madem ki avcılar av tutmak için köpekleri kullanıyorlar biz de onları kullanabiliriz, “ diye teşbihli bir cevaz verilmişti. (Kayı 9: Sonun Başlangıcı)
  • "Allah, peygamber korkusu bilmez alçaklar! Unutmayın ki, intikam gecikir ama asla yaşlanmaz!" (4.MURAD HAN) (Kayı 6: İmparatorluğun Zirvesi ve Dönüş)
  • Çünkü denildi ona “Ve’ş-Şems” dahi “Ve’d-Duhâ” Rûyuna alnına mihr ü mâhı benzetsem nola Kur’ân-ı Kerîmdeki sûrelerden biri Şems suresidir. Onun ilk ayetinde geçen “Veşşemsi veduhâ” ifadesi Türkçe anlam olarak “Güneş’e ve onun parıltısı” anlamına gelir. Kanuni sonraki beytinde Resulullah Efendimizi “Güneş’e” benzeterek anlatır. Güneş, nasıl dünyayı aydınlatmışsa Hazreti Peygamber de insanlığı aydınlatan bir güneş hükmündedir. Ay da aynı şekilde aydınlatıcı bir gezegendir. (En Sevgili Efendimiz ve Sevdalıları)
  • Sakarya Meydan Savaşı, Türkler için bir ölüm - kalım mücadelesi oldu. Nitekim Sakarya 'da Türk milleti kadınlı erkekli, vatanlarına saldıran düşman kuvvetlerine kahramanca karşı koyma kudretini gösterdi. Türk ve Yunan kuvvetleri, Sakarya kıyılarında 100 kilometrelik bir sahada 22 gün ve gece süren bir meydan savaşı yaptılar. Meydana gelen kanlı muharebelerde bazen Yunan kuvvetleri, bazen Türk kuvvetleri başarılı oldu. Nihayet Türk hatlarını yaramayan yunan birliklerinde moral çöküntüsü oluştu. Türk ordusu 10 Eylül'de genel taarruza geçti. Beylikköprü, Duatepe ve Kartaltepe muhrebelerinde ağır kayıplar veren yunan ordusu Sakarya'nın batısına çekildi. (Kayı 11)
  • Tarih nostalji demek değildir.Dünü anlatırken bugüne neler miras kaldı,neleri yitirdik görmek gerekir. (Devr-i Gül Sohbetleri)
  • " Öyle bir nesil, öyle bir zaman ki, her şeyin fiyatını biliyor, fakat değerini bilmiyor." (Barbaros Hayreddin Paşa)