Kitap Künyesi

Yazar: Bülent Tanör

Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları

İSBN: 9789753636889

Sayfa Sayısı: 455

--reklam--

Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Özünde liberal ve demokratik değişimlerin güvenceye bağlanmasını içeren bu köklü dönüşümlerde, belirleyici rolü feodal-aristokratik kurumlara karşı iktidar mücadelesi veren burjuvaziler oynadı.Elinizdeki kitap, Çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu'ndan yola çıkarak Türkiye´de Ulusal Devletin Kuruluşu; ve Çok Partili Rejim başlıkları altında anayasal değişme sorunlarına ışık tutmaya çalışıyor. Sunuş:Anayasa ve anayasacılık, Batı kökenli olgu ve kavramlardır. Bunların temelinde hak ve özgürlük talepleri (siyasal liberalizm) ile parlamentoculuk hareketleri (demokrasi) yatar. Hak ve özgürlük bildirgeleri İngiltere'de 13. yüzyıldan itibaren, Kuzey Amerika ve Fransa'da da 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. İngiltere, monarşinin sınırlanması, kuvvetler ayrılığı ve parlamentoculuk alanında da öncülük etti. 18. yüzyıl sonlarında hemen hemen bütün Avrupa yerel meclisler geleneğini yaşamış, ulusal parlamentolara geçiş sürecine girmişti. Anayasacılık, bu liberal ve demokratik değişimlerin taçlandırılması ve güvenceye bağlanması demek oluyordu.Bu köklü dönüşümlerin gerisinde hem düşüncenin hem de maddenin gücü yatar. “Düşüncenin gücü”, devrimci fikir ve ideolojilerdir: Özgürlük, eşitlik, liberalizm, bireycilik, demokratik (ulusal) egemenlik, vb. “Maddenin gücü” ile kastedilen, sınıfsal ve siyasal mücadele ve pratiktir. Çünkü yukarıdaki kazanımlar, “akıl yolu birdir” denerek elbirliğiyle gerçekleşmedi; çekişe çekişe ve kopartılarak elde edildi. Burada da belirleyici rolü, feodal-aristokratik kurumlara karşı (monarşi, vb.) halk sınıflarının da muhalefetini arkasına alarak iktidar mücadelesi veren burjuvaziler oynadı.Batı dünyasında bu türden bir devrim yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğu nasıl bir değişim içindeydi. Üç kısımdan oluşan bu kitap ilkin bu soruya ışık tutmaya çalışmaktadır: Çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu. Bunu izleyen ikinci kısım, Türkiye'de Ulusal Devletin Kuruluşu konusuna ayrılmıştır. Üçüncü ve sonuncu kısım, Çok Partili Rejim dönemine ilişkindir.Kronolojik olarak bu tablo, siyasal yenilenmenin öncülerinden olan III. Selim'in tahta çıktığı yıldan başlar (1789), bugünkü anayasal sistemin eşiğine kadar sürer (1980).Bu üçlü dönemleme, şu soruya aranan cevaptan kaynaklanmıştır: 200 yıllık siyasal-anayasal değişimlerin ne gibi merkezî sorunları olmuştur? Bu uzunca zaman dilimi içinde üç büyük sorun-demeti yaşandığı söylenebilir. İlkinde, “çokuluslu imparatorluğu sürdürmek” temel kaygıdır. İkinci ana sorun bir “ulusal devletin kurulabilmesi” çerçevesinde yaşanmıştır. Bu iki dönem ve sorunun ayrılma tarihleri 1918-1920'lerdir. 200 yıllık değişimlerin üçüncü ana gündem maddesi ise “demokrasi”, daha ölçülü bir deyimle de “çok partililik”tir. Bunun da başlangıcı esas olarak 1945 yılıdır.Kitapta her Kısım kendi içinde Bölüm'lere ayrılmıştır. Bölümlerin ele aldığı konular aşağı yukarı standarttır. Her siyasal-anayasal basamakta (Bölüm), sırasıyla şu dizgeye rastlanır:(1) Hazırlanış ya da oluşum: Bu başlık altında, değişime yol açan olaylar, etkenler, dinamikler ya da itici güçler ele alınmıştır. Elbette bu etki kanalları çok çeşitlidir; bazıları birincil bazılarıysa ikincil önemdedir. Burada yapılmaya çalışılan, hazır ve kestirme kalıplar önermek değil, dinamikler konusundaki merakları derinleştirmeye davettir. Siyasal olayları ön plana alan bu hazırlık bölümlerinde, gözlem ve tümevarım yöntemleri uygulanmaya çalışılmıştır. Burada, siyasal tarih biraz fazla yer tutmuş gibi görünebilir. Ama unutulmasın ki, anayasal belgeleri yaratan dürtüler, yani bunların hammaddesi siyasal olaylardır. Anayasal belgeler ancak, içinde yeşerdikleri ortamdan koparılmadan incelenirse daha iyi kavranabilir.(2) Getirilenler ya da katkılar: Burada, kurum, kural ya da belge şeklindeki ürünler incelenmektedir. Asıl hukukî ve anayasal tanıtmalar bu başlık altında yer alır. Yorum yöntemleri de hukuka özgü olan anlam-çıkarma yöntemleridir (çıkarsama, tümdengelim, vb.). Dolayısıyla bu başlıklar altında, devlet katına yansıyan tepki ve taleplerin buradan nasıl süzülüp birer reform, anayasal belge ya da anayasa şekline büründükleri araştırılmaktadır. Buna kısaca, değişmenin içeriği de denebilir.(3) Uygulama: Reform, anayasal-siyasal belge ya da anayasa tipi getiriler, uygulamada nasıl bir serüven izlemekteler? Anayasal-siyasal pratik ne yöndedir? Devlet katından süzülüp gelen yenilikler somut yaşamda ne gibi kırılmalara uğramaktadır? Bu gibi sorunların yanıtları da bu başlıklar altında irdelenecektir. Burada da gözlem yöntemi öne çıkar.(4) Değerlendirmeler: Her bir siyasal-anayasal basamağın topluca ve eleştirici gözle tartılması, bölümlerin son durağıdır. Doktrindeki değişik ve bazen de zıt değer yargıları bu kertede devreye sokulmuştur. Toplum bilimlerinde ve hukukta, farklı yöntem ve dünya görüşlerine sahip yazarların, aynı olayı değişik biçimlerde değerlendirmeleri doğaldır. Bu yorum çeşitliliğini tanımak da, bir kitabın okurları için herhalde yararlıdır; hattâ bir “hak”tır.Son olarak belirtmek gerekir ki, kitap başlığındaki “Gelişmeler” sözcüğü, sürekli ve şaşmaz bir “ilerlemeler” dizisi anlamına gelmez. Kaldı ki, “gelişme-gerileme” ya da “ilerleme-gerileme” kavramları da mutlak ve tartışılmaz değildir. Bu nedenle, “Gelişme” kavramını ve terimini, “Değişmeler” şeklinde daha tarafsız bir içerikle anlamak gerekir. ...

--reklam--

Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri Alıntıları - Sözleri

  • Teşkilatı Esasiye Kanununun "Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir" diye başlayan 1. maddesi, egemenlik hakkını monarktan alıp kayıtsız şartsız bir şekilde millete vermesi bakımından, Osmanlı-Türk anayasalcılık tarihinde kesin bir dönüm noktasıdır.
  • Teşkilatı Esasiye Kanunu, "Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur" (Md. 3) derken yeni bir devletten "Türkiye Devleti"nden söz etmektedir.
  • Fukaranın refah ve asayiş halleri hasıl olmadıkça, her bir maslahatın(işin) sarpa saracağı zahir ve aşikardır. İşin sebeb-i hakikisi mezalimden neşet ediyor.
  • 1923 anayasa değişikliğiyle getirilen bir başka düzenleme, "Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır, Resmî lisanı Türkçedir" (md. 2) hükmüdür. Bu hükümler kanun-ı Esasî'de yer almaktaydı. (md. 11 ve 18)
  • Abdülhamit dönemindeki gizli örgütlenmelerin beşiği Tıbbiye-yi Şahane (Askeri Tıbbiye) olmuştur. İlk örgütlenme, Mayıs 1889'de İttihad-ı Osmanî adı altında burada gerçekleşti.
  • Anayasal belgeler ancak, içinde yeşerdikleri ortamdan koparılmadan incelenirse daha iyi kavranabilir.
  • Ulema'ya gelince; o da tutucu yanını şeriat yorumculuğu örtüsü altında saklayarak her türlü değişime ve yeniliğin karşısına din silahıyla dikilmekte, şeriat kurallarının katılığından da yararlanarak önemli reform kararlarını baltalayabilmektedir. O kadar ki, dönemin yabancı gözlemciler ulemanın bu etkili rolünü "kamuoyu" oluşturuculuğuyla bir tutmuş, Taht'ın bile onlardan çekindiğini yazmışlardır.
  • Jön Türk düşüncesinin asıl temeli "bütün Osmanlıların kardeşliği" fikrinden kalkılarak varılan "Osmanlı Milleti", "Osmanlı Vatanı" ve "Osmanlıcılık" kavramlarıdır.
  • Bu dönemde sansür ve "zararlı yayınlar"ın yakılması işi Encümen-i Teftiş ve Muayene adlı bir kurula verildi (1881). Gazete ve dergilerin sansürü ise Matbuat Müdürlüğü'ndeki bir kurula verilmişti (1878). Gazetelerin uymaları gereken esasları bunları bildiren 9 maddelik gizli yönetmelikte, her şeyden önce padişahın sağlığı, ürün durumu, ticaret ve sanayinin ilerlemesi üzerine haberler verilmesi isteniyor; "şahsiyata" ilişkin yazıların, şikayet dilekçelerinin, "Ermenistan" sözcüğünün, yabancı hükümdarlara karşı yapılan gösteri ve suikastların yayınlanması ve bu yönetmelikten gazetelerde söz edilmesi yasaklanıyordu. Uygulamada yasaklanan sözcüklerin listesi hayli uzundur. Bir fikir vermek için şunlar anılabilir: Girit, Makedonya, Kanun-ı Esasî, hukuk-ı millet, ıslahat, hürriyet, müsavat, vatan, cumhuriyet, bomba, dinamit, millet, zulüm, adalet, deli ve birader (Sultan Murat'ı akla getirdiğinden), hasta ("hasta adam"), yıldız, tepe (Saray'ı akla getirdiğinden), sakal, boya ve burun (padişahın boyalı sakalı ve burnu, bu yüzden coğrafyadaki "burun" sözcüğü yerine "çıkıntı" kullanıldı), Reşat (Neş'et adıyla anıldılar), suda eritmek anlamına gelen halletmek (tahttan indirmek anlamına gelen hal' etmek fiiliyle benzeştiğinden), tahtakurusu ("tahtın kurusun" dileğini ses bakımından çağrıştırdığından) vb.
  • Tarikat ahlakı, kentte ve köyde uysal bir tabaka ruhiyatı yaratıyor, kitlelerin feodal bağımlılığı içlerine sindirebilmelerini ve sorgulamamalarını sağlıyordu.
  • Gerçekten de bu dönem, hukuksal ve siyasal alanda göreli ve ikircikli bir çağdaşlaşmayı, sosyal ve ekonomik alandaysa yarı sömürgeleşmeyi ifade etmektedir. Burada çelişki yorumlarda değil olayın kendisindedir. Yorumlar için olsa olsa olayın yalnızca bir yüzüne bakmalarından dolayı kısmî kaldıkları eleştirisi yapılabilir. Yalnız hukuka, yalnız siyasala, yalnız sosyo-ekonomik yapıya değil de tümüne birden bakıldığında Tanzimat olayının çelişkili karakteri kolayca fark edilir.
  • 1921 Anayasası, hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğidir. 1876 Anayasası padişahın atadığı bir komisyonca hazırlanmış ve padişahın tek yanlı iradesi ile ortaya çıkmış bir Ferman Anayasası'ydı. 1909 değişiklikleri misak karakteri gösteriyordu; ama oluşumlarında yine de Heyet-i Âyân'ın payı ve padişahın onayı gibi antidemokratik ortaklar vardı. 1924 Anayasası, bağımsız davranmayı başarmış olsalar da adaylıklarını ve milletvekilliklerini Mustafa Kemal'e borçlu kişilerden oluşan bir meclis tarafından yapılmış olacaktır. 1961 ve 1982 Anayasaları ise askeri darbeler ve rejimlerin ürünüdür. Bu ikisi, aralarında hazırlanış koşulları ve içerikleri bakımından önemli farklar bulunsa da, demokratik kurucu organlar eliyle ve demokratik usüller yoluyla doğmuş değillerdi.
  • Mülk ve devlet, asker ve devlet adamıyladır ve devlet adamı, mal ile bulunur. Mal, reayadan husule gelir. Reayanın ahvali adalet ile tanzim olunur. (Asker ve devlet adamı olmadan devlet ya da mülk -egemenlik- olmaz; Bunlara sahip olmak serveti gerektirir; Servet uyruklardan toplanır; Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilir; Şu halde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz, ama adalet olmadan devlet de olmaz.)
  • Kemalist doktrinin temeli ulusal egemenliktir. “Kemalist anayasacılık yaklaşımının temel amacı, mukadderatıyla bizzat ilgili bireylerden kurulu bir toplum yaratmaktır.”

--reklam--

Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Anayasa: Türk Siyasal Yaşamı dersi için kullandığımız ders kitabıydı. Bizlerin okuduğu her tarih aslında devletin hareketlerinin yansımasıdır. Mesela her yıl bir çok ürüne zam gelmesi devletin çıkardığı yasaların bir sonucudur. Geçmiş on yılın vergi incelemesine baktığımızda spesifik bir konunun belli bir zaman içerisindeki tarihini incelemiş oluruz. Bu kitapta İnkılap döneminden bildiğimiz tarihin ortaya çıkışının yasal dayanağını açıklamakta. Anayasa tarihini. (Bilge Büşra Köklü)

Bülent Tanör'ün Osmanlı Gerileme Dönemi'nde devlet düzeninden 1982 Anayasası'na giden sürece kadar Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerini ele alan kapsamlı araştırma kitabı hukuksal metinlerin arka planındaki tarihsel olguları öğrenmek isteyen okurlar için faydalı bilgiler sunmaktadır. Kitabı okurken okuyucuya fayda sunan artılarından biri her bir anayasallaşma sürecini sistematik bir şekilde (metnin ortaya çıkış aşaması-özellikleri-uygulaması-değerlendirmeler ) ele almasıdır. Ayrıca kitabın dili ve üslubu bakımından yorum yapılacak olursa kullanılan kelimelerin yalın ve anlaşılır olması ve sıfatların da olguları anlamayı kolaylaştırıcı etkisi okuyan herkesin bilgi sahibi olabilmelisini kolaylaştırır niteliktedir. Gelişmelerin tarihsel arka planı irdelenirken geniş bir kaynakça kullanıldığı söylenebilir. Ayrıca bütün olgular doktrindeki farklı ve çeşitli görüşler ortaya konularak sunulmuş, farklı konjonktürel bakışlar tarafsız yansıtılmış ve toparlayıcı sonuç cümleleri ortaya konmuştur. Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri hakkında detaylı okuma yapmak isteyen tüm okurlara tavsiye ederim. İyi okumalar. (Begüm)

19. yüzyıldan başlayarak 1982 Anayasasına kadar yapılmış Osmanlı-Türk anayasacılık hareketlerin anlatıldığı bu eser, okuyucuya hukuk öğretmesinin yanında tarihsel bilgilerde veriyor. Ülkemizdeki bazı hukuk fakültelerinde hocalar tarafından tavsiye ediliyor ve bence hukuka ilgi duyan herkes tarafından okunmalı zira yalın dili ile okuyucuyu sıkmadan sonuna kadar kendini okutuyor. Yazarın objektifliği konusundaysa benzeri çoğu kitabı okumaya başlarken oluşan " bakalım ne kadar objektif olucak? " düşüncesinden öteye gitmedim. Bu kitabı okuyan arkadaşlarımdan da aksi bir ifade duymadım. (M. Yakup Altun)

--reklam--

Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Bülent Tanör - Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Bülent Tanör Kimdir?

Prof. Dr. Bülent Tanör, (d. 1940, İstanbul - ö. 28 Kasım 2002, İstanbul), akademisyen, yazar.

Galatasaray Lisesi'nin ardından, eğitim gördüğü İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Tanör, 1963 yılında aynı okulun Anayasa Hukuku Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı. 1969'da doktorasını veren Bülent Tanör, 12 Mart Muhtırası'nın getirdiği siyasi çalkantılar sonucu görevinden alındı. Dört yıl sonra Danıştay kararıyla görevine geri dönen Tanör, 1977'de doçent oldu. 1983 yılına gelindiğinde 12 Eylül Darbesi kararları sonucu, 1402 sayılı yasa gereği yeniden görevinden uzaklaştırıldı.

1983'te yurtdışına giderek Paris X, Dijon ve Cenevre Üniversitelerinde öğretim üyeliği yaparak; 'Üçüncü Dünya Ülkelerinde Siyasal Sistemler' dersleri verdi. 1990 yılında tekrar Danıştay kararı alarak İstanbul Üniversitesi'nde işbaşı yaptı ve 1992 yılında profesör oldu. Uzun yıllar İ.Ü. Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevinde bulundu. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yayımlandı. Birçok kitabı hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Bir yandan yakalandığı kanserle mücadele ederken, diğer yandan, Tüsiad için hazırladığı Demokratikleşme Raporunun kamuoyu oluşturması ve büyük ses getirmesi üzerine, İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi `ni yürüten Prof. Dr. Bülent Tanör, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu tarafından görevden alındı.Türkiye Barolar Birliği, Tüsiad, öğretim üyeleri, Sivil Toplum Kuruluşları Tanör'e destek verirlerken, TBB başta olmak üzere Alemdaroğlu, "hukuksuzlukla" suçlanmıştı.

İnsan hakları ve Anayasa Hukuku konusunda önemli çalışmalar yapan ve demokrasinin gelişimine katkısı olan eserler yazan Tanör, kanser nedeniyle yaşamını yitirdi. Mezarı Zincirlikuyu 'dadır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesiydi.

--reklam--

Bülent Tanör Kitapları - Eserleri

  • Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri
  • Kurtuluş - Kuruluş
  • İki Anayasa 1961-1982
  • Anayasal Gelişme Tezleri
  • Türk Anayasa Hukuku
  • Kuruluş
  • Türkiye'de Kongre İktidarları (1918-1920)
  • İnkılap Tarihi Dersleri Nasıl Okutulmalı?
  • Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu - Cilt 2
  • Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu
  • Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası
  • Türkiye Tarihi 5

--reklam--

Bülent Tanör Alıntıları - Sözleri

  • Sosyal hakların elde edilişinde motör, artık sendikalar ve çalışanların mücadelesi değil, devletin paternalist şefkatine dayalı lütufkar devlet sistemidir. (İki Anayasa 1961-1982)
  • "Tatbik eden icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir." (Anayasal Gelişme Tezleri)
  • Mustafa Kemal her fırsatta Islamcılığı olduğu kadar Turancılığı da kınayıp reddediyordu. 21 Eylül 1919'da Sivas'ta General Harbord'a şöyle demişti; "Turanizm'in zararlılığına inanıyoruz. Sınırlarımız dışındaki amaçlar için maddi ve manevi güçlerimizi dağıtmak için değil, yalnız anavatanın ve onun kalbi olan saltanat ve hilafetin savunulması için çalışıyoruz." (Türkiye'de Kongre İktidarları (1918-1920))
  • Zorunlu din derslerini, Demokrat Parti önerilerine uygun sayıyoruz. (İki Anayasa 1961-1982)
  • Türkiye'de eğitim daha ilkokul sıralarından başlayarak "hak yok vazife var", "büyüklerini saymak" ve "varlığını Türk varlığına armağan etmek" gibi slogan ve tekrarlar üzerine kuruludur. Bütün ilk ve ortaöğretim boyunca "övme" ve "övünme" edebiyatı geçerlidir. Dogmatik bilgilerin ezberlenmesi ve tekrarlanması esastır. "Milli tarih" ve yurttaşlık bilgisi dersleri bu alanın ana ideolojik programlarını oluşturur. Tarih öğretiminde Osmanlı monarşisinin "mükemmelliği" başlıca temadır. Tarihte olmuş karşılıklı gaddarlıklar susuşturularak ya da tek yanlı bilgilerle geçiştirilir. Böylece, haklılık-haksızlık tartışmalarına kapılar kapanır. Bu yüzden "hak" kavramı da gelişemez. Çünkü bunun temeli olan objektiflik ve tarafsızlık duygusuna yer yoktur. Sonuçta bir taraf, belli bir ulus, belli bir devlet ya da belli kişiler daima haklı çıkarlar. Ezber ve hazır cevaplar düşüncenin yerini alır, birörneklik çeşitlilik ve hoşgörünün aleyhine işler. (Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu - Cilt 2)
  • Milli ve bağımsız demokratik devlet tezinin bütün sosyal ve siyasi temelleriyle belirdiği bir dönemde, milli güçlerin ve onun önderinin anayasal tezi elbette "uzlaşma ve uyum" tezleri olamazdı. Bunlar, istilacıları kovmak ve feodal kurumlan ve devleti yok etmek için, "mücadeleci" olmak zorundaydılar. Dolayısıyla M. Kemal'in ağzından dile gelen "birlik ve uyum yok, baskı ve ona karşı direnme var" şeklindeki bu tez ulusal devrim şartlarının ve bu devrimin sürekli bir yükselme gösterdiği dönemlerin tezidir. (Anayasal Gelişme Tezleri)
  • Din öğretimi de sürekli olarak laiklik karşıtı bir gelişme gösterdi. Din görevlisi ihtiyacının çok üstünde kapasiteye ulaşan ve kız öğrencilere kapılarını açan imam ve hatip okulları (liseleri), laik öğretime alternatif bir nitelik kazandı. Öğretimin birliği ilkesi bundan zarar gördü. 1948-49 ders yılında ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında başlatılan din dersleri, 1982 Anayasası'yla ilk ve ortaöğretimde zorunlu dersler arasına katıldı. Sınıf geçmeye etkili ve din telkinine dönük yönleriyle bu dersler, din ve vicdan özgürlüğü ile laiklikten kesin bir sapma niteliğindedir. (Kuruluş)
  • 1921 Anayasası, hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğidir. 1876 Anayasası padişahın atadığı bir komisyonca hazırlanmış ve padişahın tek yanlı iradesi ile ortaya çıkmış bir Ferman Anayasası'ydı. 1909 değişiklikleri misak karakteri gösteriyordu; ama oluşumlarında yine de Heyet-i Âyân'ın payı ve padişahın onayı gibi antidemokratik ortaklar vardı. 1924 Anayasası, bağımsız davranmayı başarmış olsalar da adaylıklarını ve milletvekilliklerini Mustafa Kemal'e borçlu kişilerden oluşan bir meclis tarafından yapılmış olacaktır. 1961 ve 1982 Anayasaları ise askeri darbeler ve rejimlerin ürünüdür. Bu ikisi, aralarında hazırlanış koşulları ve içerikleri bakımından önemli farklar bulunsa da, demokratik kurucu organlar eliyle ve demokratik usüller yoluyla doğmuş değillerdi. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
  • ... Medeni Bilgiler kitabı şöyle diyor: "Demokrasinin tam ve en bariz hükümet şekli cumhuriyettir" (s.29). Bu saptama, seçimle gelen devlet başkanlığının seçimle gelmeyen (irsi) devlet başkanlığına oranla daha demokratik olduğunu belirtmesi bakımından doğrudur. Ancak sorular bundan sonra başlıyor. Bu görüş iki soruyu çağrıştırır. İlkin, demokrasi mutlaka cumhuriyeti zorunlu kılar mı? İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, İspanya, Japonya vb. gibi demokratik-anayasal monarşileri hesaba kattığımızda, bu soruya "hayır" yanıtı uygun düşer. İkinci soru şu olabilir: Cumhuriyet mutlaka demokrasiyi içerir mi? Yukardaki dar ve teknik tanım açısından, bu soruya da olumsuz yanıt vermek gerekir. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek partili döneminde devlet başkanları (cumhurbaşkanları) seçimle ve belli süre için bu makama geldiler ama, rejim demokratik değildi. Eski sosyalist ülkelerde de devlet başkanları seçimle belirleniyordu ama, bu ülkeler de ne burjuva ne de sosyalist anlamda demokratiktiler. Bunlara bir de, resmi adı "Cumhuriyet" olan ama devlet başkanının seçimle gelmediği üçüncü dünya diktatörlüklerini katalım. Görülen odur ki, "Cumhuriyet mutlaka demokrasiyi içerir" denemez. Cumhuriyet kavramının genel kabul gören dar anlamı açısından durum budur. Cumhuriyet kavramı ve bunun demokrasi ile ilişkileri açısından yaptığımız bu kısa gezintiyi şöyle bitirelim: Cumhuriyetsiz demokrasiler olduğu gibi, demokrasisiz cumhuriyetler de vardır. (Kuruluş)
  • Teşkilatı Esasiye Kanunu, "Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur" (Md. 3) derken yeni bir devletten "Türkiye Devleti"nden söz etmektedir. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
  • Osmanlı İmparatorluğu'nun iç yapısı ile ilgili olarak M. Kemal'in yaptığı temel saptama da feodal sultanların zulmüne işaret etmektedir: "Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi." Osmanlı feodal toplumuna ve onun kurduğu baskı ve zulüm rejimine karşı ulusal ve demokratik bir başkaldırmanın felsefesini dile getiren bu görüşler de, Kemalist rejimin yerleşmesini ve tutuculaşmasını izleyen yıllarda eski keskinliğinden çok şey yitireceklerdir. Daha ileriki dönemin Kemalist anayasal tezlerde görülen "Osmanlı düzenine karşı daha saygılı olma" tavrı, daha sonra, popülist çevrelerin "Osmanlı kurumları hayranlığı" ve nihayet İslamcı-ırkçı karışımı bir gericiliğin bugün ortaöğretim ders kitaplarına soktuğu 'Osmanlı övgüsü" ve "feodal değerlere tapma" tavrı bu gerilemenin başlıca uğrak ve vargı noktalarıdır. (Anayasal Gelişme Tezleri)
  • Falih Rıfkı Atay, sonraları o günleri anlatırken şöyle yazıyor: "Hanedansız bir devlet şeklinin akla geldiği yoktu. Çok çok genç bir prens yetiştirerek padişah yapmak, oğuldan oğula usulünü koyarak ihtiyar padişahlar devrine nihayet vermek gibi şeyler düşünüldüğünü duyardık. Kurtuluş'tan sonra yapılması beklenen de Vahdettin'in hal'li, yerine Abdülmecid'in geçirilmesiydi."¹ Bence, bu değerli yazar aslında İstanbul'un havasını aktarıyor, yıllar sonra hâlâ onun etkisinde yazıyor. Oysa bu hava çoğu zaman boğucu ve tutucu olmuştur. Mustafa Kemal de Anadolu'ya geçtikten sonra bu farka değinen söyleşiler yapmıştı. Gerçek şudur ki, özellikle İstanbul'un etkisinin İzmit ve Çatalca ötesine geçmediği dönemlerde, Türkiye halkı padişahsız yaşamaya alışmıştı. Kurtuluşunu da "İstanbul Monarşisi" sayesinde değil, ona rağmen gerçekleştirdi. O kadar ki, söz konusu dönemde Anadolu'da ve Trakya'da yerel cumhuriyetler bile kuruldu. Hatta bu durum İstanbul'dan da zaman zaman hissedilmekteydi. (...) (Kuruluş)
  • "Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına, İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahall-i ahara (başka yere) naklimi talep ederim efendim." "16 Kasım 1922-Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin" (Kurtuluş - Kuruluş)
  • 1961 Anayasası, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini ve bunları sağlayacak bütün pratik malzemeyi getiren ilk anayasamızdır. (İki Anayasa 1961-1982)
  • Kurtuluş gerçekleşmeseydi ve hele o (demokratik) şekliyle gerçekleşmeseydi, Kuruluş bu şekliyle olur muydu? Daha ileri gidelim: Kuruluş bu şekliyle olmasaydı, Kurtuluş'un ürünleri ham kalmaz mıydı? (Kurtuluş - Kuruluş)
  • Anayasal gelişme tezleri açısından asıl dikkati çeken ise Bayar'ın bütün bunları formülü ediş biçimidir. Bayar "kayıtsız şartsız Millet Hâkimiyeti" diyordu. Oysa bilindiği gibi milli kurtuluş ve cumhuriyet hukukunun bu konudaki ilke ya da sloganı, küçük ve fakat anlamlı bir farkla şudur: "Hâkimiyet bilakaydüşart [kayıtsız ve şartsız] milletindir." Aradaki, küçük gibi görünen, fakat çok önemli anlam değişiklikleri yaratan fark nerededir? Resmi Kemalist ilke "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" derken, bu yetkinin bir hanedana ya da benzeri bir feodal kuruma değil, yalnız millete ait olduğunu belirtmişti. DP ideologu Bayar ise "kayıtsız şartsız millet hakimiyeti" çevirmesiyle şunu demek ister: millet ve daha doğrusu onun temsilcisi olan TBMM, daha da doğrusu oradaki çoğunluk, bu egemenliği "kayıtsız ve şartsız kullanır". Nitekim Bayar 1961 Anayasasını en çok bu noktadan, yani "Milletin yanına yeni ortaklar getirmiş" olması açısından eleştiriyor. Onun benimsediği anayasal mekanizmada, yalnız, her türlü sömürü, baskı ve denetim altındaki bilinçsiz yığınların oylarıyla kendi sınıf diktatörlüğünü kuracak ve bunu da millet adına yaptığını söyleyecek olanlara yer vardır. (Anayasal Gelişme Tezleri)
  • Gerçekten de bu dönem, hukuksal ve siyasal alanda göreli ve ikircikli bir çağdaşlaşmayı, sosyal ve ekonomik alandaysa yarı sömürgeleşmeyi ifade etmektedir. Burada çelişki yorumlarda değil olayın kendisindedir. Yorumlar için olsa olsa olayın yalnızca bir yüzüne bakmalarından dolayı kısmî kaldıkları eleştirisi yapılabilir. Yalnız hukuka, yalnız siyasala, yalnız sosyo-ekonomik yapıya değil de tümüne birden bakıldığında Tanzimat olayının çelişkili karakteri kolayca fark edilir. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
  • Üçüncü dünya ülkelerinde ise sömürgecilik ve emperyalizm, ulusal toplumun ya da uluslaşmanın aleyhine bir rol oynuyordu (ulusal pazarın ve kapitalizmin zayıflığı, ulusal kültürün ezilmesi vb.). Etnik, dilsel ve dinsel parçalanmışlık da ulusal bütünleşmeyi zorlaştırıyordu. Üçüncü dünya devletlerinin çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsız birer siyasal varlık olarak ortaya çıkıverdiklerinde, arkalarında güçlü bir uluslaşma birikimi yoktu. Burada da devlet millete ön gelmişti, ardından da, kendine uygun millet yaratmaya koyulacaktı. (Kuruluş)
  • Vahdettin, Rauf Bey'e şöyle diyordu: "Ortada bir millet var, koyun sürüsü. İdaresi için bir çoban lazım, o da benim." (Kurtuluş - Kuruluş)
  • Türkiye Cumhuriyeti'nde hukuk devrimi çok yönlü ve iddialı anlamlar yüklüdür. İslam hukuk sisteminden kesin olarak kopma kararı ilk dikkati çeken husustur. Bu yöndeki atılım o günkü İslam dünyası için ilkti; bugünse hâlâ tektir. Medeni Kanun gerekçesi şöyle diyordu: "... dinler, layetegayyer (değişmez) hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyacat süratle değişir. Din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir mânâ ifade edemezler. Değişmemek dinler için bir zarurettir. Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, asr-ı hâzır (bu yüzyıl) medeniyetinin esâsatından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en büyük farikalarından (ayırt edicilerinden) birisidir". (Kuruluş)