Kitap Künyesi
Yazar: Nurdan Gürbilek
Yayın Evi: Metis Yayıncılık
İSBN: 9789753423427
Sayfa Sayısı: 140
--reklam--
Kötü Çocuk Türk Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Popüler şarkılardan, fotoğraflardan, gazete haberlerinden olduğu kadar edebiyat yapıtlarından da yola çıkarak Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri inceliyor Kötü Çocuk Türk: Bir yanda bir kapılma, özenme ve büyülenme, diğer yanda bir "kendine dönme" ısrarı.
Gürbilek, bu ikilikten doğan ve neredeyse bir yazgı halini almış ruh durumuyla, alaturkalık açmazıyla ilgileniyor: Popüler imgelem kadar edebiyatı da etkilemiş bu yazgının kültürel alandaki ifadelerine, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, acıların çocuklarına, kudretsiz babalara, mağdur olmalarına rağmen onurunu korumuş yetim delikanlılara, yabancı arzuların buyruğuna girmiş züppelere, nihayet edebiyatın kötü çocuklarına yakından bakmayı deniyor.
"Türklük" ve "kötülük" nerede değiyor birbirine? Bu temas noktasını nasıl kavrayabiliriz? Hepimiz düşünmeyi erteleyemeyeceğimiz kadar yakınız bu sorulara...
--reklam--
Kötü Çocuk Türk Alıntıları - Sözleri
- Dostoyevski'nin alçak kahramanlarının, kendi alçalmışlığı üzerine en çok kafa yoranı Yeraltından Notlar'da karşımıza çıkar. Kendi yeraltında kinini içine akıta akıta yaşayan, yaşamdan tiksinen ve onu kitaptan öğrenmeyi tercih eden Yeraltı Adamı'nı alçaltan, erken yaşta örselenmişliğin getirdiği bir gurur ve onu sarhoş eden bir hınç kadar, insan varoluşunun hayattan azami çıkar elde etme üzerine kurulu hesaplanabilir bir çaba olduğu yolundaki yararcı görüşe, insanın sonunda aklın buyruğunda soylu ruhlu birisi olacağı yolundaki ilerlemeci anlayışa duyduğu tepkidir.
- Tanzimat romanı bir babasızlığa, bir yetimliğe doğmuştur. Sorun, bu romanların çoğunun kahramanının yetim oğullar olmasından ibaret değildir. Romanın esas oğlanının ısrarla yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda
- Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı?
- ""Dönemin gazetelerinde göz gezdirdiğimizde 70'lerde kutuplaşan içerikler hemen fark edilir. -Açık bir biçimde ikiye ayrılır dünya. Bir yanda açlık grevi, direniş ve boykot haberleri vardır; diğer yanda örneğin bir Hürriyet'in dört beş sayfası gazino,gece klübü ve müzik hol ilanlarına ayrılmıştır."
- Züppe aslında taklit eden değil, taklidi aşırıya vardırandır; ödünç alan değil, ödünç alırken ölçüyü kaçırandır; başkasının arzusunu arzulayan değil, bu arzuyu abartandır.
- "İçinde yaşadığımız yüzyılda yas hem toplumsal hem de bireysel olarak inkar edilir. Çünkü eğlence ahlakının, bu hayatın her ne olursa olsun zevk alma üzerine kurulu etik görev anlayışının, başkalarının keyfini kaçıracak hiçbir şey yapmama yönündeki buyruğun, yükümlülüğe dönüşmüş mutluluk hakkının ihlalidir yas."
- Zaman duygusunun, gelip geçiyor olma duygusunun önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur, öyle de kalmalıdır.
- Zaman duygusunun, gelip geçiyor olma duygusunun önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur, öyle de kalmalıdır.
- Kendiliğinden, özerk, dolaysız bir doğanın yitirildiği; dışsal telkinlerden, yabancı kültürel kodlardan, kamusal bir söylemden örülmüş bir ikinci doğanın bağrında başlıyor roman
- Adil olmayan babaya karşı ailenin haklarını savunan "ağabey"dir Orhan Gencebay.
--reklam--
Kötü Çocuk Türk İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kötü Çocuk Türk. Nurdan Gürbilek'ten okuduğum ilk kitap. Kötü Çocuk Türk, 8 denemeden oluşuyor. Yazar; kitabın bir deneme kitabı olduğunu giriş kısmında açıklamış olmasına rağmen denemelerinde bir akademisyen titizliği ile davranmış. Dipnot vermekten, kaynağa işaret etmekten hiç kaçınmamış. Gürbilek, kitabın giriş kısmında belirttiği üzere Kötü Çocuk Türk'ü bazı sorulara cevap aramak üzerine inşa etmiş. "Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boyunbüküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bir toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor?" (s. 8) yazarın kitap boyunca cevap aradığı sorulardan biri... Nurdan Gürbilek; İbrahim Tatlıses'ten Orhan Gencebay'a, Oğuz Atay'dan Tezer Özlü'ye, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Recaizade Mahmut Ekrem'e varıncıya kadar geniç bir bakış açısı ile müzikten, resimden, haberlerden, edebiyattan hareketle bir Türkiye resmi çiziyor. Dili akıcı bir biçimde kullanan yazar, zaman zaman -kendine- sorular sorarak açıklamaya başlıyor. Bir roman kahramanı üzerine sayfalarca konuşabiliyor, kitaplar ve yazarlar arasında kıyaslamalar yaparak okuru düşünmeye sevk ediyor. İki alıntıyı paylaşmak istiyorum: "'Bizde roman yok' ya da 'bizde eleştiri yok' gibi bir cümleyle söylenmek istenen, aslında bizde özgün bir düşüncenin, özgün bir eleştirinin, özgün bir romanın ya da romanda özgün kahramanların olmadığıdır" (s. 99). "Züppe aslında taklit eden değil, taklidi aşırıya vardırandır; ödünç alan değil, ödünç alırken ölçüyü kaçırandır; başkasının arzusunu arzulayan değil, bu arzuyu abartandır" (s. 105). Okuyun, pişman olmazsınız. (Mahir)
Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor. Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar: "Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor." Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum. Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti. Kitapla kalın. (bhmflzf)
Kitap rastgele denemelerin bir araya toplanmasından değil de, her birinde ilişkili konulara değinilen denemelerden oluştuğu için bütünlüklü bir okuma sunuyor. Okuyacaklar için tek tek denemelerin konularından bahsetmek faydalı olabilir. Yazar, "Ben de İsterem"de taşranın şehre ve moderne bakışında ve ona karşı tutunmasında, o kentli modernin ve kapitalizmin kendisinde uyandırdığı arzuyla beraber, 70 ve 80'lerde yaşanan değişimi Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses üzerinden değerlendiriyor. "Yabancının Ölümü" modern dünyada ölüme bakıştaki değişimi ve ölümün marjinalleştirilmesi olgusunu inceliyor. Diğer denemelerden en kopuk olanı bana kalırsa budur. "Acıların Çocuğu" edebiyat ve sinemadaki yetim çocuğa, onun bozulmayan bir erdemi nasıl sembolize ettiğine, bunun nasıl bir orta sınıf keşfi olduğuna ve en önemlisi gerçek yetimlerle, gerçekten sokaklarda büyüyen ve çizilen bu imgeyle taban tabana zıt olan sokak çocuklarına değiniyor. "Azgelişmiş Babalar" değişim döneminde Türk edebiyatında ve genel olarak aydınında baba noksanlığını ve bunun yarattığı büyüyememe problemini ele alıyor. Bu konuyu hem ailedeki babanın kültürel eksikliği hem de bu babanın gelişmemişliği ile aydının da azgelişmişliğe mahkum olduğunu, bunu aşmanın bir yolu olmadığını, ancak edebyatta ironi ile bu konuyla yüzleşilebileceğini ortaya koyuyor. Ayrıca, bu mefhumun Tanzimat edebiyatından Oğuz Atay'a kadar takip edilebileceğini de ifade ediyor. Bu denemede Atay'ın hem "Tutunamayanlar", hem de "Tehlikeli Oyunlar" romanları üzerinden konu inceleniyor. "Kötü Çocuk Türk" yine Türk edebiyatındaki kötü karakterler üzerinden, bu karakterlerin yapaylığını, batıdan alınmışlığını, buradan yola çıkarak romanın batıdan alınmışlığı sebebiyle bundan da bir türlü kaçılamadığı tezini ortaya atıyor. Çerçeve olarak burada Tanpınar'ın "Huzur" romanındaki Suat karakterinden yola çıkıyor. "Orijinal Türk Ruhu"nda bir önceki noktayı daha da aşarak, edebiyat eleştirisinin Türk Romanına bakışındaki bazı açmazları ele alıyor. Örnek olarak Recaizade Ekrem'in "Araba Sevdası" romanını, buradaki züppe tipini, bu tipe olan eleştirileri ele alıyor. Son deneme olan "Yakın Taşra" ise tüm bu denemeleri toparlar nitelikte. Aynı zamanda öcüleştirilen taşraya bir de adalet ve haksızlık kavramlarıyla bakmayı salık veriyor. (Çağdaş Kocabıyık)
--reklam--
Kötü Çocuk Türk PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Nurdan Gürbilek - Kötü Çocuk Türk kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Kötü Çocuk Türk PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Nurdan Gürbilek Kimdir?
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabıVitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel uslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin'in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır.İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.
(Yayınevi Sayfası)
--reklam--
Nurdan Gürbilek Kitapları - Eserleri
- Vitrinde Yaşamak
- İkinci Hayat
- Sessizin Payı
- Mağdurun Dili
- Kötü Çocuk Türk
- Ev Ödevi
- Yer Değiştiren Gölge
- Benden Önce Bir Başkası
- Kör Ayna, Kayıp Şark
--reklam--
Nurdan Gürbilek Alıntıları - Sözleri
- "Ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı şeyleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım... Kendime söyleyecek söz bırakmadım." (Ev Ödevi)
- İdeolojiler, kinlerimize takılan maskelerdir. (Mağdurun Dili)
- Ailen yanında değilse sıfırsın, yoksun, hiçkimsesin, hiç-bir şeysin. (İkinci Hayat)
- Evet budur çiftkalplilik; aynı iç mekanda aynı anda birinin dediğini ötekinin reddedip fokurdayarak ayrı ayrı gagalak-gugalak gagalak sekmelerle konuşan iki ayrı papağan. Bir çift değerlilik; aynı deneyimin aynı anda karşıt duygular uyandırıyor olması. Her doğrunun ancak karşıtı tarafından sakatlanarak, geçersizliştirilerek bir yarım doğruya dönüşerek varolması; yürekler birkez çiftleşince her birinin ayrı ayrı yalana varıyor olması; bir "ne söylesem yalan" hali (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- Bazen insana ancak neyin yanlış olduğunu söylemek düşüyor. Doğrular varlıklarını ancak yanlışlarla birlikte, yanlışların içinde sürdürebiliyor. (Vitrinde Yaşamak)
- Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar... (Mağdurun Dili)
- AHMET HAMDİ TANPINAR'ın öğrencisidir Yusuf Atılgan; Edebiyat Fakültesi'nde okuduğu sırada onun derslerine devam etmiştir. Tanpınar'a olan borcunu şöyle dile getirir sonradan: "... en büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpmar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade'den Proust’a, Gide'e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.” (Yer Değiştiren Gölge)
- Cemil Meriç'i düşünüyorum. Kendini aynı anda hem "prens" hem "parya", hem "dâhi" hem "fırsat yoksulu", hem "düşünce fatihi" hem "tekmelenen köpek", hem "şövalye" hem "kapıcıdan aşağı" olarak tarif ederken, kendi ifadesiyle bir "Dosto" romanından çıkmış gibi: "Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?" diye sorarken, kendini başkalarından daha soylu, daha bilgili, daha kültürlü, ama buna rağmen daha ezik hisseden yeraltı adamının yazgısını "bu ülke"de bir kez daha tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Böyle zor anlarda, Oğuz Atay'ın yarı ciddi yarı şaka müdahalelerini ciddiye almakta yarar var. Yalnızca Dostoyevski'den sonra Dostoyevski gibi yazılamayacağına işaret ettiği için değil. Aynı zamanda Dostoyevski problemlerinin iyice ağırlaştırdığı havayı, Dostoyevski'de pek bulunmayan bir mizah duygusuyla dağıttığı için. (Benden Önce Bir Başkası)
- "Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim." (Yer Değiştiren Gölge)
- "Yazı, kendini söyler, söylemediğini yok eder." Böyle diyordu Karasu, bir denemesinde: "Bir de, ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri 'var' değildir ama 'yok' da değildir...'' (Yer Değiştiren Gölge)
- "Her gün açıklanamayanlar biraz daha artıyor. Tarifi güç bir yorgunluk geliyor üstüme." (Ev Ödevi)
- Tanzimat romanı bir babasızlığa, bir yetimliğe doğmuştur. Sorun, bu romanların çoğunun kahramanının yetim oğullar olmasından ibaret değildir. Romanın esas oğlanının ısrarla yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda (Kötü Çocuk Türk)
- Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
- "Ölmüş kuşakların geleneği" diyordu Marx, "yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker. Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle. Bu kâbusu Türkçede en iyi anlatan, çünkü bir kâbus gibi yaşayan yazarlardan biri Tanpınar'dı. Günlüğünde, kendinden önce yazılmış kitapları "kendine çevrilmiş bir silah" olarak algılamaktan bir türlü vazgeçemediğini yazar. Baudelaire'den, Valery'den, Proust'tan, Yahya Kemal'den sonra yazmanın onu durmadan "hazin mukayeseler"e sürüklediğinden, "korkunç mukayese arzuları" içinde yazdığından, kendine doğru çevrilmiş silahların gölgesinde kendini bir türlü varedemediğinden söz eder. (Benden Önce Bir Başkası)
- İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış. (Vitrinde Yaşamak)
- Kendini Valéry'yle kıyaslayacak kadar ciddiye alır; ama Valéry'nin Defterler'ini satın alacak, hatta bırakın onları bazen kâğıt alacak parası bile yoktur. Türk moderninde bir hamle yaptığını düşünüyordur; ama diğer yandan "orospu, borçlu ve perişan" olduğunu da görüyordur. Büyük bir esere imza atmak ister; ama maddi sıkıntıların kendisini küçülttüğünün, eşe dosta el açmak zorunda bıraktığının farkındadır. O kendisini bir estetik proje olarak yapayım derken, maddi koşullar onu bir dilenci, bir ricacı, bir "kiralık kafa" olarak kuruvermiştir. (Benden Önce Bir Başkası)
- Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiçbir yazar şaşırtmıyor beni; çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyadaysa kimin ne yapacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni. Yazarlarımla yaşamak daha kolay. (Benden Önce Bir Başkası)
- "Bakışın çifte doğası: Kendimizi eksiksiz hissetmemiz için başkasının bizi görmesi gerekir; ama diğer yandan, etrafımızı saran gözler imparatorluğu bize her an gözaltında olduğumuzu söyler. İşte insanın bakışa aynı anda hem muhtaç hem de maruz kalıyor olması, hepimizin kendini şu ya da bu ölçüde içinde bulduğu bu çatışma mağdurun yazgısında tam anlamıyla bir yaraya dönüşmüştür." (Mağdurun Dili)
- Bilinç, insanı hayatın dışına itecek; beceriksiz, tutul ve işlevsiz kılacaktır. (Yer Değiştiren Gölge)
Yorumlar
0 yorum