Kitap Künyesi
Yazar: Erol Güngör
Yayın Evi: Ötüken Neşriyat
İSBN: 9799754371016
Sayfa Sayısı: 488
--reklam--
Sosyal Meseleler ve Aydınlar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Elinizdeki bu kitap, Erol Güngör'ün Ortadoğu ve Millet gazetelerinde neşredilenlerin haricindeki makalelerinin toplanmasıyla meydana getirilmiştir. Erol Güngör'ün tahlil ve tesbitlerindeki gücü ve derin kültür birikimi bu makalelerde bütün açıklığı ile görülecektir. Fikir hayatımız bakımından kıymetine inandığımız bu makaleleri bugünkü nesillere ulaştırmayı bir görev bildik.
(Tanıtım Yazısından)
--reklam--
Sosyal Meseleler ve Aydınlar Alıntıları - Sözleri
- Bizim daha düne kadar çocukluğumuzda, evlerimizde okunan kitaplar vardı. Bu kitapları sadece evlerimizde değil mahallenin bütün halkı arasında, kış gecelerinde okuma, yazma bilenler okurlardı ve öbürleri de dinlerlerdi. Yazıcızâde'nin eserleri Muhammediye, Ahmediye bunlardan bir kısmıdır. Biz çocukluğumuzda okurduk. Aşağı yukarı Taberi tarihini de ezber bile etmişizdir. Bunların bugün için aynı değeri taşıdığını söyleyemem. Şüphesiz ki birçokları bugünün insanı ve bugünün hayatı için gerilerde bir hatıra olarak kalmıştır. Ama onların yerinde ne vardır? Hiç bir şey yoktur. Ortada politikacıların tabiriyle yüzen-gezen bazı kitaplar var. Zaman zaman batıp çıkan fakat ne zaman bir memleketin aydın kitlesi kendi iradesiyle, muhakemesiyle, seçebileceği şekilde her türlü değerli eserle karşılaştıkça ancak onların süzülmesi sonunda bir memleketin müşterek kültürünü temin edecek ortak eserler çıkabilir.
- Türkiye sömürgelikten kurtularak yeni istiklâl kazanmış bir ülke değildir; Türkiye'nin bir devlet olarak yeniliği sadece siyasi rejiminin değişmiş. olmasından ve bir kısım idareci ve aydınlarının da bu devlet ve millet birdenbire doğmuş zannetmelerinden ibarettir. Türkiye'de cumhuriyet kurulmadan önce de Türkler bağımsızdı, milli bir kültürleri ve hemen tek başına temsil ettikleri bir medeniyetleri vardı. Bu bakımdan meselâ Weimar Almanyası nasıl yeni bir devlet değilse Türkiye de yeni değildir.
- Bir kısım müelliflerin fikrine göre teknoloji bütün dünyayı sarmaktadır, ilerde bütün dünya birbirine benzeyecektir, bu benzeme, ilerde hayat sahasında da, davranışlara da geçecek... "Bundan sonra ne olacak ?" sorusunu ancak tarih felsefecileri cevapandırıyor... Hepimizin tanıdığı İngiliz tarihçisi Toynbee, “Batı medeniyeti şu son çağa ail bir şeydir... Gerilere gidecek olursak binlerce sene evvel de medeniyet vardı, demek ki batı medeniyeti olmadan da kültürler ve medeniyetler oluyor, şu halde teknoloji insanlara hâkim olmadan da insanlık yürüyebiliyor" diyor. Onun tezine göre; medeniyetler esas itibariyle dini kıymetler etrafında doğar. Batı medeniyeti de hıristiyanlık etrafında doğmuş, yaşamış, ömrünü tüketmek üzeredir.
- Mesela bugün Türkiye'de kırkbeş milyon vatandaşın hepsi de tam bir samimiyetle "Fıransız" olmak istese ve bunun için gerekli her türlü vasıta temin edilse, yine Türkiye, Fıransız olamaz . İşin açısı, bu çaba içinde Türklükten de çıkmış olacağı için ancak bir "hiç" olabilir ki bu türlü kültür değismelerinin antropoloji literatüründe örnekleri vardır.
- Pornografi kitaplarının yazılış gayesi okuyucunun şehvetini kamçılamaktır. Bunlarda edebiyatın asıl konusu olan insan münasebetleri yerine eşya arasındaki mekanik durumlara benzeyen bedeni münasebetler birinci plana geçer, hatta bütün sahneye hakim olur. İnsanlar arasında herhangi bir duygu bağı yoktur; sanki bunlar cinsi tatminsizlik çeken kimseleri eğlendirmek için para ile tutulmuş birer canbazdırlar. Aralarındaki münasebetin yeri, zamanı ve entrikası da söz konusu değildir; yeri, zamanı ve insan isimlerini değiştirirseniz, insanları bir araya getiren vesileleri ortadan kaldırırsanız pornografik romanda hiç bir şey değişmez. Bu yüzden pornografinin ideal tipi sinema filmidir; orada insanlar elbiseleriyle birlikte müstehcenin dışında insanı ilgilendirebilecek her şeyden soyunmuşlardır.
- Diploma ve mevkiin verdiği üstünlük duygusu, bazan sathi başarılardan doğan boş gururla büsbütün tehlikeli bir hâle gelir. İşin bu safhasında asıl zararı gören bu yarı aydınlar değil, fakat cemiyettir; zira doğruluğu hiç tahkik edilmeyen malümat (bilgi degil) kırıntılarına dayanılarak verilen hükümler, geri kalmış aydınlara göre hakikatin ifadesinden başka bir şey değildir. Bunlar tatbikatta daima aksi neticeler verdiği halde hiç kimse hatâyı verilen kararlarda aramaz, ancak tatbikat mükemmel olsaydı istenen neticenin pekâlâ alınabileceği söylenir. Hakikatte tatbiki mümkün olmayan fikirlerden, yâni boş hayallerden vazgeçmek kimsenin aklına gelmez. Geri kalmış aydın, cahil halkın kendisini anlayamadığını zannederek bu boş ve geniş hayaller içinde yaşamaya devam eder, Fakat bir gün hakikatle karşılaşması mukadderdir, asıl felâket de bundan sonra başlar.
- Ne zaman birisi bize “eskiden bu işler böyle miydi ya?" dese hemen "o günler çoktan geçti, artık bir daha geri gelmez" diyoruz. Geçmişin geri getirilmesi hakikaten imkânsızdır, eğer imkân olsaydı ben o günlerden birinde yaşamak isterdim.Onsekizinci yüzyıl sonlarına kadar dedelerimiz hep "Gazi Süleyman Han" devrini özlerlermiş. Biz şimdi 1918'den önceki Türkiye'nin herhangi bir devrine razıyız. Eğer Balkan bozgununu gören dedelerimiz bir gün torunlarının Türkçeyi bilmedikleri, kendi devirlerine lânet okuyan tiyatro eserlerine devlet kesesinden bahşiş dağıtılacağı bir devrin geleceğini hayal etselerdi, Bulgar kurşunu ile ölmediklerine üzülürlerdi. Halbuki insan kendi çocukluğunu bile yeniden yaşıyamıyor, nerede kaldı bir milletin geçmişini yaşamak... İmkân olsaydı ben o geçmişte yaşamak isterdim, hem de hususi bir mevKi, rütbe ve servet endişesi duymadan. Bir geçmiş düşünün ki, onun hayali bile birkaç nesli şeref ve şan içinde yaşatmaya yetiyor. Geçmişin hayali olmasa geleceğe hiç bir zaman ümitle bakamam. Böyle bir hayale sahip bulunmayanlar acaba ümitlerini neye dayandırıyorlar? Avrupa Birliği içine girip “medenileşeceğimizi" mi sanıyorlar, yoksa Batı'daki yeni buluşlar sayesinde hayatın daha kolay ve rahat olacağını mı?
- Geri kalmış veya az gelişmiş aydın olmanın tipik tezahürlerinden biri de, siyasi tercihlerde ortaya çıkmaktadır. Dikkat edilirse, gelişmemiş memleketlerde aydınların daha çok devletçilikten sosyalizme ve komünizme kadar giden bir istikamete yöneldikleri görülür. Bu tercih, onların ayakta kalabilmelerini temin edecek yegâne alternatiftir; zira kabiliyet ve rekabetin hüküm sürdüğü serbest mesleklerde veya hususi sektörde muvaffak olmak hemen hemen imkânsız görünmektedir. Ayrıca bu sahada muvaffak olmuş kabiliyetli insanlara karşı duyulan nefret de (ki aslında bir aşağılık duygusudur) onları hararetli bir devletçi yapar. Ancak devletin herşeye sahip olduğu bir memlekette kabiliyetsiz ve bilgisizler de iş bulabilirler, hattâ devletçiliğin kaçınılmaz bir icabi olarak, kabiliyetlilerden daha yüksek mevkilere geçebilirler. Meselâ Türkiye'de yüksek seviyede eğitim ve ihtisas görmüş elemanlara şiddetle ihtiyaç olduğu halde, yetişmiş insanların devlet sektöründe gülünç denecek kadar basit ve itibarsız işlerde kullanılmaları bu garip, tehlikeli zihniyetin bir eseridir. Buna mukabil bakanlıklarda şube müdürlüğüne kadar yükselen ve orta mektebi dahi bitirmediğini övünerek (!) söyleyenler vardır.
- Kitle cemiyetinin insanı büyük edebiyat eserlerini televizyon dizileri halinde görüyor. Bu insanların Dickens'i, Dostoyevski'yi, Balzac'ı okuyacak vakitleri olsa bile, göze sadece alfabe harfleri halinde hitap eden bu kitapları baştan sona sabırla, düşünce ile takip edecek bir zihin yapıları yoktur. Sosyolog P. Sorokin, 1948'de yazdığı "Çağımızın Buhranı" (The Crisis of Our Age) adlı eserde, yakın zamanda Beethoven senfonilerinin reklam programlarına fon müziği olarak kullanılacağını söylüyordu. Gerçekten, insanlık tarihinin yarı-kutsal şaheserleri bugün kalabalıklara ancak böyle hafiflikler halinde intikal edebilmektedir. Bazıları bu hale bakarak kitle cemiyetinin kültür bakımından dejenere olduğunu düşünüyorlar. Nitekim Toynbee teknolojik seviye ile kültür seviyesinin ters orantılı olduğunu iddia etmektedir. Fakat kitle cemiyetinde gördüğümüz kültür fenomeni ondan evvelki cemiyette hiç yoktu, yani vaktiyle kültürün hiç nüfuz etmediği kitleler bugün hiç değilse ona şu veya bu şekilde ulaşabilmektedir. Türkiye'nin talihsizliği henüz kitle cemiyetinin teknolojik seviyeye eriśmeden avami kültürün yayginlaśmasidir.
- Çağın dışına çıkıp Cemil Meriç'i okumak, onunla konuşmak, daha doğrusu onu dinlemek ne kadar güzel!
- Dünyada bizim kadar köklü bir kültür sarsıntısı geçirmiş ve tam bir kargaşalık içinde kalmış başka hiçbir millet gösterilemez.
- Bir romancının yarattığı dünya, gerçek âlemin şu veya bu derecede bir benzeri veya eşidir. Büyük sanatkâr buna en çok yaklaşabilen insandır. Fakat bir edebi eser hâdiseleri bize göründüğü gibi değil, görünen gerçeklerin ötesinde ancak onun sezgisiyle kavranabilecek derinlikleri verir. Biz orada insan hayatımızın aksini bulur, kendimizi seyrederiz
- Anlama, günlük hayattaki mânasıyla, daima bir inanç ve kanaat meselesidir. Karşısındaki insanın yüz hatlarına bakarak onun karakteri hakkında fikir yürüten insanın bu kanaatları, onun muâayyen haller, ifadeler veya durumlar karşısındaki inancının bir ifadesinden ibarettir. Bazen bu inanç ve kanatlarının yanlış çıktığını görebilir ve yeni bir kanaat sahibi olur. Fakat hakikatte bu yeni kanaat da tıpkı birincisi gibi her an yanlış çıkmaya mahkümdur; çünkü herhangi bir tahkik ve isbat yoluna gidilmeden sırf hayat tecrübesine dayanarak kazanılmıştır. Günlük yaşantısından çıkardığı bu türlü bilgiler, kendi seviyesinde mânalı ve düzenli bir dünya kurmasına imkân verir. Zihni daima bu anlama ihtiyacına cevap verecek bilgilere, basit şemalara açıktır. Bu yüzden astronomi, iktisad, sosyoloji ve psikoloji gibi sahalarda ortaya atılmış gayrı ilmi nazariyelerin o ilim mensupları tarafından hiç hesaba alınmadığı halde halk arasında büyük rağbet kazandığı sık sık görülmektedir. Bir astronomun kâinat tasavvuru ile halktan bir insanınki arasında hemen hiç bir münasebet yoktur. İnsanların çoğu dünyayı dağlar, tepeler, evler, ağaçlar vs. den ibaret gördüğü halde, bir fizikçinin dünyası gözle görülmeyen zerrelerden ve bunlar arasındaki elektriki münasebetlerden ibarettir. Halk sosyal hâdiseleri günlük tabiat hâdiseleri arasında müşahede edilen fizik illiyet münasebetleri çerçevesi içinde idrâk ettiği halde, bir sosyologun nazarında aynı hâdiseler bazen yüz yılları da aşan bir oluşun muhtelif tezahürlerinden ibarettir. Aydın insan sadece "sokaktaki adam" tipinin haberdar olmadığı bu bilgilere sahip olan kimse değildir. Onu halktan ayıran taraf, herşeyden önce bu farklı ve ileri seviyedeki bilgiyi kazanabilecek bir zihni terbiye ve düşünme metodu kazanmış olmasıdır.
- Yahya Kemal'e sormuşlar; "Üstad" demişler; "Bu millet Viyana'ya kadar nasıl oldu da gidebildi?", "Cevabı gayet basit" diyor. "Nasıl gitti? Pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak gittiler." Şimdi bu sözün üzerinde dikkatli durmamız gerekir. Ben geçmiş yıllarda bir münasebetle eski Osmanlı Paşa'larının terekelerinde yani öldükten sonra bıraktıkları mallar içerisinde kitapların neler olduğunu araştırdım. O zaman bir devlet adamı ölünce işte şu kadar atı, şu kadar hanımı, cariyesi, evi, dükkânı, bağı ve bu arada da kitapları ortaya çıkıyor ve bu kitapların da tereke defterlerinde listeleri yapılıyor. Bazısının az bazısının çok kitabı var, fakat dikkatle bakıldığında şöyle bir 15-20 kadar kitabın bütün bu terekelerde ortak eser olduğu görülmektedir. Yâni bazı şeyleri vardır ki tevekkeli o zamanın münevveri mutlaka bunları biliyor, okuyor ve yanında bulunduruyordu. Kütüphanesinde vardı. İşte Yahya Kemal'in Mesnevi okuyarak gittiler dediği budur. Bir milletin büyük muvaffakiyetler elde etmesi ancak onun birlik halinde çalışması ile mümkündür. Birlik, temin eden de bunların arasında müşterek kültürü yaratacak kitaplardır. O zaman Mesnevi vardı. Acaba şimdi ne var? Şimdi böyle bir ortak kitabımız veya kitaplarımız 15-20 kadar, bütün münevverlerimizin ortaklaşa okuduğu, bildiği ve büyük ölçüde benimsediği kitap yok.
- Zaman perspektifi şüphesiz ki bir milletin bütün fertlerinde ve tabakalarında aynı şekilde tezahür etmez. Halk arasında efsane ile tarih birbirine karışmıştır. Münevverler tarih şuurunu bilgiye dayandırdıkları için onların perspektifi bazan halkınkinden daha geniş, bazan da daha dar olabilir. Bizim halkımız arasında milli tarih ile kutsal tarih içiçe girdiği için tarihimiz müslümanlıkla, hattâ ilk insan olan Âdem Peygamberle başlar. Münevverlerimiz Türklerin milâddan birkaç bin yıl önceye kadar eski olduğunu kabul ederler. Ancak münevverlerimizin çoğunluğu bu tarihi milli tarihten ziyade Türk ırkının tarihi olarak bilirler. Onlara göre atalarımız iyi kılıç kullanan ve ata binen insanlar olarak birçok ülkeleri zaptetmişler ve birçok devletler kurmuşlar, fakat ilim, sanat ve ticaretten anlamadıkları için batılılara yenilmişlerdir. Bu münevverlerin gözünde bizim milli tarihimiz cumhuriyetin kurulmasıyla başlar, çünkü milli kültür diye benimsemiş oldukları şeyler ancak batılılaşma hareketleri sonunda Türkiye'ye giren yabancı kültür unsurlarıdır. İnkılâpçı adını verdiğimiz bu münevverlerimize göre Türkler yakın zamana kadar medeniyetin sırunda bir yük olarak yaşamışlar, hattâ at ve kılıç kültüründen başka şey bilmedikleri için bizim şimdi geri kalmış olmamızda başlıca rolü oynamışlardır. Böylece inkılâpçıların zaman perspektifi geçmişe doğru en çok yüzelli yi kadar gitmektedir.
--reklam--
Sosyal Meseleler ve Aydınlar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Merhum Erol Güngör O günkü sosyal meseleleri tam bir Türk gözü ile temâşâ edip , bu meseleler karşısında o günkü aydın (!) ların aldıkları pozisyonları değerlendirmektedir. O günkü meseleler el'an devam etmekte olup hocamızın dediği gibi mektep kaçkını gazeteciler yine sığlıkta ve cehalette zirveyi kimseye bırakmamaktalar. (Mesut Emre ÇELENK)
--reklam--
Sosyal Meseleler ve Aydınlar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Erol Güngör - Sosyal Meseleler ve Aydınlar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Sosyal Meseleler ve Aydınlar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Erol Güngör Kimdir?
1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümüne kaydoldu. Burada hocası Fethi Gemuhluoğlu onu Mümtaz Turhan’la tanıştırdı. Mümtaz Turhan hocanın teşvikiyle hukuk fakültesinden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. 1961 yılında fakülteden mezun olan Güngör, 1975’te bu fakültede resmî göreve başladı. Fransızca ve İngilizce de öğrenen Erol Güngör, misafir profesör olan Hains’in asistanlığını yaptı ve onun ders notlarını Türkçeye çevirdi.
Tecrübî Psikoloji kürsüsünde asistan oldu. Bu sırada Türkiye’de yeni bir bilim dalı olan Sosyal Psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crithfield'in Sosyal Psikoloji kitabını Türkçeye çevirdi. 1965'de “Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor oldu. 1966'da ABD Colorado Üniversitesinden tanınmış sosyal-psikolog Kenneth Hammond'un daveti üzerine Amerika'ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsünde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. Sosyal-psikoloji ders ve seminerlerini yürüttü. “Şahıslar arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle 1970 yılında doçent oldu. Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerlerde yazılar yazmaya devam etti. Erol Güngör üniversitede verdiği derslerle, ilmi yayınlarıyla Türkiye'de sosyal-psikoloji dalını önemli bir saha haline getirdi. [kaynak belirtilmeli]Devlet Planlama Teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında "Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar" adlı teziyle profesör oldu. 1982 yılında YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi ve bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonucunda öldü.
En verimli dönemi 70'li yıllardır. Hemen hemen bütün eserlerinde geleneği, halk, kültür, din ve şahsiyet ile yorumlamaktadır. Güngör'ün muhafazakârlığı statükoculuğa kapalı, değişimlere ve yenilikçiliğe açıktır.
--reklam--
Erol Güngör Kitapları - Eserleri
- Türk Kültürü ve Milliyetçilik
- Tarihte Türkler
- Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik
- Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik
- İslamın Bugünkü Meseleleri
- İslam Tasavvufunun Meseleleri
- Sosyal Meseleler ve Aydınlar
- Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak
- Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri
- Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar
- Doktora, Doçentlik, Profesörlük Tezleri
- Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde İstanbul
- Tarihte Türkler
--reklam--
Erol Güngör Alıntıları - Sözleri
- Aslında İslam'da halifeliğin hiçbir zaman dini meselelerde Papa otoritesine benzer bir otorite ile teçhiz edildiğinden de bahsedilemezdi. İlk dört halifeden sonra Emevi ailesinin devlet idaresine geçmeleriyle birlikte devlet reisi veya halifelerin dini otorite olarak bir kıymeti kalmadı.Emevi hükümdarları Müslümanların devlet başkanı olarak 'Emirü'l mü'minin' sıfatını kullanıyorlar,otoritelerinin kaynağını ise İslamın 'Sizden olan emir sahiplerine itaat edin' hükmünden çıkarıyorlardı. Halifelik bir aile mirası haline gelmekle birlikte,dış görünüşte daha önceki hukuki 'seçim' usulü uygulanıyor,İslam cemaatının ileri gelenlerinin 'biat' etmesiyle bu icap yerine getirilmiş oluyordu. Abbasi hükümdarları ile birlikte devlet başkanları yine 'halife' ve 'Emirü'l mü'minin' sıfatlarını kullanacaklar,fakat din işleri içtihat sahibi alimlerin eline geçecektir.Hükümdarlar Müslümanların reisi sıfatiyle onların işleri hakkında karar verirken,kararlarını esas itibariyle,bu içtihat sahiplerinin hükümlerine dayandırmışlardır.İslam halifeliğinin bu karekteri Osmanlı halifeleri zamanında da devam etmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devletini bir teokratik devlet sayanların fikri tamamen yanlıştır.Teokratik devlet,devlet başkanlarının,aynı zamanda dini lider,yani din işlerinde doğrudan doğruya hüküm sahibi oldukları devlettir.Osmanlı sultanlarının dini otoritelerin üstünde olmadığını,hatta onlara tabii bulunduklarını ise daha önce birkaç defa ifade etmiştik. Halifelik dendiği zaman çok kimsenin aklına hemen gelen şey,kendini peygamberin halefi sayan veya öyle kabul edilen bir liderlik makamıdır.Belki de 'halife'kelimesinin lügat manası bu düşünceyi ilham etmektedir.Fakat meseleye hem tarihi hem İslam açısından bakıldığı zaman bu fikrin hakikate hiç uymadığı görülür.Herşeyden önce,Peygamberin halefi olmaktan ne anlaşıldığını iyice bilmek lazımdır.Hz.Muhammed son peygamber olduğu için,herhangi birinin ona vekil veya halef olması söz konusu olamaz;peygamberlik onunla sona ermiştir.Şu halde peygamberin dini görevini yüklenme veya devam ettirme manasında bir halifelik düşünülmesi İslam doktirinine aykırıdır.Bu taktirde 'halife'diye bilinen kimselere bu sıfatın verilmesi hangi esasa dayanmaktadır? Emevi ailesinin hakimiyetinden bu yana gelen halifeler hakkında çeşitli şüpheler beslense bile, 'Hulefa-i Raşidin' adı verilen ilk dört halifenin durumunu nasıl izah edeceğiz? Hakikatte dört halifenin halifelik sıfatı konusunda sünni doktirininde hiçbir ihtilaf yoktur.Üstelik hilafet tartışmaları başladığı zaman herkes bunlara referans vermiş,bazıları sadece onların halife sayılabileceğini iddia etmiştir. Maverdi 'hilafet' yerine 'imamet' tabirini kullanıyor.Ona göre imamet müessesesinin hikmet-i vücudu dinin muhafazası ve dünya işlerinin idaresi hususunda son temsilcisi Peygamber olan nübüvvete vekalettir. İşte hilafet münakaşaları bu suretle başlamış ve Sünni çevrelerde ilk dört halife ile hilafetin sona erdiği,ondan sonrakilere halife denemeyeceği ileri sürülmeye başlanmıştır.Maturidi doktirininde hilafet ve imamet kavramları birbirinden ayrılarak ilk dört halifeden sonrakiler imam sayılıyordu.Niyahet 14.yy.sonunda artık halifeliğin dördüncü halife Hz.Ali ile sona erdiği,ondan sonraki devlet reislerinin ancak şeriata uygun bir idareyi temsil etmeleri şartıyla halife veya imam sayılabilecekleri kabul edildi.O tarihten sonra İslam geleneğinde 'halife' adı şeriata uygun her devlet reisi için kullanabilen bir tabir haline gelmiştir.Başka bir ifade ile,halifenin tek olması,Kureyş'ten gelmesi,Peygamberden itibaren gelen devlet reisleri zincirine bağlı bulunması ilh. şart olmaktan çıkmıştır.Nitekim Osmanlı padişahları Yavuz Selim'den önce çeşitli vesilelerle halife olarak anıldıkları gibi,Osmanlı hilafeti zamanında Hindistan'daki Babürlü hükümdarlarına yine halife denildiği görülmektedir. Bu anlattıklarımızdan çıkan neticeleri gözden geçirecek olursak,diyebiliriz ki Sünni İslam doktirininde din işlerini idare eden ve sadece manevi otoritesi bulunan bir halifelik makamı mevcut değildir.İslam dinine uygun vazife gören her devlet reisi halifedir,yani peygamberin devlet reisi olarak sahip bulunduğu fonksiyona 'halef' durumundadır. (İslamın Bugünkü Meseleleri)
- Pornografi kitaplarının yazılış gayesi okuyucunun şehvetini kamçılamaktır. Bunlarda edebiyatın asıl konusu olan insan münasebetleri yerine eşya arasındaki mekanik durumlara benzeyen bedeni münasebetler birinci plana geçer, hatta bütün sahneye hakim olur. İnsanlar arasında herhangi bir duygu bağı yoktur; sanki bunlar cinsi tatminsizlik çeken kimseleri eğlendirmek için para ile tutulmuş birer canbazdırlar. Aralarındaki münasebetin yeri, zamanı ve entrikası da söz konusu değildir; yeri, zamanı ve insan isimlerini değiştirirseniz, insanları bir araya getiren vesileleri ortadan kaldırırsanız pornografik romanda hiç bir şey değişmez. Bu yüzden pornografinin ideal tipi sinema filmidir; orada insanlar elbiseleriyle birlikte müstehcenin dışında insanı ilgilendirebilecek her şeyden soyunmuşlardır. (Sosyal Meseleler ve Aydınlar)
- Biz kaybedilmiş bir medeniyetin çocuklarıyız (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- İlk defa Ziya Gökalp'ın kültür-medeniyet ayırımına götüren düşüncenin temelinde Türkiye için pratik bir endişe yatıyordu. Bütün devlet gücünü, aydınların bütün gayretini seferber ederek yöneldiğimiz B atı dünyasının medeni gelişmelerini taklid ederken, onların sosyal ve kültürel özelliklerini de benimseyecek miydik? Başka bir ifade ile, eski teknolojimizle birlikte eski adet ve geleneklerimizi , inançlarımızı da bırakacak mıydık? Kılık kıyafetimizden tutun da. dinimize kadar Avrupalı gibi mi olacaktık? (Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri)
- Ahmet Hamdi Tanpınar şiir için "iç kale sanatı" derdi. Çünkü şiir en fazla çağrışım yüklü olan sanattır ve bu çağrışımlar her millet veya insan grubunun kendine has olan hafızasında saklanır. Gerçekten, şiir tıpkı bir iç kale gibi milletin varliğının çekirdeğini teşkil eder ve düşmana en son verilen odur. Onun gitmesiyle her şey bitmiş demektir. (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- Devamlı hata işleyen, hiçbir iş başaramayan, bu başarısızlığına rağmen kendini bir türlü düzeltmeyen, üstelik bir de yaptığı beceriksizlikler büyük felaketlere yol açınca hiçbir şey olmamış gibi pişkin davranan bir insan, eğer gerizekalı değilse, mutlaka ahlak karakteri çok zayıf biri demektir. (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- Bazı ortak değerler yoksa, şahsi değerler insanı toplayıcı olmaktan çok dağıtıcı olabilirdi. (Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar)
- Fikir hürriyetine imkan vermeyen bir milliyetçilik düşünülemez. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- ...bir felsefeci"ahlakın gayesi yaşamak değil, yaşatmaktır" diyor. Şu halde, ahlak terbiyesi veren kişiler anne, baba,mürebbi, öğretmen,din adamı,hatta politikacı ve devlet adamı bu gerçeği daima göz önünde bulundurmalı, insanı bütün yönleriyle öğrenmeli ve öğretmelidirler. (Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak)
- Özellikle ahlâkî davranış konusunda değer, bir kimsenin çeşitli insanları, insanlara ait nitelikleri, istek ve niyetleri, davranışları değerlendirirken başvurduğu bir kriter demektir. Bir örnek verelim: Ahmet iyi insandır. Niçin? İnsanlara elinden geldiğince yardım etmektedir. Çünkü insanlara yardım etmek iyidir. Değer bir inanç olmak bakımından, dünyamızın belli bir kısmıyla ilgili idrak, duygu ve bilgilerimizin bir terkibi demektir. Fakat değer, inancın spesifik bir şekli olmak itibariyle ondan daha yukarıda bir zihin organizasyonudur. Şöyle ki bir değer bir tek inanca değil, bir arada organize olmuş bir grup inanca tekabül eder. Yukarıda örnek verdiğimiz değeri misal alırsak, insanlara yardımcı olmanın iyiliği hakkındaki inancımız bizim insan ilişkileriyle ilgili çeşitli hayat tecrübelerimizden doğmuştur ve bunun içinde birden fazla inancın insanın kıymetine olan inanç, iyilik yapmanın vicdan huzuru vereceğine olan inanç, yardımseverliğin barışa yol açacağına olan inanç, Tanrının yardım edicileri sevdiğine olan inanç vs.katkısı vardır. (Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar)
- Görüyoruz ki insanların tatmin edilmek istenen ihtiyaçları, toplum tarafından ancak belirli bir düzen içinde karşılanırsa "meşru" ve "ahlaki" sayılmaktadır. Bazı sosyologlar hertürlü ahlak -dışı hareketlerin sebebini şu noktada görürler: Toplum insanlara birtakım hedefler göstermekte, fakat bazan onları bu hedeflere götürecek vasıtalardan mahrum bırakmaktadir.Mesela servet sahibi olmanın çok kıymetli sayıldığı bir yerde, eğer herkesin bu kıymeti elde etme imkanı olmazsa -ki olması pek beklenemez-o zaman bazı insanlar ahlak ve kanun dışı yollardan servet kazanmaya çalışacaklardır. (Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak)
- Bir ülkede milli eğitimin esasları bir devlet politikası halinde tesbit edilmedikçe, öğretmen karanlık orman içinde yol bulmaya çalışan bir insan olmaktan kurtulamayacaktır. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- Filozof olarak tasavvufu bir felsefi sistem -tam Gazali'nin aksine- haline getirme yolunda ilk ciddi teşebbüs Suhreverdi'ye aittir. 1191'de halep'de eyyübi hükümdarının emriyle idam edildiği için 'maktül' veya 'şehit' lakabıyla anılan Suhreverdi, Plotinus'un sudür (emanation) teorisinden hareket ederek varlık kademeleri hakkında yeni bir görüş getirmiştir. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Macar süvarisi omuz omuza saflar halinde mızraklarla hücuma kalkınca önce Rumeli, sonra Anadolu askeri yarılarak yol verdi.Yıldırım hızıyla bizim merkeze doğru yürüyen Macarlar birden top atışları altında allak bullak oldular.Artık hiçbir hücum insiyatifler kalmamış, küçük gruplar halinde dağılmışlardı.Balı Bey'le Husrev Bey'in akıncı birlikleri de önden ve arkadan kıskacı kapatmaya başlayınca Macar ordusu için hiçbir ümit kalmadı.. ( Mohaç Meydan Savaşı / 1526 ) (Tarihte Türkler)
- "Batı" ile "medeniyet" kavramları birbirinin aynı değildir. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- Diyonizos dininde ruhun mahiyeti ferdi olmaktan ziyade; bu adeta bir kabile ruhu idi ve fertler vasıtasiyle tezahür etmekle birlikte onlardan fazla birşey ifade ediyordu. Bu itibarla Diyonizos dininin mensupları müşterek bir ruhun parçalarını taşımış olmakla birbirine yakınlık ve bağlılık duyuyorlar, ruhun birliği cemaat arasında bir birlik getiriyordu. Pitagoras bu grup ruhu anlayışını muhafaza etti. Muhtemelen grup ruhunun kendi şahsında bir bedene kavuştuğunu kabul ediyordu. Kurduğu tarikat içinde her türlü ferdi çıkışın şüphe ile karşılanması, yapılan matematik keşiflerinin hiçbir şahsi isme bağlanmaması bunu gösteriyor. Pitagoras'tan 'Üstad' veya 'O' diye bahsediliyordu. O öldükten sonra, temsil ettiği grup ruhu müridleinin logos'u (kelam) olarak devam etti. Pitagorcular üstadlarının -ölümünden sonra- Tanrı'nın (Apollo) oğlu hatta bizzat Tanrı (Apollon Hyberoreios) olduğuna inanmışlardı. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Orkun Abideleri Türk milleti'nin binlerce yıllık tarihi boyunca meydana getirdiği eserlerin en başta gelenleridir; dünyada başka hiçbir milletin tarihinde bu derece edebi hakikatleri bu kadar yüksek bir edebiyat diliyle ortaya koyan eser bulunmaz. Orada Türk tarihinin ve Türk milletinin özü, taşlara kazılmıştır. Öyle ki, Türk 'ün bütün tarihi kaybolsa, sadece Orkun Abideleri' ne bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehasını, ahlak ve faziletini, askeri kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek münkündür. (Tarihte Türkler)
- Pitagoras bir tarikat kurmuştu ve orada müridlerine bu dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu, ruhun burada hapishane hayatı yaşadığını, ancak -görünmeyen- bir Tanrı ile mistik bir birlik kurmak sayesinde ruhun kurtulacağını öğretiyordu. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Milli tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçilik aleyhtarlarıdır (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- İçlerinde ulubatlı Hasan adlı bir er surun üstüne Türk sancağını dikti. Bizanslılar büyük bir telaşa kapılmışlar ve ok yağdırmaya başlamışlardı. Ulubatlı orada şehid oldu, fakat sancağı bırakmadı. (Tarihte Türkler)
Yorumlar
0 yorum