Kitap Künyesi
Yazar: Arundhati Roy
Çevirmen: İlknur Özdemir
Orijinal Adı: The God of Small Things
Yayın Evi: Can Yayınları
İSBN: 9789755108216
Sayfa Sayısı: 400
--reklam--
Küçük Şeylerin Tanrısı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Küçük Şeylerin Tanrısı, lirik bir dil ve şiirsel bir anlatımla, yasak bir aşkın çökerttiği bir ailenin dramını dile getiriyor. Varlıklı bir Hindu ailesinin güzel kızı Ammu, yanlarında çalışan bir işçiye âşık olur. Önüne geçilmez, kural tanımaz bir tutkuyla bağlanırlar birbirlerine. Genç adam, toplumun en alt kesimindendir. Sonu olmadığını bildikleri bu aşkta “küçük şeyler”le yetinirler; geleceği düşünemezler... Arundhati Roy, geriye dönüşlerle örüyor romanın kurgusunu, beklenmedik, dehşet verici bir sona ulaştırıyor. 1960’lı yılların sonunda, Hindistan’ın güneyinde geçen bu hikâyede, arka planda bağımsızlığını yeni kazanmış, siyasî çalkantılar içindeki ülkeyi, kast sisteminin ürkütücü baskısını ve toplumsal tabuları buluyoruz. Hindistan’da yayımlandığı zaman, geleneklere aykırı düştüğü için büyük tartışmalara yol açan Küçük Şeylerin Tanrısı, sayısız dile çevrilmiş unutulmaz bir roman.
--reklam--
Küçük Şeylerin Tanrısı Alıntıları - Sözleri
- "Belki her şeyin bir günde değişebileceği de doğrudur; birkaç saatin koca bir ömrün gidişini etkileyebileceği de."
- Evlenmiş bir kız çocuğunun artık babasının evinde yeri yoktur diyen halk görüşünü bütün kalbiyle benimsiyordu. Boşanmış bir kız çocuğunun ise hiçbir yerde yeri yoktu.
- Kokular da tıpkı müzik gibi anıları taşırlar.
- “Doğru. Her şey bir günde değişebilir.”
- Hiçbir yere ait değiliz. Demir almış, dalgalı denizlere yelken açmışız. Hiçbir kıyıya çıkmamıza izin verilmeyebilir. Kederlerimiz asla yeteri kadar üzüntü vermeyebilir, sevinçlerimiz asla yeteri kadar mutluluk vermeyebilir, düşlerimiz yeteri kadar büyük olmayabilir, hayatlarımız da asla yeteri kadar önemli olmayabilir.
- Çocuklarını azarlamaktan geri durmuyor, ama başkası azarlayınca bozuluyordu.
- “Bir daha hiçbir öykü, dünyada ondan başka öykü yokmuş gibi anlatılmayacak.”
- İnsanları incitirsen seni daha az sevmeye başlarlar. Dikkatsiz sözlerin yaptığı budur.
- Kendi oğlu söz konusu olduğunda hoş gördüğü “Erkeklerin İhtiyacı”, kızına duyduğu zaptedilmez öfkenin yakıtı oldu.
- Herhalde öğrenciler artık halk sayılmıyor, değil mi?
- Heyecan hep gözyaşı getirir.
- Onunkisi eskiden, yılların ötesinden gelen bir korkuydu. Malından mülkünden olma korkusu.
- . Bir rüyada mutluysan bu sayılır mı? Mutluluk sayılır mı ? ...
- kauçuk ağaçlarının gölgesinde duran adam başını kaldırdı ve ammu’nun bakışlarıyla karşılaştı. o bir tek anda yüzyıllar iç içe geçti. tarih, boş bulunmuştu, habersiz yakalanmıştı.
- Bu, birine kollarını açmak, ama onun bir başkasının kollarına atılmak için yanından geçip gitmesi gibi bir şeydi.
--reklam--
Küçük Şeylerin Tanrısı İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Arundhati Roy'un ilk romanı "Küçük Şeylerin Tanrısı" Hint toplumu içerisindeki sınıf ayrımları/kast sistemi hakkında yazılmış odağında aşkın bulunduğu unutulmaz bir kitap. Farklı sosyal statüdeki iki karakterin imkânsız aşkı romanın merkezine yerleştirilerek roman boyunca toplum eleştirisini okuyoruz. Yazar romanı ilk yayınladığında toplumu kötülediği, Hindistan'ı kötü gösterdiği üzerine oldukça sert eleştiriye maruz kalmış. Kendisiyle yapılan bir söyleşide “Küçük Şeylerin Tanrısı insan doğası hakkında bir kitaptır. Kitabımı toplumumuzu sertçe eleştiren bir kitap olarak görmüyorum. Uzlaşmaz doğamızı görmenin ve onu sunmanın bir yolu bu kitap, çok derin ve zalimce sevebilme yeteneğimizin” demiş, bence çok yerinde bir söz olmuş. Toplumsal eleştirilerin de kaynağında aslında insan doğası vardır, insan kurar toplumsal normları. Romana baktığımızda 1997 yılında Booker kazanmış ve Booker kazanan birçok kitap gibi anlatımının kolay olarak okuma sağlayacak bir roman olmadığını bilerek başladım aslında.( bknz. Sütçü, Arafta) Booker kazanan kitapların en büyük özelliği sanırım daha deneysel bir şey ortaya koymak neyse o başka bir konu. :D Roman iki ana zamanda geçiyor bakıldığında: 1969 yılının Aralık ayı ve 1993 yılı. Roman ilerledikçe başka zamanlarla da karşılaşıyoruz aslında( Ammu'nun evliliğini sonlandırdığı zamanlar, Pappachi'yle ilgili kısımlar) ancak ana konumuz bu iki zamanda geçiyor. Burada eklemem gereken bir şey var ki yazar okuru hiç düşünmüyor bu zaman anlatılarında, kitabın başında 93 yılındayken 2 sayfa sonra kendimizi 69 yılında buluyoruz ve bu okura direkt belirtilmemiş, konuya hakim oldukça anlıyoruz. Mekana baktığımızda, öncelikle tasvirler gerçekten çok önemli, yazar en ince ayrıntısına kadar mekan ve doğa tasvirleri yapmış. Ayemenem'de geçiyor roman, Hindistan'ın Kerala eyaletine bağlı başkenti Koçin olan Kottayam kasabasına 1-2 saatlik uzaklıkta bir köy diyebiliriz. Herkesin "Geri Geldiği ev" Ayemenem'de turşu/konserve fabrikaları olan varlıklı bir aileler.( Chacko gelip fabrikayı batırana kadar.) Evlerinin yanındaki ırmağın karşısında Tarih Evi denilen mekan kitap için oldukça önemli. Eskiden İngiliz aristokratın yaşadığı sonrasında Ayemenem'den bir erkekle birlikte olunca yaşamı da aslında son bulan bu evde hâlâ İngiliz aristokratın hayaletinin orada olduğu varsayılıyor. 69 yılına baktığımızda Tarih Evi boş iken 93 yılında Otel oluyor. Yazar kültürün nasıl tüketildiği ve satılıp turistlerin bir eğlencesi haline getirildiğini sarsıcı bir şekilde aktarmış. Karakterlere gelince, Rahel ve Estha'dan bahsetmekle başlamalıyız, çift yumurta ikizleri olan çok zeki çocuklardan. 69 yılında 7 yaşında ikizler bunu bilmek de önemli. Karakterler için çok ayrıntı vermekten kaçınacağım, spoiler olmaması adına. Anneleri Ammu, babaları Baba olarak geçiyor ancak Baba'nın roman için çok önemli bir yeri yok.( Estha'nın geri verilmesi dışında.) Ammu'nun erkek kardeşi Chacko, Oxford'da okumuş ancak Ayemenem'e geri dönmüş ve fabrikanın başına geçmiş. Bu Chacko'nun eski bir eşi var Margaret Kochamma, İngiltere'de tanışıp evleniyorlar ama yürütemiyorlar sonra Margaret Chacko neyse o olmayan Joe ile evleniyor.) Chacko ve Margaret'ın bir kız çocuğu var: Sophie Mol. Romanın ilk sayfalarında daha bu isimle karşılaşıyoruz ve hiç beklemediğimiz bir şekilde. Ammu ve Chacko'nun annesi Mamachi babası Pappachi ve halası Bebek Kochamma. Bebek Kochamma romanın gidişatı için önemli bir karakter. Son olarak Velutha'dan da bahsetmemiz gerek Velutha "Dokunulmazlar" kastından. Babası senelerdir Mamachi'nin hizmeti altında çalışıyor, doğal olarak Velutha'da onların bir nevi hizmetkârı, marangozluk eğitimi almış bir hizmetkâr. Romanda başka karakterler de var aslında ancak romanın mihenk taşı olan karakterler bunlar. Mümkün olmayan iki insanın göz göze gelmesiyle Tarih'in durmasına tanıklık ediyoruz. Fırtına sonrası her biri dört bir tarafa fırlatılan karakterlerin yaşadıkları, nasıl o raddeye geldikleri ve toplumsal statülerin insan yaşamlarına olan acımasız etkilerini okuyoruz. Doğa tasvirleri çok başarılı kullanılmış, karakterlerin içinde bulundukları durumlarla, yaşadıklarıyla tam örtüşen dikkatli okumalar yapmanız sonucu daha iyi fark edeceğiniz detaylarla dolu. Eklemem gereken bir diğer nokta İngilizceniz ileri seviye ise kitabı İngilizce okumanız olabilir çünkü yazarın yaptığı kelime oyunları, kelimelerin yansımalarını kendi içindeki uyumunu yakalayabilirsiniz. Türkçeye çevrilince maalesef bunların birçoğunu kaçırıyoruz.(Tarih= HiStory gibi) Roman kadınların romanı, her ne kadar Velutha üzerinde kast meselesini ele alsak da kadınların yaşadıklarını görüyoruz. Ammu'nun boşanıp eve gelince aşağılanmaları, Mamachi'nin pirinç vazoyla dövülmeleri, Bebek Kochamma'nın sadece aşık olup adı çıkması sonucu okuyabilmesi gibi birçok detay aslında kadın olmanın zorluklarını görüyoruz. Tabii kadının kadına olan şiddetini de okuyoruz.( Ammu'nun toplumlararası aşk evliliği yapıp boşanması Bebek Kochamma'nın öfkeden gözünü döndürür.) Ayrıca Ammu'nun havaalanında bir koltuğa yönelir gibi evlenmesi de kadınları için evliliği sorgulatan bir kısımdı. Roman tragedyaların asıl konusunu oluşturan "Kader" meselesini de konu ediniyor. Okurken sürekli sorguluyorsunuz böyle olsaydı nasıl olurdu ya şöyle olsa diye ama hep aynı sonuca ulaşıyorsunuz: Tarih kendisine başkaldıranları affetmiyor. "Kast sisteminin kuralcı yapısı, insanlığın en özgür duygularından biri olan aşkı bile kontrol altına alır ve kimin nasıl ve ne kadar sevilebileceği Aşk Yasaları’yla belirtilir. Büyük gücün koruyucusu konumundaki bu yasalar, küçük şeylerin oluşmasına yine de engel olamaz. Diğer taraftan arzu ve disiplin arasında denge kuramayan karakterler ise cezaya maruz kalırlar." Yazar dış görünüşün, giyimin sınıfları nasıl ayırdığını çok başarılı betimlemelerle aktarıyor. En belirgin örnek hizmetçi Kochu Maria’nın tasviri sanıyorum ki. “Ağır kunukku küpeleri altındandı. Kulak memeleri, uzayıp ağrılaşmış birer halkaya dönüşmüştü, boynunun iki yanında sağa sola savruluyorlar, küpeleri de atlıkarıncaya binmiş neşeli çocuklara benziyorlardı. Kochu Maria kunukku’sunu takmaktan asla vazgeçmezdi; çünkü vazgeçmiş olsaydı, az gelirli aşçılık işine karşın (ayda yetmiş beş rupi) onun bir Süryani ve Mar Thoma Kilisesi’nin üyesi olduğunu insanlar nasıl bilebilirlerdi? Pelaya ya da Pulaya ya da Paravan değildi o. Dokunulabilir, üst kasttan bir Hıristiyan’dı” Benzer bir olayı ikizlerin amcası Chacko’nun, kızı Sophie Mol’u karşılamak üzere havaalanına giderken giydiği elbisede de bulabiliriz. “Genellikle mundu giyen Chacko bugün gülünç görünümlü, daracık bir takım elbise giymişti” Geleneksel bir elbiseden ziyade, Batı’ya ait kültürün bir parçası olan takım elbise giyerek eşinin( eski eşin Chacko!) gözünde daha iyi bir etki bırakmak ister Chacko. Romanda sınıfsal ayrımın en büyük sembolü olarak ise ten renginin kullanıldığını görüyoruz. Bireyin toplum içerisindeki değeri veya değersizliği sahip olduğu ten rengiyle betimleniyor. Yazar okurun içinde bir yankı bulayım istemiş ve bunu o güçlü anlatımıyla başarıyor, en çok kalbimde hissettim anlattıklarını. *İncelememde Barış Ağır'ın Love,oppression and body: A feminist reading of Arundhati Roy’xxs The God of Small Things yüksek lisans tezinden ve Thormann'ın The Ethical Subject of The God of Small Things makalesinden yararlandım. (betül)
Küçük Şeylerin Tanrısı, 1960’lı yılların Hindistan’ına götürüyor okuyucuyu. Kitabın ilk yarısında Hindu bir ailenin hikayesini okuyorsunuz, ikinci yarıda ise hikaye bu ailedeki bir kadına odaklanarak devam ediyor. Kitabın ilk yarısını daha çok sevdim ve bana Yüzyıllık Yalnızlık’ı anımsattı zaman zaman. Ama genel olarak da çok severek okuduğum bir kitap oldu. Arundhati Roy, ülkesini ve kültürünü iyisiyle ve daha çok da kötüsüyle çok başarılı bir şekilde resmetmiş, doğduğu coğrafyayı çok lirik ve şiirsel bir şekilde eleştirmiş. Özgürlüğünü yeni elde etmiş, yıllarca sömürge olmuş, sonrasında da ekonomik ve siyasi çalkantılarla boğuşmaya devam etmiş bir ülkenin, kendi kültürü ve tarihi tarafından da zincirlenen insanlarını anlatmış. Bu anlatım hem toplumsal açıdan geniş bir panoramada hem de bireylerin hayatlarına odaklanarak çok başarılı bir şekilde aktarılmış. Kitaptaki şiirsel anlatımı ve özellikle benzetmeleri çok ama çok sevdim. Roy, pek çok insani yarayı, ayağımızda bir zincir misali taşıdığımız kültürel ve tarihi bagajları şiirsel bir dille, sürükleyici bir kurguya yedirmiş. Mutlaka tavsiye ederim. Bu arada kitapta Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği eserine çokça atıfta bulunmuş Roy, bu yüzden öncesinde Karanlığın Yüreği’ni okumak iyi olabilir. Ben de yakın zamanda okuyacağım. (İpek Dadakçı)
Ödüllü bir kitapla karşınızdayım cağnım arkadaşlar. Man Booker Ödülü için "Dünyanın en saygın ödüllerinden biri" diyor Wikipedia. Bu ödül, İngiliz vatandaşları ile İrlanda Cumhuriyeti vatandaşlarının İngilizce olarak kaleme aldıkları eserlere veriliyor. Yazarımız Arundhati Roy ise Hint vatandaşı bir aktivist. Küreselleşme ve savaş karşıtı eylemlere önderlik etmiş, 2005 yılının Haziran'ında İstanbul'da toplanan Irak Dünya Mahkemesi'nde Vicdan Jürisi Başkanlığını üstlenen bir insan. İngiltere'nin sömürgesi olan bir ülkede doğmuş olup, kitabında da bu konuyu ele almış bir yazarın bu romanı İngilizce yazması ve kendisine verilen bu ödülü kabul etmesi ise tartışılır. Bunun dışında yazar, her okurun kafasında canlandırdığı bir görüntü olduğu ve bunun tek bir filme bağlı kalarak kısıtlanmasını istemediğinden dolayı romanın filme çekilmesini reddetmiş. Kitap uzun zamandır okuma listemdeydi ve ödüllü bir kitabı daha fazla ertelemek olmazdı. Kitabın arka kapağını okuduğumuzda "tutkulu bir aşk romanı" havası verse de pek de öyle değil. Evet, karakterlerimiz Ammu ile Velutha arasında bir tutku söz konusu ama bu aşktan ziyade tensel bir tutku. Olay örgüsü genel olarak; kast sistemi, kültürel çatışmalar, sosyal ayrımcılık, kadına şiddet ve ötekileştirmenin getirdiği çatışmalar üzerine kurulmuş. Karakterlerin bolluğu, bunların ayrı ayrı kimler olduğu ve birbirleriyle bağlantıları, kısmi geri dönüşlerin olması, büyülü gerçekçilik yönteminin kullanılması gibi unsurlardan dolayı ne yazık ki istediğim gibi keyifli bir okuma gerçekleştiremedim. Roy, okuyucusundan sabır ve yüzde yüz bir dikkat istiyor. Müzik dinleyerek veya aklınız başka yerlerde iken okuyabileceğiniz bir kitap değil. Kitabı sevemedim diyemem ama sanırım benim için zamanı değildi. Kitaba başlayacak olanlara naçizane tavsiyem; boş bir kafayla, yavaş yavaş, sindire sindire okumaları. :)) (Ebru)
--reklam--
Küçük Şeylerin Tanrısı PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Küçük Şeylerin Tanrısı PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Arundhati Roy Kimdir?
Suzanna Arundhati Roy, (d. 24 Kasım 1961, ) The God of Small Things ("Küçük Şeylerin Tanrısı") adlı romanıyla dünya çapında ün yapan Hintli yazar, savaş karşıtı eylemci.
24 Kasım 1961'de Hindistan'ın Kerela eyaletinden Hristiyan bir anne ile Hindu bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Aymanam Köyü'nde annesinin işlettiği okulda okudu. 16 yaşında evi terketti. Delhi Mimarlık Okulu'nda okudu, ama mimarlığı hiçbir zaman sevmedi. Dört yıl süren ilk evliliğini bir okul arkadaşı ile yaptı ve bir süre eşiyle birlikte çiçek çocuk olarak yaşadı. Daha sonra bu hayatı bırakarak Ulusal Şehir İşleri Dairesi'nde çalışmaya başladı. Bir bursla İtalya'ya giderek anıt restorasyonu üzerinde çalışırken yazarlık yönünü keşfetti. İkinci eşi ile birlikte bir televizyon kanalı için dizi film, Hindistan'da üniversite öğrencilerinin yaşamına ilişkin bir film senaryosu, Hindistan'ın kırsal kesiminde eşleri tarafından istismar edilen kadınların kahramanı haline gelen Phoolan Devi hakkında tartışmalı bir film senaryasu yazdı. Son filmi mahkemelik olunca aerobik öğretmenliği yapmaya ve romanını yazmaya başladı. Kendi çocukluğundan esinlenerek beş yılda yazdığı romanını 1996'da tamamladı.
1997'de ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı romanı ile İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker ödülü'nü aldı. Bu ödülü alan ilk Hintli kadın oldu.
"Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi" , "Ya çek defteri ya Cruise Füzesi" adlı kitapların da yazarı olan Roy, artık edebi eserler değil, siyasi konularda kitaplar yazıyor ve küreselleşme karşıtı görüşleri ile tanınıyor.
2002'de Lanan Kültürel Özgürlük Ödülü, 2004 yılında Sydney Barış Ödülü'nü kazanan Roy, 2005'de Irak Dünya Mahkemesi adlı küresel girişim nedeniyle İstanbul'da bulunmuştur.
--reklam--
Arundhati Roy Kitapları - Eserleri
- Küçük Şeylerin Tanrısı
- Mutlak Mutluluk Bakanlığı
- Kapitalizm - Bir Hayalet Hikayesi
- Çekirgeleri Dinlemek
- Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi
- Yoldaşlarla Omuz Omuza Yürümek
- Sonsuz Adaletin Muhasebesi
- Azadi
- Dağılmış Cumhuriyet
--reklam--
Arundhati Roy Alıntıları - Sözleri
- İhtiyaç denen şeyin hatırı sayılır miktarda zalimliği içine alabilen bir ambar olduğunu da tecrübe ederek öğrenmişti. (Mutlak Mutluluk Bakanlığı)
- Kapitalizm gezegeni mahvediyor. (Kapitalizm - Bir Hayalet Hikayesi)
- Bu, birine kollarını açmak, ama onun bir başkasının kollarına atılmak için yanından geçip gitmesi gibi bir şeydi. (Küçük Şeylerin Tanrısı)
- . Bir rüyada mutluysan bu sayılır mı? Mutluluk sayılır mı ? ... (Küçük Şeylerin Tanrısı)
- Ayrıca, İhtiyaç denen şeyin hatırı sayılır miktarda zalimliği içine alabilen bir ambar olduğunu da tecrübe ederek öğrenmişti. (Mutlak Mutluluk Bakanlığı)
- "Belki her şeyin bir günde değişebileceği de doğrudur; birkaç saatin koca bir ömrün gidişini etkileyebileceği de." (Küçük Şeylerin Tanrısı)
- "Bugün talihsizdik. Ama unutmayın ki, bir kerelik talih bize yeter. Sizinse her seferinde talihli olmanız gerekiyor." (Mutlak Mutluluk Bakanlığı)
- Bir manşet ülkedeki anlayışı çok güzel şekilde özetliyor: "İmha et, Öldür, Teslim Olmaya Zorla!" Bir diğeri: "Demoktasi anlaşarak çözüm bulmaya her zaman hazırdır." (Yoldaşlarla Omuz Omuza Yürümek)
- Kendi oğlu söz konusu olduğunda hoş gördüğü “Erkeklerin İhtiyacı”, kızına duyduğu zaptedilmez öfkenin yakıtı oldu. (Küçük Şeylerin Tanrısı)
- In the India of today, to belong to a minority is a crime. To be murdered is a crime. To be lynched is a crime. To be poor is a crime. To defend the poor is to plot to overthrow the government. (Azadi)
- Leaving aside the business of electoral politics and the question of who will win the next elections, Modi’s actions are unforgivable. He has jeopardized the lives of more than a billion people and brought the war in Kashmir to the doorsteps of ordinary Indians. The madness on television, fed to people like an IV drip morning, noon, and night, asks people to lay aside their woes, their joblessness, their hunger, the closing down of their small businesses, the looming threat of eviction from their homes, their demands that there be an inquiry into the mysterious deaths of judges, as well as into what looks like the biggest, most corrupt Ministry of Defense deal in the history of India, their worries that if they are Muslim, Dalit, or Christian they could be attacked or killed—and instead vote, in the name of national pride, for the very people who have brought about this devastation. (Azadi)
- what is literature’s place? What counts as literature? Who decides? Obviously, there is no single, edifying answer to these questions. So, if you will forgive me, I’m going to talk about my own experience of being a writer during these times—of grappling with the question of how to be a writer during these times. The place for literature is built by writers and readers. It’s a fragile place in some ways, but an indestructible one. When it’s broken, we rebuild it. Because we need shelter. I very much like the idea of literature that is needed. Literature that provides shelter. Shelter of all kinds. (Azadi)
- Onunkisi eskiden, yılların ötesinden gelen bir korkuydu. Malından mülkünden olma korkusu. (Küçük Şeylerin Tanrısı)
- Capitalism’s gratuitous wars and sanctioned greed have jeopardized the planet and filled it with refugees. Much of the blame for this rests squarely on the shoulders of the government of the United States. Seventeen years after invading Afghanistan, after bombing it “into the Stone Age” with the sole aim of toppling the Taliban, the US government is back in talks with the very same Taliban. In the interim it has destroyed Iraq, Libya, and Syria. Hundreds of thousands have lost their lives to war and sanctions, a whole region has descended into chaos—ancient cities, pounded into dust. Amid the desolation and the rubble, a monstrosity called Daesh (ISIS) has been spawned. It has spread across the world, indiscriminately murdering ordinary people who had absolutely nothing to do with America’s wars. Over these last few years, given the wars it has waged, and the international treaties it has arbitrarily reneged on, the US government perfectly fits its own definition of a rogue state. And now, resorting to the same old scare tactics, the same tired falsehoods, and the same old fake news about nuclear weapons, it is gearing up to bomb Iran. That will be the biggest mistake it has ever made. (Azadi)
- "Dünyanın en kapalı, en hesap vermez örgütü olarak gidip yoksul ülkelerin hükümetlerinden şeffaflık ve hesap verebilirlik talep etmeye başladılar." (Kapitalizm - Bir Hayalet Hikayesi)
- "Lal Salaam Kaamraid" (Kızıl Selamlar Yoldaş) (Yoldaşlarla Omuz Omuza Yürümek)
- Kalplerimiz kırıkken bile nasıl içten gülümseyebildiğimizi bilemezsiniz. (Mutlak Mutluluk Bakanlığı)
- Kapitalizm zehirli bal gibidir. İnsanlar arı gibi başına üşüşüyor. (Mutlak Mutluluk Bakanlığı)
- "İnsanların temiz içecek suyu, kanalizasyonu, yemeği, parası olmayabilir, fakat seçmen kartları ve UID numaraları olacak." (Kapitalizm - Bir Hayalet Hikayesi)
- Siyasi menfaatler uğruna dini duyguları ateşleyerek sömürmek de, hükümetlerin ya da politikacıların kendi halkları da dahil her halka bırakabileceği en tehlikeli mirastır. (Sonsuz Adaletin Muhasebesi)
Yorumlar
0 yorum